4 Mayıs 2010 Salı

İşte Taksim İşte 1 Mayıs

İşte Taksim İşte 1
Mayıs

Sabahın erken saatlerinden itibaren
çeşitli sendikalar, siyasi örgütler, sivil toplum
örgütleri, TMMOB'nin de içinde olduğu meslek
odaları, partiler, dernekler, taraftar grupları üç farklı
noktada toplanmaya başladılar. Kortejler atılan sloganlarla, söylenen
marşlarla 1 Mayıs'ın coşkusunu her geçen saat artırarak
Taksim'e doğru yürüyüşe geçti. Alana ilk giren
Tekel işçileri oldu. Sendikaların ve diğer grupların alana girmeye
başlamasının ardından Kazancı Yokuşu'na 1977 1 Mayıs'ında
katledilen şehitlerimizin anısına karanfiller bırakıldı.

Konfederasyon başkanlarının konuşmasının ardından
Taksim'deki Cumhuriyet anıtına karanfillerden oluşan 1 Mayıs
çelengi bırakıldı. DİSK ve Türk-İş tarafından
seçilen iki işçi tarafından okunan 1 Mayıs
bildirisinde; 

"1 Mayıs 1977'de kaybettiklerimizin faillerinin
bulunmasını ve adalet önüne çıkarılmasını,
işsizliğin önlenmesini, kiralık işçilik düzenlemesinden
vazgeçilmesini, kıdem tazminatı hakkımıza dokunulmamasını, 4-C
ve benzeri uygulamalardan vazgeçilmesini,
İşsizlik Sigortası
Fonu'nun işsizlik için daha etkin kullanılmasını, vergi
adaletsizliğinin giderilmesini, sağlık ve sigorta haklarımızdaki
mağduriyetin giderilmesini, asgari ücretin insan onuruna yakışır
olmasını, iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin
artırılmasını, antidemokratik yasaların değiştirilmesini,
örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılmasını,
taşeronlaşma ve kayıtdışı ekonominin engellenmesini,
özelleştirmelerin durdurulmasını, sosyal devletin daha etkin
olmasını, emekçilerin sesine kulak verilmesini istiyoruz
"
talepleri dile getirildi.

Atatürk Kültür Merkezi önünde
kurulan platformda konfederasyon başkanlarının yüz binlere seslenişi
esnasında Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu, Tekel, İSKİ ve belediye
işçileri tarafından protesto edildi. Arbede esnasında Sağlık-Sen
başkanı Mahmut Kaçar'ın düşme sonucu bacağı
kırılırken, Türk-İş Başkanı Kumlu AKM'ye sığınmak
zorunda kaldı.

1 Mayıs, alanı dolduran kitleler tarafından
görkemli ve coşkulu bir şekilde kutlandı. 77 1 Mayıs'ında anıta
asılan Dev Genç pankartının 33 yıldan sonra yeniden yerine
asılarak alana girenleri selamladığı kutlamalarda Grup Yorum'un
sahne almasıyla 1 Mayıs coşkusu doruğa ulaştı. Grup Yorum'un Devrimci 1
Mayıs Platformu'nun açıklamasını okuduğu ve
türkülerimizi, marşlarımızı tüm kitleyle birlikte
söylediği, şimdiden tarihe geçen 2010 1 Mayıs'ı adına
yakışır bir şekilde yüz binlerin alkışlarıyla-sloganlarıyla saat
15.00'de sona erdi.

1 Mayıs 2010 göstermiştir ki 1977 1
Mayısı'nda emekçilere yönelik katliamın etkisiyle
yaratılmaya çalışılan kaotik korku dalgasını kalıcı kılmak,
kitleleri sindirmek, örgütlülükleri dağıtmak ya da
pasifize etmek için yapılan baskılar ve 1 Mayıs alanının
yasaklanma çabaları emekçilerin ve devrimcilerin uzun soluklu
ve kararlı mücadelesi ile boşa çıkarılmıştır. Polis
müdahalesinin olmadığı bu 1 Mayıs, gerçek
provokatörlerin kim olduğunu da daha net bir şekilde gün
yüzüne çıkarmıştır.

1 Mayıs 2010 göstermiştir ki devrimciler
demokratlar kendilerine güvendiklerinde, şu ya da bu güçten
medet ummadan icazetsiz mücadele ettiklerinde kazanabilirler.
Gördük ki mücadelede kararlılık sonuç getiriyor.
Kesinlikle taviz vermeyiz dediği bir konuda iktidara geri adım
attırabiliyoruz. Bir kez daha anladık ki mücadele çok uzun
sürebilir, hemen sonuç alamayabiliriz ama ısrarcı olunduğunda
er geç zafer kazanılıyor. Benzer bir örnek son dönemde
kanser hastası devrimci tutsak Güler Zere eylemliliklerinde de
yaşanmıştı; pek çok kesim mücadele kararlılığıyla
birleştiğinde talebimizi kabul ettirebilmiştik. Bu deneyimler bizlere
demokratik mücadelenin nasıl verilebileceğini bir kez daha
öğretmektedir.

1977 yılı 1 Mayıs'ında DİSK Başkanı
Kemal Türkler'in konuşmasında söylediği
"Bu meydan 1 Mayıs meydanı olsun mu?"
cümlesi 2010 yılı 1 Mayıs'ına katılan yüz
binlerin ağzından gür ve coşkulu bir şekilde yanıtlanmıştır:
"İŞTE TAKSİM, İŞTE 1 MAYIS"

Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada
İvme Dergisi

Su : Bir İhtiyaç mı?

Su : Bir İhtiyaç
mı?

SU: BİR İHTİYAÇ MI? BİR HAK MI? YOKSA BİR
KULLANIM DEĞERİ Mİ?

              
               
                                                                                                                        
Gaye Yılmaz, Şubat 2009

Temiz ve kullanılabilir suyun kıtlaşmasının son dönemde
bütün dünyada başat duruma gelen bir tartışma halini
aldığı bilinmektedir. Kimilerine göre suların ve su dağıtım
hizmetlerinin özelleştirilmesi için kullanılan fakat
gerçeklikle ilgisi olmayan bu tez; bazılarına göre de tamamen
doğa süreçlerinin değişmesinden kaynaklanan bir durumdur. Bu
farklı düşünce biçimleri karşısında öncelikle,
hem temiz suyun miktarsal olarak azalmasının nedenlerine,  hem de
doğadaki değişimi tetikleyen süreçlere bakılmasında yarar
vardır.

Dünyanın bugünkü duruma nasıl geldiğine bir göz
atıldığında tarımdan, sanayiye ve toplumların değişen
kültür ve alışkanlıklarına kadar yaşamın bütün
alanlarında meta üretimine endeksli kapitalist sistemin yapısal
etkileri görülmektedir. Bu bağlamda, örneğin, kapitalizmde
meta üretimi ihtiyaçlardan bağımsız olarak yalnızca
metaların değişimine, yani sermaye birikimine odaklandığı için
toprağın aşırı tüketimi söz konusu olmakta; bu da tarımsal
sulamanın giderek artması anlamına gelmektedir. Bunun en temel
göstergesi ise, tarım üretimindeki muazzam artışların
nüfus artışlarından çok daha fazla olmasına karşın
dünyadaki açlık olgusunun azalmadığı gibi ciddi oranda
artmış olmasıdır. Tarım alanlarında nehir suları neredeyse tamamen
kullanılmış olduğundan, son on yıllarda sulanan arazileri
büyütebilmek için yer altı sularına
dönülmüştür. Sonuç olarak su için artan
talep, pek çok yer altı su kaynağının doğal dolum hızını
aşmış durumdadır. Bu gelişmenin en çarpıcı örneğini
dünyadaki toprakların verimliliğindeki azalış eğilimlerinden takip
etmek mümkündür:

"1950'den 1990 yılına kadar dünya tahıl üreticileri
topraklarının verimliliğini yıllık %2,1 oranında arttırdılar. Aynı
dönemde dünya yıllık nüfus artışı %1,9 kadardı. Ancak,
1990'dan 2000'e kadar geçen sürede bu oran yıllık
nüfus artışının ancak yarısına, %1,2'ye kadar geriledi.
2004 yılında yapılan projeksiyonlarda  2000-2010 yılları arasında
tahıl üretimindeki artışın yüzde 0,7 gibi bir orana, yani
önceki on yıllık artışın yarısına düşeceği
belirtilmektedir. Toprak verimliliğinin arttırılmasındaki hız kaybı
yalnızca teknolojik desteğin azalmasına değil, pek çok ülkede
sulama suyunun kaybedilmesine bağlıdır "

Yukarıdaki alıntıda, nüfus için verilen yüzdelerin
doğrudan nüfus artışını ifade ederken; buna karşın tarımsal
üretim için verilen yüzdelerin birim toprak miktarından
elde edilen ürünlerin miktarsal artışları arasındaki farkı
ifade ettiğini hatırlatmakta yarar vardır. Başka bir deyişle toprak
verimliliğinin %2,1 artması, tarımsal üretimin %2,1 arttığı
anlamına gelmemekte; verili bir ürün artış hızında %2,1 lik
bir yükselmeye; ya da örneğin %5 olan ürün artış
hızının %7,1'e yükseldiği anlamına gelmektedir.
Sonuçta ise, aşırı üretime dayalı kapitalist sistemde gerek
toprak gerekse su aşırı ölçüde tüketilmiş ve
insan-doğa ilişkisinin sınırlarına ulaşılmıştır. 2007, 2008
yıllarında tarımsal gıda üretiminde yaşanan ciddi daralma,
yukarıda alıntıyla aktardığımız projeksiyonların oldukça
doğru olduğunu ortaya koymaktadır.

Buna karşın, toplumlarda üretim iki farklı amaçla
yapılabilir. Bunlardan biri toplumun ihtiyaçlarını gidermek
için yapılan üretimdir. Ana güdü,
ihtiyaçların giderilmesi olarak belirlendiğinde, üretim
ihtiyaçlarla sınırlıdır. Bir planlamanın gerekli olduğu
böyle bir toplumda, örneğin, yukarıda alıntıyla aktarılan
nüfus artış hızını aşan üretim artışları söz konusu
olamayacağı gibi; üretimin bütün toplumun
ihtiyaçları göz önüne alınarak yapılıyor olması
dolayısıyla bölüşümde de bir adaletsizlik olması
mümkün değildir.

Ancak, üretim toplumun ihtiyaçlarından bağımsız olarak
yalnızca üretilen meta miktarlarının sürekli olarak
arttırılmasına odaklanılarak da yapılabilir. Kapitalist toplum
düzeni, yukarıda işaret edilen ikinci tarz üretimin yapıldığı
bir sistemdir. Öyle ki kapitalist üretim biçimi, yalnızca
kendisi bir meta olmadığı halde sistem tarafından meta formuna sokulmuş
insan emek gücünün aşırı tüketimiyle sınırlı
kalmaz, aynı zamanda, emek gücünün üretim
süreçlerinde karşılıklı ilişki içine girdiği doğal
kaynakların da aşırı sömürüsünü gerektirir.
Ancak, -insan emek gücünün yarattığı değerlerin
kapitalistlere aktarılmasının bir sonucu olarak- işsizliği arttırarak
sömürülebilecek emek gücünü bollaştıran
sermaye birikim süreçlerinin, doğal kaynakları
metalaştırmasının sonuçları birbirinden oldukça
farklıdır. Diğer bir deyişle, emek gücü rezervini (işsizliği)
sürekli olarak arttıran sermaye, bunu yaparken bir yandan da doğal
kaynaklar rezervini sürekli olarak tüketir, kirletir ve
böylece daraltmış olur. Mesela, ekilebilir toprakların
verimliliğindeki düşüş ancak sulama ve kimyasalların
kullanımı ile yavaşlatılabildiği için, bunu, su rezervlerindeki
azalma izler. Su rezervleri azaldıkça, sulama ile tarım yapılan
topraklardan ürün alınamamaya başlar, toprak verimliliği daha
da düşer.

Üretimine suyun dahil olmadığı hiçbir sanayi
ürününün olmaması dolayısıyla, su, endüstride de
çok yoğun bir şekilde kullanılmaktadır. Endüstrideki su
kullanımının boyutları hakkında fikir veren en çarpıcı veri
ise OECD-Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı'na üye
ülkelerde 1960 yılında kullanılan temiz su toplamının sadece
%12'si endüstriye giderken; 2000 yılında bu oranın %59'a
çıkmış olmasıdır. Bilindiği gibi OECD'ye üye toplam
33 ülke vardır ve bu üyelerin %90'ı merkez kapitalist
ülkelerdir. Ne var ki uluslararası kapitalist kurumlar
ölçeği, bölge düzeyinden ziyade dünya
düzeyinde ele almakta ve böylelikle  endüstride su
kullanımının ulaştığı boyutları gözlerden saklamayı olanaklı
hale getirmektedirler. Bu bağlamda en yaygın olarak kullanılan
istatistiklerde, dünyada kullanılan tüm suların %69'unun
tarımda, %21'inin endüstride, %6'sının evsel
tüketimde ve %4'ünün de rezervuarlarda harcandığı
belirtilmektedir. Tarımda su kullanımının ne kadar yüksek olduğunu
ortaya koyan bu istatistikler, suyun metalaşması yönünde
çalışmalar yürüten uluslararası kuruluşlar tarafından
oldukça sık bir biçimde kullanılmaktadır. Sulamadan
kaynaklanan tuzlanmadan, bitki köklerinin su içinde kalarak
zarar görmesine ve yer altı sularının aşırı oranda
kullanılmasına kadar eleştiri bombardımanına tutulan tarımsal sulama,
bu yöntemin ülke yönetimleri tarafından sübvanse
edilmesi dolayısıyla da mahkum edilmektedir. Suyun metalaşmasının
kaçınılmazlığına vurgu yapan teorisyenler "tarımsal
sulama suyunun çiftçilere girdi maliyetlerinin çok
altında verilmesinin suyun verimsiz kullanılmasına yol
açtığını" belirtmektedir. Bu çalışmalarda, suyun
kamusal bir mal olduğu düşüncesinin ve su kullanım fiyatlarına
çevresel kayıpların katılmamasının bu verimsiz kullanımı
kamçılamakta olduğu ve piyasa mekanizması içinde suyun
gerçek değerine ulaşmasını önlediği vurgularına
sıkça rastlamak mümkündür. Bu tür eleştirilerin
en temel nedeni ise suyun farklı kullanımlar arasındaki paylaşımının
yeniden düzenlenmesi yönündeki güçlü
eğilimlerdir.  Diğer bir boyut ise suyun metalaşması süreci
kullanılarak tarımdaki kapitalistleşme sürecine ivme kazandırma
çabalarıdır. Tarımsal su kullanımının fazlalılığı ile
küçük ölçekli tarım arasında bir ilişki
kurulduğu ve tarım üretiminde küçük
çiftçilik tasfiye edilerek büyük tohum tekellerinin
alanlarının genişletilmeye çalışıldığı
görülmektedir.

Su konusunda bir kamuoyu oluşturmak, devletlerin suyun metalaşması
sürecinde kapitalist sınıfın çıkarlarına ters düşecek
adımlar atmasını önlemek ve sürece toplum nezdinde bir
meşruiyet sağlamak amacıyla oluşturulan uluslararası yapıların
sayısı bir hayli fazladır. Bu yapıların çoğu ya BM-Birleşmiş
Milletler altında ya da BM'in tavsiyesi ve sponsorluğunda
kurulmuştur. Dünya Bankası ve IMF'nin suyun metalaşma
sürecine dahil oluşu ise çeşitli biçimlerdedir.
Uluslararası kuruluşlar tek tek ülkelerle kredi anlaşması yaparken
suyun ticarileşmesinin anlaşma koşullarından biri haline getirilmesi
dünyada çok sık rastlanan bir durumdur. Ya da standart
kalkınma verileri üzerinden yapılan karşılaştırmalarla üye
ülkeler suyu metalaştırmaya özendirilmektedir. Dünya
Bankası raporlarında merkez ülkelerin yeterli alt yapıya sahip
oldukları için temiz enerjiden en üst düzeyde
yararlanabildiklerine işaret edilmekte, buna karşın çevre
ülkelerin alt yapı finansmanı eksikliği yüzünden
böylesi tercih edilebilir bir enerji kaynağından mahrum olduğunun
altı çizilmektedir. Bu bağlamda Dünya Bankası, ihtiyaç
duyan ülkelere, suya bağlı enerji kaynaklarının alt yapısını
geliştirmek için kamusal ve özel kaynakların seferber edilmesi
konusunda gerekli desteği sunacağını da vaat etmektedir.

Uluslararası kuruluşların suya olan ilgisindeki bu artışın gerisinde
ikili bir dinamiğin söz konusu olduğu görülmektedir:
1.    Mevcut su kaynakları kapitalist üretimin
ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı ölçüde,
artık, suyun farklı kullanımlar arasındaki paylaşımı önemli hale
gelmiştir. Diğer bir deyişle, sermaye birikimine katkı sunmayan su
kullanım biçimlerinin olabildiğince kısıtlanması ve bu
tasarruftan sağlanacak artık su miktarlarının kapitalist üretimin
emrine tahsis edilmesi gerekmektedir. Bu hedefe ulaşmada en etkili olacak
strateji, suyun piyasada alınıp satılan ve değeri piyasada belirlenecek
olan bir metaya dönüştürülmesidir. Böylece,
yaşamsal su kullanımının sınırlanması olanaklı hale gelecek,
toplumun büyük bölümünün gelir düzeyi
düşük olduğu için halklar ihtiyaç duydukları
miktarlarda su kullanmak yerine, gelirlerinin imkan verdiği miktarlarda su
kullanacaktır. Bu hedef, tüm bir kapitalist sınıfın ortak
çıkarını temsil etmektedir.   
2.    Kendisi de bir metaya dönüşen su, diğer
metaların üretiminde yer aldığı ölçüde meta-değer
oluşumuna dahil olacak ve böylelikle sermaye birikimi hız
kazanacaktır.

Sürecin işçi sınıfı üzerindeki olası yansımalarıyla
ilgili olarak konuyu işçi sınıfının farklı katmanları
üzerinden ele almakta yarar vardır. Örneğin, işini koruyabilen
ücretliler açısından bakıldığında,  ücretli
kesimin yaşamsal ihtiyaç olarak suya erişimleri, diğer herkes
gibi, piyasa fiyatlarına endeksleneceği için, bu durumun,
işçi, memur ve tüm ücretlilerin ücret gelirlerine bir
düşüş biçiminde yansıyacağını öngörmek
yanlış olmayacaktır. Hiçbir kapitalist işletmenin suyun bir
piyasa malı haline gelmesi dolayısıyla çalışanlarına ekstra bir
zam yapmadığı bilinen bir durumdur. Mevcut ücret düzeylerinde
geçimini sağlamakta zaten zorlanan emekçiler, ya su
tüketimlerini kısmak ya da diğer yaşamsal ihtiyaçlarında
kısıntıya gitmek gibi, her ikisi de yaşam kalitesini daha da geriletecek
iki seçenekten birini tercih etmeye zorlanacaktır.  Ancak,
ücretli kesimi bekleyen bir diğer tehlike daha vardır ki çok
fazla bilinmemektedir. Metalaşan bütün ürünler gibi, su
için de bir borsa, yani bir finansallaşma süreci
öngörülmektedir. Mevcut finans piyasalarında krizleri
tetiklemesiyle ün yapan türev ürünlerine, suya endeksli
yeni finansal araçların eklenmesi gündemdedir. Özellikle
1997 yılından beri her üç yılda bir toplanan, beşincisi de
Mart 2009'da İstanbul'da düzenlenecek olan WWF-Dünya
Su Forumları'nın basına kapalı toplantılarında tartışılan ve
çeşitli raporlarına da girmiş olan bu planın topluma olası
yansımaları oldukça ciddi sonuçlara yol açacaktır.
Bilindiği gibi, bütün meta piyasalarında fiyatın belirlenmesinde
rekabet kadar etkin olan bir diğer durum da arz-talep dengeleridir.
Yağışların bol olduğu mevsimlerde su arzı talebe oranla daha
yüksek olacağı için piyasa fiyatında belli düşmeler
olabileceği gibi fiyatların birkaç ay süreyle istikrarlı bir
seyir izlemesi de görülebilecektir. Ancak, kurak mevsimlerde
piyasa fiyatları ikili bir baskı altında olacaktır: bir yandan arz
daralırken, diğer yandan da sıcaklıktaki yükselmeler dolayısıyla
suya yönelik talep artmış olacaktır. Dolayısıyla, halkların suya
en fazla ihtiyaç duydukları aylarda su fiyatlarında çok ciddi
artışlar görülebilecek; bu süreçlerde suyun
kısıtlı verilmesi suretiyle, halklar, fiyat artışları karşısında
tepkisizleştirilmeye çalışılacaktır. Finansal
spekülasyonlar ise piyasa fiyatında kısa süreli ve çok
sert iniş çıkışların olmasına yol açacağı için,
olası fiyat değişmelerinden en fazla ücretli ve işsiz kesimlerin
zararlı çıkacağını öngörmek yanlış olmayacaktır.

Suyun metalaşması karşısında oluşan toplumsal muhalefet denince
akıllara öncelikle Bolivya/Cochomamba mücadelesi gelmektedir.
Geride bıraktığımız son on yıla damgasını vuran bu mücadeleyle
birlikte, dünyanın diğer ülkelerinde olup bitenler daha kolay
izlenmeye başlamış, başka bir deyişle Bolivya mücadelesi toplumsal
tepkinin oluşmasında öncü bir rol üstlenmiştir. Bugün,
pek çok Latin Amerika ülkesinden, Afrika, Asya, Kuzey Amerika ve
Avrupa'ya kadar bütün kıtalarda esas olarak STK'lar
ve networkler üzerinden yürütülen mücadeleler
bulunmaktadır. Dünyadaki su hareketlerinin çalışmaları ve
söylemleri analiz edildiğinde bu mücadelelerin oldukça
parçalı bir görünüm arz ettiği ve gruplar
içerisinde "ihtisaslaşmanın" son derece egemen konumda
olduğu görülmektedir. Neredeyse her su hareketi, yukarıda
aktarılan farklı boyutlardan sadece bir tanesine odaklanmış durumdadır.
Toplumsal hareketlerin bu aşırı uzmanlaşmış konumlanışına karşı,
suyun metalaşması sürecini hızlandıran uluslararası kuruluşların
hepsinin ortaklaştığı strateji "bütünleşik havza
yönetimi"dir. Başka bir deyişle, su hareketlerinin
alabildiğine parçalanmış ve ihtisaslaşmış konumuna karşın,
sermaye sınıfı, kendi sınıfsal çıkarları dolayısıyla
metalaşma sürecinin bütün boyutlarını kapsayan, son derece
bütünsel bir yaklaşım sergilemektedir. Uluslararası kuruluşlar
bu stratejiyi, suyun yukarıda detaylandırdığımız farklı boyutlarıyla
açıklamakta ve bu boyutların tamamının bütünsellik
içinde ele alınması gerektiğini söylemektedirler.
Gerçekten de metalaşma söz konusu olduğu
ölçüde, bu boyutların bir tanesinin bile süreç
dışında düşünülebilmesi mümkün değildir.
Dolayısıyla, toplumsal muhalefetteki verili parçalanmış ve
aşırı uzmanlaşmış yapı, metalaşma sürecinin doğasına da
sermaye örgütlerinin olayı ele alış şekline de uygun
düşmemektedir. Bu bağlamda örneğin, kendilerini
"uluslararası nehirler" olarak isimlendiren bir çevre
hareketi için su sorunu yalnızca sınır aşan sulardan ve muhalefet
ise su akışını etkileyebilecek büyük barajlara karşıtlıktan
ibarettir. "Kamu Suyu Networkü" adındaki Avrupa
çıkışlı bir başka networkün temel talebi ise, su
kaynaklarının mülkiyeti ile suyun iletim ve dağıtımının
devletlerin elinde kalmasıdır. Oysa, kaynak mülkiyetinin özele
geçmesinin muhalefeti güçlendirdiğini fark eden sermaye
grupları daha bugünden bu ısrarlarından vazgeçmiş ve
mülkiyetin devletlerde kalmasının onlar açısından
hiçbir sorun yaratmadığını deklare etmeye başlamıştır.
Gerçekten de metalaşma sürecinde yapılandırılmış
mülkiyet yasaları vazgeçilmez özelliğe sahiptir ama tek
başına mülkiyet, metalaşmanın belirleyenlerinden biri değildir. Su
kaynaklarının mülkiyeti devletlerde kalmaya devam ederek ve su
dağıtımında asli aktör yine devlet olmak suretiyle de metalaşma
gerçekleştirilebilir. Halihazırda tanıtımı yapılmakta olan
"kamu-özel işbirliği" de tam bunu amaçlamaktadır.
Hatta, sermaye grupları artık "kamu-kamu işbirliğinden"
bahsetmekte, sürece özel sektörün hiç dahil
olmadığı bir modeli de kabul edebileceklerinin sinyallerini vermektedir.
Kamu-Kamu işbirliği modeline örnek teşkil edebilecek birkaç
uygulamada, devlet su işletmelerinin kapitalist firmalar gibi
ticarileştiği ve uluslararasılaştığı dikkat çekmektedir.

Su hakkı için mücadele eden hareketlerin bir diğer tepkisi ise
"yoksulların suya erişimi" ile ilgilidir. Bu tepkiye karşı,
OECD ve Dünya Bankası'nın halihazırdaki önermeleri ise,
toplumlarda en düşük gelirli kesime devletlerin bir tür su
destek ödemesi yapabilecekleri şeklindedir. En yoksul kesimin de suya
piyasa fiyatları üzerinden erişmesi gerektiğini belirten sermaye
örgütleri, çözüm olarak, devletlerin piyasa
fiyatına müdahale etmeden alt gruplara para yardımı yapmasını
önermektedir. Dolayısıyla, en düşük ücretli
işçi ya da işsizlerin suya ödediği bedel ile en yüksek
gelir gruplarının suya ödediği bedel arasında hiçbir fark
olmaması, düşük gelir gruplarının bir tür "sadaka
yardımı" ile desteklenmesi önerilmektedir. Su hareketlerinin
süreç karşısındaki talepleri ile suyu metalaştırmak isteyen
güçlerin yönelimleri arasındaki benzerliği gösteren
bir diğer örnek ise Meksika'daki Alternatif Su Forumu'nun
ardından yayınlanan deklarasyondan verilebilir. Bu deklarasyonda,
doğadaki su kaynaklarını kirleten şirketlerden belli bir tazminat
istenmesi talebi yer almaktadır. Bu talebin, suyun metalaşması
sürecinin öncü örgütlerinden WWC ve OECD gibi
yapıların söylemindeki karşılığı ise "Kullanan
Öder!" ilkesidir. Başka bir deyişle, suyu metalaştırmak
isteyenler de buna karşı çıktığını iddia edenler de
gerçekte aynı ya da benzer talepleri dile getirmektedirler.

Diğer yandan muhalif hareketler kendilerini Dünya Su Konseyi ve
Dünya Su Forumlarına (WWF) karşı konumlandırmakta ve WWF
toplantılarını topluma kapalı bir biçimde yapıldığı, halkı
karar süreçlerine dahil etmediği için "gayrı
meşru" ilan etmektedirler. Fakat, Çevre ve Orman Bakanı
Veysel Eroğlu, basın aracılığıyla Türkiye'nin ev
sahipliğini yapacağı 5. Dünya Su Forumu'na bütün
muhalif hareketleri davet ettiklerini deklare etmiştir. Gerçekten de
günümüzde kapitalist sistemin en belirgin eğilimlerinden biri
de "karşıtını içererek yoluna devam etmek"tir.
Karşıtlar, karşı durduklarını iddia ettikleri sürece
yakınlaştıkça, yani kökten bir karşı duruş sergilemekten
kaçındıkça, sistem tarafından içerilmeleri de
kaçınılmaz hale gelmektedir. Bu "karşıtını
içerme" stratejisinin en çarpıcı örneklerinden
biri de Ekonomik ve Sosyal Konsey - ESK benzeri sosyal diyalog
kurumlarıdır. Sermayenin karşıtını içerme stratejisi
günümüzde öyle bir aşamaya ulaşmıştır ki artık
"alternatif" yapılarını da sistem kendisi oluşturmaktadır.
Bu bağlamda, Dünya Su Forumlarının toplandığı ülkelerde
"Alternatif Su Forumu" toplantılarının yapılmakta olduğu en
azından 2006'daki Meksika Dünya Su Forumu'ndan bu yana
bilinmektedir. Oysa "Alternatif Su Forumu" adı, ilk kez 2003
yılında ve çok uluslu şirketler tarafından Bradford'da
düzenlenen bir toplantı için kullanılmıştır. Bu
toplantıda, Dünya Su Forumu'nun suyun metalaşması konusunda
yeterince hızlı davranamadığı ve radikal adımlar atamadığından
şikayet edilmiş ve alternatif çalışmalar yapma ihtiyacı
örgütte tespit edilen bu zaaflara dayandırılmıştır.
Ulusötesi şirketler 2. Alternatif Su Forumu toplantılarını ise 2005
yılında Cenevre'de düzenlemişlerdir. Buna karşın, muhalif
hareketler "alternatif" adı altındaki ilk toplantılarını
2006 yılında Meksika'da yapmışlardır. Başka bir deyişle,
sistem, kendi karşıtını içermek için öyle stratejilere
başvurmaktadır ki şu anda dünyada aynı isimle bilinen iki
alternatif su forumu vardır. Burada asıl sorun ise, suyun metalaşması
olgusunun kapitalist sistemin yapısal gereksinimleriyle nasıl
örtüştüğünü ve su sorununu aşmanın kapitalist
toplumsal sistemi aşmaya bağlı olduğunu görmemekte direnen karşıt
hareketlerin kendisiyle ilgilidir.

Su kaynakları üzerinde oynanan oyunların sadece Türkiye'de
değil, bütün dünyada daha görünür hale
geldiği son on yıllık süreçte, suyun bir hak mı ya da
ihtiyaç mı olduğu sorusu da sıkça sorulmaya
başlamıştır. İki seçenek arasına sıkıştırılan ve toplumun,
üçüncü bir seçenek daha olabileceğini
düşünmesi önünde engel oluşturan bu tarz soruların ne
denli yanıltıcı olduğunu ortaya koyan en somut örnek ise su
konusunda süregiden tartışmalardır. Dünyada suyun
ticarileşmesine karşı çıkan pek çok harekete göre su
temel bir haktır ve bütün sorun suyun son on yılda hak olmaktan
çıkarılıp bir ihtiyaç gibi tanımlanmaya başlanması ile
ilişkilidir. Öte yandan, hak kavramı yalnızca insana dair ve
tümüyle politik bir kavramdır. Başka bir deyişle,
örneğin, "güneş ışığı almak bitkilerin ve tüm
canlı yaşamın hakkıdır" benzeri bir savın hiçbir
gerçekliği yoktur. Çünkü, insan dışındaki canlı
organizmaların hiçbiri yaşam koşullarını sağlamak için
bilinçli bir mücadele veremez. Güneş ışığı bitkiler
için bir hak olarak tanımlansa da tanımlanmasa da bitkiler,
doğaları gereği yüzünü güneşe dönecektir. Oysa,
suyun metalaşması sürecinde de görüldüğü gibi,
haklar, çıkarları birbiriyle çatışan sınıflar arasında
bir dizi mücadeleyi zorunlu kılar. Üstelik, hak, eşitlik gibi
kavramlar ancak karşıtlarının da bulunduğu toplumlarda söz konusu
olabilir. Yani, bir toplumda eşitsizlikler varsa eşitlik talebi de
vardır; ya da haksızlıklar yaşanıyorsa haklarla ilgili taleplerden
söz edilebilir. Toplumda çatışmaların olması ise toplumların
sınıflı olup olmamasına bağlıdır. Sınıfsız toplumlarda
bütün alanlarda bir çıkar ortaklığı olacağı
için toplumu oluşturan bireylerin kafasında ne haklar ne de hak
ihlallerine dair kavramlar yer almaz. Bir diğer sorun ise hak kavramının
kendisinin hiçbir sınıfsal vurgu taşımıyor olmasıdır. Herhangi
bir konu hak olarak tanımlandığında ve hatta mücadeleler sonucunda
uygulanabilir bir hak biçimini aldığında, sınıfsal bir ayırım
gözetilmeksizin bütün insanlar için geçerli
sayılmaktadır. Uygulamaya bakıldığında ise, verili haklardan sadece
bir bölüm insanın yararlandığı, büyük bir
çoğunluğun ise bu "verili haklara" ulaşamadığı
görülür. Literatürde mevcut bütün hak
kavramları için geçerli olan bu tespiti örneklendirmek
gerekirse, örneğin "sağlıklı bir çevrede yaşama
hakkı" temel haklar kapsamında ele alınan bir kavramdır.
İçinde yaşadığımız toplumda bu hakka erişebilenler ise sadece
paraya, dolayısıyla güce sahip olan azınlıkla sınırlıdır.
Sonuçta, kapitalist toplumlarda herhangi bir talep "hak"
olarak tanımlandığında söz konusu talebin sadece bir azınlık
tarafından hak gibi kullanılabileceği daha baştan verilidir.  
/>

Dolayısıyla, su bir hak gibi tanımlandığı zaman suya erişimin her iki
sınıfa birden bir hak gibi sağlanması önerilmiş olur. Buna
karşın, gerek temiz suyun giderek kıtlaşması gerekse bu gelişmeye de
bağlı olarak suyun bir meta biçimini alması yönündeki
süreçler bu sınıflardan yalnızca birinin, sermaye
sınıfının birikim ihtiyacının bir sonucudur. Diğer bir deyişle,
haklar parayla ifade edilemeyeceği ya da alınıp satılamayacağı
için, suya erişimin bir hak olarak tanımlanması halinde su
kaynakları, kapitalizmin aşırı üretim süreçlerinde son
damlasına kadar sömürülmeye devam edecektir.

Yukarıdaki tespitler aynı zamanda şöyle bir gerçekliğe de
işaret etmektedir: Dünyanın bugün karşı karşıya bulunduğu
sorun, ne tek başına suyun parayla alınıp satılması, ne sadece baraj
göletlerinin altında kalacak olan tarihi ve kültürel
miraslar, ne de küresel iklim değişikliği ile sınırlı değildir.
Öyle ki sermaye sınıfının üretim araçları
üzerindeki mülkiyetinin hak olarak tanımlandığı bir toplumsal
sistemde suya erişimin bir hak olarak tanımlanması, su eşitsizliğini
azaltmadığı gibi çok daha derinleştirecektir. Su, tarım,
endüstri ve hizmetler sektörlerinin tamamında üretime bir
girdi olarak dahil olduğu ve üretim, toplumların
ihtiyaçlarını gidermeyi değil birikimi hedeflediği için
suyun aşırı tüketimi devam edecektir.

Suyun bir ihtiyaç olarak tanımlanması halinde ise, kapitalist
sistemde ihtiyaçlar meta üretimine ve dolayısıyla paraya
endekslenmiş olduğu için doğrudan ticarileşme sürecine
gönderme yapılmaktadır. Sonuç olarak en sağlıklı talep
tanımlaması "değişim değeri olarak değil; kullanım değeri
olarak su" gibi görünmektedir. Çünkü,
bugün gelinen noktada suya bir kullanım değeri olarak erişmenin
yegane koşulu meta üretimine dayalı kapitalist toplum
biçiminin ortadan kalkmış olmasıdır. Gerçekten de bu talebe
ulaşıldığında su artık sadece toplumun ihtiyaçlarını giderme
amacıyla yapılacak üretimde kullanılacağı için suyun
aşırı tüketimi söz konusu olmayacak, aşırı üretimin
olmadığı bu yeni toplumsal düzende insanın doğa ile kurduğu
ilişki de bugünkü birikim odaklı biçiminden kurtarılmış
olacaktır.

 

 Bu çalışma, Gaye Yılmaz'ın Kimya Mühendisleri
Odası dergisinin Ocak 2009 sayısında yayınlanan ve JMO'nun Şubat
2009 sayısında yayınlanan iki makalesinden yararlanılarak
hazırlanmıştır.

 

Sayı 7 Su Sayfa 14-21

İvme Dergisi yazısıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

Fikri Mülkiyet Efsaneleri

Fikri Mülkiyet
Efsaneleri

Fikri Mülkiyet
Efsaneleri

Fikri mülkiyet bu günlerde oldukça
sıcak bir konu, ve önemli bir nedenden dolayı böyle. Bu
tartışmanın sıcaklığında, gelgelelim, karmaşık doğrular dogmatik
varsayımlara kolayca dönüşebilmektedir. Fikri mülkiyeti
adilce değerlendirebilmek için, tartışmalarımızın yanlış
kavram ve anlamalarla bulanıklaşmamış olması önemlidir; bu nedenle,
fikri mülkiyet hakkındaki belli sayıda yanlış ifade burada
listelenmiş ve çürütülmüştür.

Fikri mülkiyet antik bir ilkedir.

Doğru değil. Fikri mülkiyet açıkça
modern bir kavramdır, sahneye çıkışını da yakın bir zamanda
yapmıştır. Kabul edilen ilk patent yasası 1623 tarihine dayanır, ve
modern telif hakkı – statute of anne – 1710'da yaşamına
başlamıştır. Bu erken yasalar kapsam açısından sınırlı ve
sadece bazı bilgi tiplerine sınırlanmıştır; bu ilkelerin batı
dünyasında kullanılan daha genişletilmiş yorumlarına oldukça
modern bazı öğeler son bir kaç yıl içerisinde
eklenmiştir.

Fikri mülkiyet dünya çapında
tanınmıştır/geçerlidir

ABD'nin Çin'le yaşadığı güncel soğukluğu
düşünürsek, fikri mülkiyetin dünya çapında
tanınmış bir kavram olmadığını görebiliriz. Elbette, ABD'nin
yabancı politika ana hedefi kendi fikri mülkiyet ajandasına uymaları
için diğer ülkelerin zorlamak şeklindedir – izleyen
gruplar tarafından çok sık bir şekilde göz ardı edilen, hoş
karşılanmayacak bir fikri emperyalizm.

Fikri mülkiyet olmadan, hiç kimse
özgün eser üretemez

Fikri mülkiyet yasasının 1623 yılında ortaya
çıktığını düşünürsek, bu tarihten önce
özgün eserlerin üretildiğinden yola çıkarak bu
efsaneyi çürütebiliriz. İnsan, fikri mülkiyetin ortaya
çıkmasından önce binlerce yıl boyunca yaratmıştır;
terkedildikten sonra da bir çok bin yıl boyunca yaratacaktır.

Fikri mülkiyet, özgün eserlerin
üretimine yönelik güdüler yaratmak için
gereklidir

Bu fikri mülkiyet efsanesi fikri mülkiyet
savunucularının sloganı olmuştur. Sıklıkla tekrarlanır, hiç bir
zaman sorgulanmaz. "Yaratıcılık hükümet destekli tekele
bağımlıdır" düşüncesi çoğu fikri mülkiyet
destekçisinin zihninde hiçbir gerekçeye ihtiyaç
duymaz. Maalesef, buna rağmen, yanılıyorlar: fikri mülkiyet
"hakları" yaratım için gerekli değildir, ve bazı
durumlarda yaratıcılığı yokeder.

Örneğin, yazılım endüstrisini
düşünelim. Fikri mülkiyetin sınırlamalarından
özgür yıllar boyunca endüstri gelişti, neredeyse her
açıdan modern dünyada en yaratıcı ortamlardan biri haline
geldi. Bilgisayar dünyasına yeni bir şekilde getirilen patent
yasasıyla birlikte, bir çok tekil programcı, kayan tampon gibi
tekniklerin "sahibi" olduğunu iddia eden büyük
firmaların kendilerine açacakları davaların korkusuyla yaşamaya
başladılar. Bundan kim yarar sağlıyor? Kesinlikle yaratıcı değil!
Fikri mülkiyet yasası, başlangıcından itibaren, yayımcılar ve
diğer güçlü firmalara, asıl yaratan bireylerden daha
yararlı olmuştur; sonrakiler kendi ilgilerinin fikri mülkiyet
tarafından pek korunmadığını görmüşlerdir.

Fikri mülkiyet koruması olmadan insanlar
eserler yaratsa da, bu eserlerin kalitesi standartlardan düşük
olacaktır

Sadece eğer "Julius Caesar", Plutarch'ın
"Lives", "The Last Supper", ve Handel'in
"Messiah"'ı standartlardan düşükse! Bütün
bunların dışında, İncil, Kuran, ve vecizeler gibi önemli benzer
yaratımlar fikri mülkiyetin olmadığı bir dünyada
yaratılmıştır. Fikri mülkiyet destekçileri fikri
mülkiyeti zayıflatmanın mükemmel edebiyat, müzik, ve
sanattan vazgeçmek anlamına geldiğini savunuyor; gerçekte,
tarih durumun böyle olmadığını gösteriyor.

"En iyi" yaratıcılar fikri mülkiyet
korumaları olmadan çalışmazlar

Bir kez daha tarih bunun yanlış olduğunu
gösteriyor. Şekspir, Plato, Konfüçyüs, Hero, Chaucer,
Handel, ve bir çok diğer edebiyat, müzik, sanat, ve icat
konusundaki en iyi isimler fikri mülkiyetin olmadığı bir ortamda
çalışmışlardır. Açıkça, dahi üretmek
için telif hakkına ihtiyaç duymaz.

Fikri mülkiyet haklarını yaratıcıların
ellerinden almak onların emeklerinden yarar sağlamalarını
engellemektir

Bu efsane, yaratımdan tek para kazanma yolunun,
üretilen fikirleri "satarak" olduğu fikrine dayanmaktadır.
Ancak, bu doğru değildir. Danışmanlık, destek, gösterim, hizmet:
bütün bunlar yaratıcıların, fikri mülkiyetin ilgisini
çekmeden yeteneklerini kullanıp para kazanabileceği yollara
örnektir. Telif olmasaydı da, örneğin bir müzik grubu canlı
performansları için ücret alarak para kazanabilirdi. Daha bir
örnek akademide bulunabilir, kendilerine "sponsor" olan
üniversiteye fikirlerin "satılmadığı", yoğun bir
şekilde fikir üretiminin gerçekleştiği yer. Fikri
mülkiyet haklarını şimdi ortadan kaldırmak yaratıcıların
emeklerinden yararlanmasını engellemeyecektir; hatta, bütün
toplumun çalışmalarının yararlarını paylaşmasına izin
verecektir.

Fikri mülkiyet doğrudan fiziksel
mülkiyet kavramından ortaya çıkar

Fiziksel mülkiyet hakları fiziksel bir nesnenin
aynı anda iki farklı yerde olamayacağı gerçeğinden
türetilmiştir. İnsanların maddesel nesneleri üzerinde
çekişmesini önlemek için, "kim ne alırsa"
söylemiyle hakların belirlendiği bir sistem kullanırız. Halbuki
bilgi fiziksel mülkiyetten bir kaç şekilde farklıdır, biri
aynı anda bir çok yerde olabilmesidir. Örneğin Fred'in Barney'e
bir elma verdiğini düşünelim; bundan sonra Fred artık elmaya
sahip değildir. Eğer, diğer taraftan Fred Barney'e elma hakkında
birşeyler söylerse, Fred hala elma hakkında birşeyleri
bilecektir. Fred bilgiyi Barney'e vermiştir, ama o bilgiye hala sahiptir.
Açıkça, Fred ve Barney'in elma hakkındaki bilgiye kimin
"sahip" olduğuna dair çekişmesine gerek yoktur: bunu
yapmak bilgiye bir nesne gibi davranmak anlamına gelir, bu fikir
açıkça hatalıdır.

Fikri mülkiyetin geleceği hakkındaki tartışma
ortaya çıktığında, katılımcılar ve seyirciler için fikri
mülkiyetin doğası hakkında iyi bilgiye sahip olmak her zamankinden
daha önemli olacaktır. Fikri mülkiyeti saran efsaneleri ve
yanlış anlamaları ortadan kaldırarak, toplumumuz açısından uygun
konumu hakkında daha iyi kararlar verebiliriz.

Bu belge kamu malıdır – lütfen
özgürce dağıtın.

İvme Çeviri Grubu

Kaynak: href="http://deoxy.org/ipmyths.htm">deoxy.org/ipmyths.htm

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Türkiye'ye Giren GDO'lu Ürün Miktarını Açıklıyoruz! - GDO'ya Hayır Platformu

Türkiye'ye Giren GDO'lu
Ürün Miktarını Açıklıyoruz! - GDO'ya Hayır
Platformu


GDO Yönetmeliği 20 Kasım ve 20 Ocak'ta iki kez değişti,
100 günde ithal edilen mısır miktarı 4 kat, soya ise 18 kat
arttı...
  

1478 üründen 124'ü GDO'lu
çıktı!
2 Mayıs 2010  
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın 26 Ekim 2009 tarihinde
çıkardığı "Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı
Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı,
İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik"teki
ithalata yönelik getirilen kurallar nedeniyle düşen mısır ve
soya ithalatının, Yönetmeliğin değiştirilmesinin ardından
patladığı ortaya çıktı!
Bakanlık tarafından GDO Yönetmeliği'nde 20 Kasım 2009
tarihinde yapılan değişiklikle "26.10.2009 tarihinden önce
kontrol belgesi almış"
ürünler ithalat aşamasında
denetleme kapsamından çıkartılmış; Ocak 2010'da da bu
muafiyetin süresi genişletilmiş ve bu kez 
"20.01.2010'dan önce kontrol belgesi almış"
ürünlerin 1 Mart 2010'a kadar serbestçe ülkeye
girişine olanak sağlanmış, bu belgelerinin kazanılmış hak
yarattığından bahisle ürün ithalatının yönetmelikteki
izin ve denetim sisteminden muaf olduğu düzenlenmişti. Söz konusu
ertelemelere ilişkin Danıştay 10 uncu Daire'de açmış
olduğumuz davalarda Yüksek Mahkemece
çevre ve insan
sağlığı yönünden risk oluşturabilecek durumlarda, risk
oluşturan hallerin kazanılmış hak kapsamında korunamayacağına
hükmedilmiş ve Yönetmeliğin 1 Mart 2010'a ertelemeye
ilişkin düzenlemelerinin yürütmesi durdurulmuştu.
GDO'ya Hayır Platformu olarak, yönetmelik
değişikliklerinin ardından basın toplantıları düzenleyerek,
"26 Ekim 2009 tarihinden önce kontrol belgesi almış
ürün miktarı kaç tondur, bunların ürün
dağılımı nasıldır ve ithalatçıları kimlerdir? 26 Ekim 2009-20
Ocak 2010 tarihleri arasında kontrol belgesi alınan ürün
kaç tondur, bunların ürün dağılımı nasıldır,
ithalatçıları kimlerdir? 'Türkiye'ye bir gram
GDO'lu ürün girerse istifa ederim' diyenler ne
olmuştur da, GDO'ların ithalatına izin verme durumunda
kalmıştır?"
diye sormuştuk.
Bilgi Edinme Başvurusu yoluyla Tarım ve Köyişleri
Bakanlığı'ndan aldığımız verilere göre, 26 Ekim - 16
Aralık 2009 tarihleri arasında düşük seviyelerde seyreden
mısır ve soya ithalatı, Yönetmelik değişikliklerinin ardından
katlanarak artmıştır. Gıda ve yemlik mısır ithalatı yaklaşık 18 bin
tondan, 80 bin tonlara, yemlik soya da 10 bin tondan 294 bin tona
çıkmıştır.
 
Gıda Mısır (ton)
Yem Soya (ton)
Yem Mısır (ton)
26 Ekim-16 Aralık 2009
7.951
10.000
10.046
17 Aralık 2009 - 22 Ocak 2010
26.518
284.793
7.262
23 Ocak - 12 Şubat 2010
29.833
0
0
TOPLAM
64.302
294.793
17.308
Mısır; Fransa, Arjantin, Ukrayna, ABD, İspanya, Slovak
Cumhuriyeti, Sırbistan, Karadağ, Belçika, Rusya, Romanya,
Bulgaristan, Tayland, İngiltere ve Bosna Hersek'ten ithal
edilmiştir.
Soya ithali de, Danimarka, ABD, Hong Kong, Tayland, Hindistan,
Fransa, Çin, Almanya, Ukrayna, İsviçre, Belçika,
İspanya, İsrail, İngiltere ve Kanada'dan yapılmıştır.
Ayrıca 1 Mart 2009 - 1 Mart 2010 tarihleri arasında, Romanya, Ukrayna
ve Bulgaristan'dan 92.813 ton kolza ve Vietnam, Tayland, Pakistan,
Mısır, İtalya, Çin, Tayvan, Arjantin, ABD, Uruguay, Endonezya,
Şili, Fransa ve Hong Kong'dan 104.473 ton pirinç ithal
edilmiştir.
Bakanlıkça 11 Aralık 2009 tarihine kadar laboratuarlarda
incelenen 1478 üründen 124 adedinin (yüzde 8.3) GDO'lu
olduğu tespit edilmiş ve bunların ithaline izin verilmemiştir.
Ancak
20 Kasım 2009 ve 20 Ocak 2010 tarihlerinde yapılan yönetmelik
değişiklikleri ile kontrol belgesi olan ürünlerde
analiz zorunluluğu kaldırıldığı için ülkeye giren
bazı ürünlerin GDO'lu olup olmadığı belirlenememiştir.
Özellikle yukarıda verilen ithalat listesindeki ABD, Arjantin,
Hindistan, Kanada ve Çin'in, GDO'lu üretimde
dünyada başı çeken ülkeler arasında yer aldıkları
anımsanırsa, analiz yapılmamasının vahim sonuçları daha
açık biçimde görülebilecektir.
Ne yazık ki, GDO'lu ürünler konusunda ticaret ve
rant için, üretici ve tüketici konumundaki milyonlarca
yurttaşımızın sağlığı riske atılmıştır!
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, yönetmelik
değişiklikleri ile muafiyetin sağlandığı dönemlerde, hangi
firmaların ithalat yaptığını açıklamak zorundadır.
Uluslararası düzeyde yapılan bilimsel çalışmalar,
GDO'lu ürünlerin alerjik reaksiyonlar doğurduğunu ve
antibiyotiğe direnç yarattığını kanıtlamış; kan
biyokimyasında bozulmalar - organ hasarları - doğum anomalileri -
üçüncü nesilden sonra kısırlık yaratma risklerinin
de varlığını ortaya koymuştur.   
Tüm bunlar ortadayken, 26.03.2010 tarihinde Resmi Gazete'de
yayımlanarak yürürlüğe giren 5977 sayılı Biyogüvenlik
Kanunu ile GDO'lu ürünlerin ithalatı denetimli serbestliğe
tabi kılınmıştır. Hem çevre ve halk sağlığı, hem de
Türkiye'nin tarımsal üretim potansiyeli açısından
büyük sakıncalar doğuran Yasa'da, antibiyotiğe
direnç geni taşıyan GDO'lu ürünlerin ithalatının
yasaklanması konusunda bir hükmün bulunmaması büyük bir
eksikliktir. Ayrıca Biyogüvenlik Kurulu'nun kamu ağırlıklı
oluşturulması, Yasa'nın altlığı olan Yönetmeliklerle meslek
örgütleri tanımına konunun ticari taraflarının da eklenmesi,
Kurul'un tarafsızlığı ve bilimselliği konusunda kuşku
yaratmaktadır.
Diğer bir önemli konu ise, Biyogüvenlik Yasası
çıkarıldıktan sonra bu Yasa'nın alt Yönetmeliklerinin
yayımlanması yoluna gidilmesi gerekirken; hala 26 Ekim 2009 tarihli
Yönetmelikte değişiklik yapılmaya devam edilmesidir. 20 Kasım 2009
ve 20 Ocak 2010 tarihli değişikliklerden sonra, en son 28 Nisan 2010
tarihinde bir değişiklik daha yapılmıştır. Bu değişiklikle, insan ve
hayvan tedavisinde kullanılan antibiyotiklere karşı direnç genleri
içeren GDO ve ürünlerinin ithalatı ve piyasaya
sunulmasını yasaklayan hüküm yürürlükten
kaldırılmış, izin koşulları ve Komite'nin görevleri arasına
"Avrupa Birliği'nde tüketime uygunluğu onaylanmış genler
hakkında değerlendirme yapma" hükmü eklenmiştir.
Böylece, bir taraftan antibiyotiklere karşı direnç genleri
içeren GDO ve ürünlerinin ithalatı serbest bırakılırken,
diğer taraftan Türkiye'nin risk yönetimi yetkisi
daraltılmakta ve Bakanlık kararına terk edilmektedir. 
Türkiye'ye yıllar boyunca GDO'lu ürünlerin
girişine seyirci kalan bir Bakanlığa, sınırları daraltılarak risk
yönetiminin devredilmesi, kamu yararına sonuçlar
doğurmayacaktır.
Bizler, bu alanda yıllardır halk yararına çaba gösteren
kurum ve kuruluşlar olarak, bir kez daha "GDO'ya Hayır"
diyoruz. Halkın ve ülkenin yarar ve çıkarları, şirketlerin
kar hırsının üzerindedir.  İlgili yargı kararlarında da altı
çizildiği üzere, çevre ve insan sağlığı
yönünden risk oluşturabilecek durumlarda, riskin konusu
kazanılmış hak kapsamında korunamaz. GDO'lu ürünlerin
ithalatı ve transit geçişi derhal yasaklanmalı,
Türkiye'nin üretim kapasitesi onarılarak sektörün
ihtiyacı olan tarımsal hammaddelerin yurtiçinde üretilmesi
sağlanmalıdır. Türkiye'nin tarımsal hammadde dış ticaretinde
net ithalatçı olması ve bu açığın kapatılması
için GDO'lu ithalata izin verilmesi, Türkiye'nin
yararına olamaz.
Tarım sektörünün üretim gücünün
korunarak geliştirilmesi, halk sağlığının her türlü ticari
kaygının üzerinde tutulması ve dünyanın en önemli gen
merkezlerinden birisi olan ülkemizin genetik yıkıma
sürüklememesi için GDO'ya Hayır diyoruz...
Kamuoyuna saygı ile duyurulur...
 
GDO'YA HAYIR PLATFORMU
Kaynak: href="http://www.zmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=13880&tipi=3&sube=0">zmo.org.tr

 

"Siz Vermediniz, Biz Aldık!"

"Siz Vermediniz, Biz
Aldık!"

 

 
"SİZ VERMEDİNİZ, BİZ
ALDIK!"
 
SİBEL ÖZBUDUN
 
"Sınırı aşmak ölüm
düşüncesini de
aşmak tümüyle
özgürleştirmektir."
size="2">[1]
 
Size de oluyor mu? Özellikle "olaysız"
geçen geniş çaplı bir mitingden sonra eve dönerken
akşamki haber bültenlerinin spotlarını, ertesi günün
gazetelerinin manşetlerini görmeden ezbere bilmek ve bundan bezginlik
duymak: "Sağduyu galebe çaldı!" "Miting olaysız
sona erdi!" "Meydan bayram yeri gibi!"
"Provokatörlerin çabaları bu kez boşa
çıkartıldı!" vb…
Bu sefer de öyle oldu… Birkaç
"izanlı"sı dışında koro yine iş başındaydı…
"Alkışlarla…" "Taksimine bahar gelmiş
memleketimin…" "Taksim duvarı yıkıldı…"
"Bu tabumuz da sizlere ömür…"
Sizleri bilmem, ama bu tip manşetler
gördüğümde, bu kez nedense etrafa saldırmamış, zincirlik
bir deli yerine konulduğumu hissediyorum. Ya da "ne olur ne
olmaz" diye yükseltilmiş kafesler içerisinde
gösteriye çıkartılan bir sirk hayvanı…
Hele ki 1 Mayıs akşamı TV ekranlarında
"olağanüstü sağduyusu, serinkanlı yönetimi sayesinde
olaylara meydan vermeyen İstanbul polisine teşekkür" edildiğini
izleyince…
[Ya Taksim'in göbeğindeki bayrak direğinin
30 Nisan akşamı, "belki tırmanıp da bayrağı indirirler,"
diye gresle yağlanıp, gösteriler sona erdikten sonra yine emniyet
güçleri tarafından temizlenmesine ne demeli? Hani mitinglerde
genellikle direklere tırmanıp bayrakları yere atmak, durup dururken
yerdeki lalelere saldırmak, canımız sıkıldıkça
cam-çerçeve indirmek gibi "tuhaf"
alışkanlıkları olan "tehlikeli" bir güruhuz ya! ]
Bu kez bu "his"sime tüy diken başka
gelişmeler de oldu. İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin
Çapkın'ın "Biz de emekçi sayılırız, 1
Mayıs'ı hep birlikte kutlayacağız," yollu
"sevimli" açıklamaları, ya da Başbakan
Erdoğan'ın "1 Mayıs'ı, 1
Mayıs havasında kutladık. Dün Taksim 100 bin kişiyi ağırladı.
Tarihi gün yaşandı. 33 yıl aradan sonra böyle bir zemini
hazırlamanın mutluluğu içindeyiz. Kimsenin bu iktidardan kopara
kopara aldığı bir şey yok. Kopara kopara alma güçleri varsa
1977'den beri neredeydiler? Türkiye bu bayram manzarası
için 32 yıl beklemek zorunda kalmıştır. Türkiye nihayet bunu
başarmıştır. Bu, Türkiye'nin demokratikleşme
mücadelesinin bir eseridir…"
size="2">[2] sözleri
örneğin…

Ya da 1 Mayıs
1977'deki katliamın en önemli adımlarından birini oluşturduğu
12 Eylül sürecinin başlıca destekçilerinden
TÜSİAD'ın şimdiki patronu Ümit Boyner'in,
gönül ferahlığıyla "Tüm diğer faili meçhul
cinayetlerde olduğu gibi, 1977'de yaşanan ve karanlıkta kalan menfur
olayın hâlen aydınlığa kavuşturulmamış olması ise Türk
demokrasisi için bir ayıp olarak durmakta ve vicdanları sızlatmaya
devam etmektedir,"
size="2">[3]
deyişi…

Gerçekten de bu
"muhteremler" hepimizi balık hafızalı mı zannediyorlar?
Kaç yıldır Taksim çevresini, 1 Mayıs'ı orada, onlarca
sınıf kardeşini, yoldaşını bıraktığı 1 Mayıs Alanı'nda
kutlamaktan başka bir isteği olmayan işçilere, emekçilere,
sosyalistlere, devrimcilere, hatta yoldan geçenlere zehir eden, tenha
köşelere kıstırdıkları gençlerin kafalarını, kollarını,
bacaklarını kıran, şiddeti İstanbul Emniyeti'nin elindeki gaz
bombası stoklarını tüketecek kertede
ölçüsüzleştiren, hastane-okul bahçelerini
savaş meydanına çeviren, hızını alamayıp çevre
lokantalarında yemek yiyenlere saldıranlar, uzaylılar mıydı
sahi?
Ya da, bilin bakalım şu
sözleri kim buyurmuştu:
(İki sendikanın kutlamalarını Taksim dışında
yapacağını belirttikten sonra:) "Temenni ediyorum diğer sendika da
aynen bu şekilde bir karara varır ve böylece geçen yıl
yaşananları bu yıl yaşamamış oluruz. Çünkü illegal
yaklaşımlar bu işi provoke edebilir. Bunu da açıkça
söylemek istiyorum. Geçen yıl yaşananların içinde
bunları bizzat gördük. Nitekim şu anda son zamanlardaki
gelişmeler de buna yönelik bazı sinyalleri veriyor." size="2">[4] (R. T. Erdoğan, 1 Mayıs 2009
öncesi)
"Ayakların başları yönettiği yerde
kıyamet kopar." (R. T. Erdoğan, 1 Mayıs 2008 öncesi)
* * *
Kimse, faili meçhul, her tarafa
çekilebilecek "karanlık
güçler/provokatörler" gibi muğlak, her yana
çekilebilecek (ve genellikle de devrimci cenahı "kriminalize
eden") söylemlerin ardına gizlenmesin… 1 Mayıs'lar
(ya da sosyalistlerin, işçilerin, emekçilerin
düzenlediği mitingler) ne zaman "olaylı" geçtiyse,
bu devletin gizli ya da açık güçlerinin müdahaleleri
sonucu olmuştur. 1 Mayıs 1977'deki katliam için soruşturma
dahi açılmamış olsa da failleri (Intercontinental Oteli, Pamuk
eczanesi ve Sular İdaresi üzerinden ateş açanlar, meydana
dalıp kalabalığı tarayan beyaz Renault…) ve amaçları
-bizler için- aşikârdır.
Ana akım medyanın ağızbirliğiyle
"laleler"e ağıtlar düzdüğü
Kadıköy'deki "olaylı 1 Mayıs" (1996),
Söğütlüçeşme'de üç
göstericinin polis kurşunuyla öldürülmesinin
tetiklediği bir sonuçtur.
Ve Taksim'deki 2007, 2008 ve 2009 1 Mayısları, 1
Mayıs Alanını geri almaya çabalayan işçilere,
emekçilere, devrimcilere karşı meydanı "savunan"
güvenlik güçlerinin sınır tanımayan şiddetinin
damgasını taşır…
Hayır, geride bıraktığımız, görkemli
Taksim 1 Mayıs'ında galebe çalan "kitlelerin
sağduyusu" falan değildi. Bu 1 Mayıs'ı, hep birlikte, layık
olduğu yerde, işçi sınıfı kenti İstanbul'un
yüreğindeki o meydanda, 33 yıl önce orada bıraktıklarımızla
omuz omuza halaya durduğumuz, hüzünlü bir şenlik olarak
kutlayabilmemizin nedeni, inancımız, kararlılığımız ve
gözüpekliğimizle, "ayakların baş olması"na karşı
direnen "devlet inadı"nı
size="2">[5] kırabilmiş olmamızdır. Yani, Kadri
Gürsel'in yerinde saptamasıyla, "Taksim'i 1
Mayıs'a açan, 1 Mayıs'ı Taksim'de kutlama
hakkını almak için, yıllarca acımasız polis şiddetini, biber
gazını ve hatta öldürülmeyi göze alarak
'yasadışı gösteri' yapan grupların ve sendikal hareketin
kararlılığıdır…"
size="2">[6]

Olan biteni belki de en veciz biçimde
özetleyen, Taksim'in ısrarlı taliplerinden
Çarşı'nın bu yılki pankartıdır: "Siz Vermediniz, Biz
Aldık!"
 
2 Mayıs 2010 18:14:37, Ankara.
 
N O T L A R
[1]
Theo Angelopoulos.
[2] color="#000000"> size="2">http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=136474&kw=Erdo%F0an'dan+1+May%FDs+yorumu

[3]
"1977 Bir Ayıp Olarak Duruyor," Milliyet, 1 Mayıs 2010, s.
22.
[4]
http://www.ilgazetesi.com.tr/2009/04/30/gul-ve-erdogandan-1-mayis-uyarisi
[5]
Bu inadın "miladı" gösterilerin sokağa çıkma
yasağıyla engellendiği 1979 yılıdır. "İliştirilmiş" bir
gazeteci, Güneri Civaoğlu'nun Taksim'i emekçi
gösterilerine kapayan kararın alındığı ortama, özellikle de
yasağı gazetecilere "tebliğ eden" zamanın Sıkıyönetim
Komutanı Necdet Üruğ'un "beden dili"ne ilişkin
görüşleri, gerçekten de ilginç: "O
günlerden birinde dönemin 1.Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim
Komutanı Org. Necdet Üruğ'un gazete yöneticileriyle
konuşacağı bildirildi. Selimiye'deki makamına gittik. Necdet Paşa
çok ilginç bir oturuş görüntüsündeydi,
ayaklarını çapraz yapmıştı, başparmaklarını ellerinin
dört parmağının içine gömerek dizlerinin üzerine
koymuştu. Göz göze gelmeden, genellikle önüne doğru
bakarak konuşuyordu. Açıklaması önemliydi: '1
Mayıs'ta sokağa çıkma yasağı koyuyorum. Taksim'de
toplantı yapılmasına izin yok.' Sendikalar Taksim'e
çıkmaya kararlıyken bu 'sokağa çıkma yasağının
uygulanması' bize neredeyse imkânsız gibi
görünmüştü. Bu görüşmeyi gene ayakları
çaprazda, yumruk yapılmış elleri dizlerinde, boşluğa bakarak
cevaplandırdı, 'Kesinlikle uygulanacak. Göreceksiniz'
cevabını verdi. Sesindeki kararlılık ve bu oturuş şekli
etkileyiciydi… Aradan yıllar geçtikten sonra bu konuda bazı
ezoterik yazılarla aydınlandım. Bu oturuş şeklinin Japonlar tarafından
uygulandığını öğrendim. Karşısından negatif etkilenmeyi
önleyen bir görünmez kalkan oluşuyormuş." (G.
Civaoğlu, "1 Mayıs ve Komutan",
size="2">Milliyet, 1 Mayıs 2010, s.
21)

[6]
Kadri Gürsel, "Taksim'de 1 Mayıs Türkiye'nin
Miladıdır",
Milliyet size="2">, 2 Mayıs 2010.

"Siz Vermediniz, Biz Aldık!"

"Siz Vermediniz, Biz
Aldık!"

"SİZ VERMEDİNİZ, BİZ ALDIK!"

 
SİBEL ÖZBUDUN
 
"Sınırı aşmak ölüm
düşüncesini de
aşmak tümüyle
özgürleştirmektir."
size="2">[1]
 
Size de oluyor mu? Özellikle "olaysız"
geçen geniş çaplı bir mitingden sonra eve dönerken
akşamki haber bültenlerinin spotlarını, ertesi günün
gazetelerinin manşetlerini görmeden ezbere bilmek ve bundan bezginlik
duymak: "Sağduyu galebe çaldı!" "Miting olaysız
sona erdi!" "Meydan bayram yeri gibi!"
"Provokatörlerin çabaları bu kez boşa
çıkartıldı!" vb…
Bu sefer de öyle oldu… Birkaç
"izanlı"sı dışında koro yine iş başındaydı…
"Alkışlarla…" "Taksimine bahar gelmiş
memleketimin…" "Taksim duvarı yıkıldı…"
"Bu tabumuz da sizlere ömür…"
Sizleri bilmem, ama bu tip manşetler
gördüğümde, bu kez nedense etrafa saldırmamış, zincirlik
bir deli yerine konulduğumu hissediyorum. Ya da "ne olur ne
olmaz" diye yükseltilmiş kafesler içerisinde
gösteriye çıkartılan bir sirk hayvanı…
Hele ki 1 Mayıs akşamı TV ekranlarında
"olağanüstü sağduyusu, serinkanlı yönetimi sayesinde
olaylara meydan vermeyen İstanbul polisine teşekkür" edildiğini
izleyince…
[Ya Taksim'in göbeğindeki bayrak direğinin
30 Nisan akşamı, "belki tırmanıp da bayrağı indirirler,"
diye gresle yağlanıp, gösteriler sona erdikten sonra yine emniyet
güçleri tarafından temizlenmesine ne demeli? Hani mitinglerde
genellikle direklere tırmanıp bayrakları yere atmak, durup dururken
yerdeki lalelere saldırmak, canımız sıkıldıkça
cam-çerçeve indirmek gibi "tuhaf"
alışkanlıkları olan "tehlikeli" bir güruhuz ya! ]
Bu kez bu "his"sime tüy diken başka
gelişmeler de oldu. İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin
Çapkın'ın "Biz de emekçi sayılırız, 1
Mayıs'ı hep birlikte kutlayacağız," yollu
"sevimli" açıklamaları, ya da Başbakan
Erdoğan'ın "1 Mayıs'ı, 1
Mayıs havasında kutladık. Dün Taksim 100 bin kişiyi ağırladı.
Tarihi gün yaşandı. 33 yıl aradan sonra böyle bir zemini
hazırlamanın mutluluğu içindeyiz. Kimsenin bu iktidardan kopara
kopara aldığı bir şey yok. Kopara kopara alma güçleri varsa
1977'den beri neredeydiler? Türkiye bu bayram manzarası
için 32 yıl beklemek zorunda kalmıştır. Türkiye nihayet bunu
başarmıştır. Bu, Türkiye'nin demokratikleşme
mücadelesinin bir eseridir…"
size="2">[2] sözleri
örneğin…

Ya da 1 Mayıs
1977'deki katliamın en önemli adımlarından birini oluşturduğu
12 Eylül sürecinin başlıca destekçilerinden
TÜSİAD'ın şimdiki patronu Ümit Boyner'in,
gönül ferahlığıyla "Tüm diğer faili meçhul
cinayetlerde olduğu gibi, 1977'de yaşanan ve karanlıkta kalan menfur
olayın hâlen aydınlığa kavuşturulmamış olması ise Türk
demokrasisi için bir ayıp olarak durmakta ve vicdanları sızlatmaya
devam etmektedir,"
size="2">[3]
deyişi…

Gerçekten de bu
"muhteremler" hepimizi balık hafızalı mı zannediyorlar?
Kaç yıldır Taksim çevresini, 1 Mayıs'ı orada, onlarca
sınıf kardeşini, yoldaşını bıraktığı 1 Mayıs Alanı'nda
kutlamaktan başka bir isteği olmayan işçilere, emekçilere,
sosyalistlere, devrimcilere, hatta yoldan geçenlere zehir eden, tenha
köşelere kıstırdıkları gençlerin kafalarını, kollarını,
bacaklarını kıran, şiddeti İstanbul Emniyeti'nin elindeki gaz
bombası stoklarını tüketecek kertede
ölçüsüzleştiren, hastane-okul bahçelerini
savaş meydanına çeviren, hızını alamayıp çevre
lokantalarında yemek yiyenlere saldıranlar, uzaylılar mıydı
sahi?
Ya da, bilin bakalım şu
sözleri kim buyurmuştu:
(İki sendikanın kutlamalarını Taksim dışında
yapacağını belirttikten sonra:) "Temenni ediyorum diğer sendika da
aynen bu şekilde bir karara varır ve böylece geçen yıl
yaşananları bu yıl yaşamamış oluruz. Çünkü illegal
yaklaşımlar bu işi provoke edebilir. Bunu da açıkça
söylemek istiyorum. Geçen yıl yaşananların içinde
bunları bizzat gördük. Nitekim şu anda son zamanlardaki
gelişmeler de buna yönelik bazı sinyalleri veriyor." size="2">[4] (R. T. Erdoğan, 1 Mayıs 2009
öncesi)
"Ayakların başları yönettiği yerde
kıyamet kopar." (R. T. Erdoğan, 1 Mayıs 2008 öncesi)
* * *
Kimse, faili meçhul, her tarafa
çekilebilecek "karanlık
güçler/provokatörler" gibi muğlak, her yana
çekilebilecek (ve genellikle de devrimci cenahı "kriminalize
eden") söylemlerin ardına gizlenmesin… 1 Mayıs'lar
(ya da sosyalistlerin, işçilerin, emekçilerin
düzenlediği mitingler) ne zaman "olaylı" geçtiyse,
bu devletin gizli ya da açık güçlerinin müdahaleleri
sonucu olmuştur. 1 Mayıs 1977'deki katliam için soruşturma
dahi açılmamış olsa da failleri (Intercontinental Oteli, Pamuk
eczanesi ve Sular İdaresi üzerinden ateş açanlar, meydana
dalıp kalabalığı tarayan beyaz Renault…) ve amaçları
-bizler için- aşikârdır.
Ana akım medyanın ağızbirliğiyle
"laleler"e ağıtlar düzdüğü
Kadıköy'deki "olaylı 1 Mayıs" (1996),
Söğütlüçeşme'de üç
göstericinin polis kurşunuyla öldürülmesinin
tetiklediği bir sonuçtur.
Ve Taksim'deki 2007, 2008 ve 2009 1 Mayısları, 1
Mayıs Alanını geri almaya çabalayan işçilere,
emekçilere, devrimcilere karşı meydanı "savunan"
güvenlik güçlerinin sınır tanımayan şiddetinin
damgasını taşır…
Hayır, geride bıraktığımız, görkemli
Taksim 1 Mayıs'ında galebe çalan "kitlelerin
sağduyusu" falan değildi. Bu 1 Mayıs'ı, hep birlikte, layık
olduğu yerde, işçi sınıfı kenti İstanbul'un
yüreğindeki o meydanda, 33 yıl önce orada bıraktıklarımızla
omuz omuza halaya durduğumuz, hüzünlü bir şenlik olarak
kutlayabilmemizin nedeni, inancımız, kararlılığımız ve
gözüpekliğimizle, "ayakların baş olması"na karşı
direnen "devlet inadı"nı
size="2">[5] kırabilmiş olmamızdır. Yani, Kadri
Gürsel'in yerinde saptamasıyla, "Taksim'i 1
Mayıs'a açan, 1 Mayıs'ı Taksim'de kutlama
hakkını almak için, yıllarca acımasız polis şiddetini, biber
gazını ve hatta öldürülmeyi göze alarak
'yasadışı gösteri' yapan grupların ve sendikal hareketin
kararlılığıdır…"
size="2">[6]

Olan biteni belki de en veciz biçimde
özetleyen, Taksim'in ısrarlı taliplerinden
Çarşı'nın bu yılki pankartıdır: "Siz Vermediniz, Biz
Aldık!"
 
2 Mayıs 2010 18:14:37, Ankara.
 
N O T L A R
[1]
Theo Angelopoulos.
[2] color="#000000"> size="2">http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=136474&kw=Erdo%F0an'dan+1+May%FDs+yorumu

[3]
"1977 Bir Ayıp Olarak Duruyor," Milliyet, 1 Mayıs 2010, s.
22.
[4]
http://www.ilgazetesi.com.tr/2009/04/30/gul-ve-erdogandan-1-mayis-uyarisi
[5]
Bu inadın "miladı" gösterilerin sokağa çıkma
yasağıyla engellendiği 1979 yılıdır. "İliştirilmiş" bir
gazeteci, Güneri Civaoğlu'nun Taksim'i emekçi
gösterilerine kapayan kararın alındığı ortama, özellikle de
yasağı gazetecilere "tebliğ eden" zamanın Sıkıyönetim
Komutanı Necdet Üruğ'un "beden dili"ne ilişkin
görüşleri, gerçekten de ilginç: "O
günlerden birinde dönemin 1.Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim
Komutanı Org. Necdet Üruğ'un gazete yöneticileriyle
konuşacağı bildirildi. Selimiye'deki makamına gittik. Necdet Paşa
çok ilginç bir oturuş görüntüsündeydi,
ayaklarını çapraz yapmıştı, başparmaklarını ellerinin
dört parmağının içine gömerek dizlerinin üzerine
koymuştu. Göz göze gelmeden, genellikle önüne doğru
bakarak konuşuyordu. Açıklaması önemliydi: '1
Mayıs'ta sokağa çıkma yasağı koyuyorum. Taksim'de
toplantı yapılmasına izin yok.' Sendikalar Taksim'e
çıkmaya kararlıyken bu 'sokağa çıkma yasağının
uygulanması' bize neredeyse imkânsız gibi
görünmüştü. Bu görüşmeyi gene ayakları
çaprazda, yumruk yapılmış elleri dizlerinde, boşluğa bakarak
cevaplandırdı, 'Kesinlikle uygulanacak. Göreceksiniz'
cevabını verdi. Sesindeki kararlılık ve bu oturuş şekli
etkileyiciydi… Aradan yıllar geçtikten sonra bu konuda bazı
ezoterik yazılarla aydınlandım. Bu oturuş şeklinin Japonlar tarafından
uygulandığını öğrendim. Karşısından negatif etkilenmeyi
önleyen bir görünmez kalkan oluşuyormuş." (G.
Civaoğlu, "1 Mayıs ve Komutan",
size="2">Milliyet, 1 Mayıs 2010, s.
21)

[6]
Kadri Gürsel, "Taksim'de 1 Mayıs Türkiye'nin
Miladıdır",
Milliyet size="2">, 2 Mayıs 2010.

2 Mayıs 2010 Pazar