AKP'DEN İNDİRİME
GEÇİT YOK
Elektrik fiyatlarında açıklanan indirim
kararının geri alınması üzerine Elektrik Mühendisleri Odası
Yönetim Kurulu, bugün (30 Haziran 2010) yazılı bir basın
açıklaması yaptı.
Elektrik fiyatlarında açıklanan indirim
kararının geri alınması üzerine Elektrik Mühendisleri Odası
Yönetim Kurulu, bugün (30 Haziran 2010) yazılı bir basın
açıklaması yaptı.
Türk-İş Genel Merkezi önündeki
oturma eylemini polis tehdidi ile bitirmek zorunda kalan TEKEL
işçileri, Tek Gıda-İş Sendikası binasında. İşçiler,
ortak bir durum değerlendirmesi yapmak için diğer illerden gelecek
arkadaşlarını bekliyor.
Türk-İş Genel Merkezi önünde 2 gündür oturma
eylemi yapan TEKEL işçileri, polisin eylemlerini
sonlandırmadıkları taktirde müdahale edeceği yönündeki
baskısı üzerine konfederasyon önündeki oturma eylemini
sonlandırdı.
İşçiler, 78 günlük direnişinin ardından sorunlarına
çözüm aramak ve taleplerini dile getirmek amacıyla tekrar
Ankara'ya gelmiş ve muhatap bulamadıkları için oturma eylemine
başlamıştı.
İşçiler, Türk-İş önündeki eylemi sonlandırdı,
ancak Ankara'dan ayrılmadılar. Tek Gıda-İş Sendikası'nın Ankara
Bölge Başkanlığı önüne geldiler. İşçiler, sendika
yetkilileri ile görüşmek istedi ancak burada da
görüşebilecekleri bir yetkili bulamadılar.
Türk-İş binası önünde tekrar toplanacaklarını ifade
eden işçiler, farklı illerden gelecek TEKEL işçilerini
beklediklerini ve bir durum değerlendirmesi yapacaklarını belirttiler.
Kaynak: ETHA
Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube
Başkanı Ahmet Atalık, "Taşıma suyla et fiyatları
düşmüyor" başlıklı yazasında et fiyatlarının
yükselmesinde söylendiği gibi spekülatörlerden
kaynaklanmadığını belirterek hükümetin "büyük
spekülatör" yaratmak istediğini kaydetti.
Yakın zaman önce et fiyatlarının tırmanışa geçmesi
nedeniyle artan et fiyatlarını kontrol altına alabilmek için 30
Nisan 2010 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararı
ile Et ve Balık Kurumuna 16 bin ton kasaplık canlı hayvan ile 7 bin 500
ton sığır eti ithalatı yetkisi verildi. Bu kapsamda yapılan kasaplık
canlı hayvan ithalatıyla marketlerdeki et fiyatları sadece birkaç
lira geriledi.
Tarım ve Köyişleri Bakanı fiyatların yükselmesinin ardında
spekülatörlerin olduğunu gerekirse ithalata devam edeceklerini
söyledi. Bugünlerde fiyatlar yine yükselişe geçti.
Çare olarak yine kasaplık canlı hayvan ithalatı gündeme geldi
ve 29 Haziran 2010 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan Bakanlar Kurulu
Kararı ile 31 Aralık 2010 tarihine kadar 100 bin ton kasaplık canlı
hayvan ithalatı için Et ve Balık Kurumu'na görev
verildi.
Her ne kadar bakan konuyu hep spekülatörlere bağlasa da konuyu
doğru bir şekilde analiz edebilmek için acı gerçekleri
birazcık hatırlayalım ve hatırlatalım.
Türkiye'de spekülasyon yapabilecek büyük
ölçekli hayvancılık işletmelerinin oranı yüzde
2'dir. Yani ülkemizdeki hayvancılık işletmelerinin yüzde
98'i spekülasyon yapamayacak küçük ve orta
ölçekli işletmelerdir. Takdir edersiniz ki sadece yüzde 2
paya sahip büyük ölçekli işletmeler de
günümüzdeki et fiyatlarının yükselmesinin nedeni
olamazlar. Burada bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Bu ülkenin
tarım bakanları değil mi tarımın sorunlarından her bahsedişte işletme
ölçekleri küçük büyütmek gerekiyor
diyen. Demek ki işletmeler büyürse spekülasyon yapabilir
güce ulaşabiliyorlar. O zaman sayın bakanın çıkıp da
spekülatörlerden şikayet etmemesi gerekiyor.
İşletme ölçeklerini büyüttüğümüzde
onların spekülasyonlarını önlemek için devletin o alanda
faaliyet gösteren ve düzenleyici rol üstlenen kurumlarının
olması gerekiyor. Bu noktada da şöyle bir geçmişe bakalım.
Türkiye 1950'li yıllarda Et ve Balık Kurumu (EBK) ile
YEMSAN'ı, 1960'lı yıllarda ise Süt Endüstrisi
Kurumu'nu (SEK) kurdu. Bu kurumların amacı ucuz ve kaliteli yemle
Türkiye hayvancılığının kalkındırılması, hayvansal
üründe yeterliliğin sağlanması ve özel sektörün
bu alana girmesine yardımcı olmaktı. Özel sektör bu alana
girdikçe kamuya ait kurumların da özelleştirilmesi gündeme
geldi. EBK (8 kombinası hariç), SEK ve YEMSAN 1993-2000 yılları
arasında özelleştirildi ve tesislerin önemli kısmı
kapatıldı.
1980'li yıllarla birlikte başlayan özelleştirme akımları
sonucu ülkemiz hayvancılığı hızla geriledi. 1980 yılında
ülkemiz nüfusu 44 milyon iken büyük ve
küçükbaş hayvan varlığımız 80 milyon başın
üzerindeydi. Günümüzde nüfusumuz 72,5 milyona
çıkarken hayvan varlığımız 37 milyona geriledi. Nüfusumuzun
56 milyon olduğu 1990 yılında kırmızı et üretimimiz 742 bin ton
iken günümüzde 412 bin tona geriledi.
Aslında yıllık kırmızı et tüketimimiz 1 milyon 200 bin ton,
kayıtlı üretimimizin 412 bin ton olduğu
düşünülürse kalan 788 bin ton etin nereden ve nasıl
geldiği belli değil. Bu da işin ayrı bir
düşündürücü boyutudur. Hayvan kesimleri
EBK'nın kombinalarında ve EBK'nın anlaşma yaptığı
mezbahalarda gerçekleştiriliyor. Pazar payı yüzde 1 olan EBK
piyasadaki et fiyatlarına müdahale edemiyor, asli görevinin
dışında hayvan ithal eden bir kuruma dönüşmüş
durumda.
AB'de et sektörü açısından hayvanlar
kooperatifler üzerinden pazarlanmaktadır. Kırmızı etin
İrlanda'da yüzde 70'i, Finlandiya'da yüzde
69'u, Danimarka'da yüzde 62'si, Hollanda ve
İngiltere'de yüzde 35'i, Fransa'da yüzde
34'ü, Almanya'da yüzde 30'u kooperatifler
kanalıyla pazarlanmaktadır. AB ortalaması yüzde 50'ler
civarındadır ve kooperatifler üyelerinin ürettikleri
ürünleri işler, etiketler ve halka doğrudan satışa sunar,
kazançlarını da üyeleri arasında pay ederler.
Ülkemizde 2000 yılında Dünya Bankası'nın dayatmasıyla
çıkarılan Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri Hakkında
Kanun ile çiftçilerin sahibi oldukları birliklerin iktisadi
işletmelerinin anonim şirket haline dönüştürülmesi
tavsiye edilmiştir. Başka bir deyişle şirkete karşı
çiftçinin koruyucusu olan kooperatiflerinin gelir getiren
kısımlarının çiftçinin elinden çıkarılması
sağlandı. Ayrıca Haziran 2010'da Kooperatifler Kanunu'nda
yapılan değişiklikle kooperatifçiliğin özünü
oluşturan özerk ve demokratik yapısı ortadan kaldırılarak
kooperatifler siyasal iktidarın denetimine sokuldu. Artık yargı kararı
olmaksızın siyasal iktidar kooperatif yönetimlerini
değiştirebilecek. Özetle, kooperatiflerin hem ekonomik
özgürlükleri hem de özerk yapıları ortadan kalktı.
Türkiye 2007 ve 2008 yıllarında şiddetli kuraklık yaşarken ve
yem fiyatları hızla artarken hayvancılık desteklerinin neredeyse yarı
yarıya azaltılması, yemde dışa bağımlılığın her geçen
gün daha da artması, meraların ucuz yem kaynağı olarak
kullanılmaması, hayvan ıslahı konusuna yeterince önem verilmemesi,
tarımımıza yeterince önem ve destek verilmemesi de
hayvancılığımızı gerileten diğer önemli konulardır.
Hayvancılık sektöründe elbette özel sektör de
olmalıdır. Ancak özel sektöre yol gösterecek, piyasayı
düzenleyecek, üreticiyi mağdur etmeyecek, tüketicinin ucuz
bir şekilde hayvansal ürünlerden yararlanmasını sağlayacak
güçlü bir kamu yapılanmasına mutlak surette ihtiyaç
vardır.
Çiftçinin kooperatiflerini oy deposu gözüyle
görüp ele geçirme uğraşısı yerine tarım
politikalarının belirleyicisi konumunda güçlü ve
özerk bir yapıya kavuşmaları sağlanmalıdır.
Çiftçimizin tarımsal faaliyeti sonucu sağlanan artı
değerle ülkemizin bugünlere taşındığı,
köylümüzün bir zamanlar milletin efendisi olduğu,
ülkemizin yeterli bilgi birikimi ve teknik eleman gücüne sahip
olduğunun bilinci ile tarıma gereken önem ve destek artık
verilmelidir.
Onlarca yıldır ihmal edilen hayvan ıslahına gereken önem
verilerek coğrafyamıza en iyi şekilde uyum sağlamış verimi yüksek
hayvanların üretimine kaynak ayrılmalıdır.
Hayvansal üretimde maliyeti düşürmek için
meralardan yararlanılmalı, bu kapsamda meralarımız ıslah edilmeli, yem
bitkileri ekimi daha fazla desteklenmelidir.
Bahsettiğimiz sorunları görmezden gelerek, önerdiğimiz
çözümleri hiçe sayarak sorunu
spekülatörlere bağlayan anlayışın çözümü
canlı hayvan ithalatında araması taşıma suyla değirmen
döndürmeye çalışmaya benzer.
Kaynak: ETHA
TEKEL işçileri,
dün gece boyunca Türk-İş önünde oturma eylemini
sürdürdü. İşçiler, Türk-İş yetkilileriyle
görüşmeden oturma eylemini bitirmeyeceklerini belirtiyor.
TEKEL işçileri, polis zoruyla çıkarıldıkları
Türk-İş genel merkezi önünde başlattıkları oturma eylemi
devam ediyor. İşçiler geceyi Türk-İş önünde
geçirdi.
Türk-İş'e üye işçiler, sendikalarına
alınmamalarına tepki gösterirken, konfederasyona güvenlerinin
kalmadığını dile getirdi. İşçilerin sabaha kadar süren
oturma eylemine çeşitli demokratik kitle örgütleri de
destek verdi.
Kaynak: ETHA
18
yaşındaki tutuklu Abdullah Akçay kan kanseriyle mücadele
ediyor. Yakınları cezaevinde bakım imkanı olmayan Akçay'ın
hastalığı nedeniyle tahliye edilmesi için elinden geleni yapıyor.
Ancak her adım bürokrasiye takılıyor
İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Cezaevi Komisyonu kan kanseri
hastalığı nedeniyle tedavi gören 18 yaşındaki Abdullah
Akçay'ın tahliyesine yönelik çalışmalarıyla
ilgili gelişmeleri anlattı. Okmeydanı Eğitim ve Araştırma
Hastanesi'nin raporunda tedaviye yanıt vermediği, hayati tehlike
altında bulunduğu, cezaevinde kalamayacağı belirtilen
Akçay'ın son günlerini sevdikleriyle geçirmesinin
önündeki tek şey ise bürokratik engeller. İHD'den
yapılan açıklama şöyle:
Kan kanseri hastalığı nedeniyle Okmeydanı Eğitim ve Araştırma
Hastanesi'nde tedavi gören 18 yaşındaki Abdullah
AKÇAY'ın tahliyesine yönelik çalışmalarımız
bürokrasi ve duyarsızlık engeline çarpıyor. Şöyle
ki;
- 24.08.2009 tarihinden beri hastanede tedavi gören ve akut
lösemi teşhisi konulan Abdullah AKÇAY hakkında Adli Tıp
raporunun ancak 21 Mayıs 2010 tarihinde çıkartılabildiğini
öğrendik.
- Endişe ile günleri saydığımız bir anda 21 Mayıs tarihli rapor
postaya ancak 15 Haziran 2010'da verilmiştir.
- 16 Haziran 2010 günü Kartal Cumhuriyet Savcılığı'na
ulaşan rapor 1 Temmuz 2010 tarihine kadar Savcılıkta bulunamamıştır. 1
Temmuz günü ısrarlı çabalarımız sonucu rapor savcılık
kalemindeki yığılı dosyalar arasından
çıkartılabilmiştir.
- Abdullah'ın cezaevinde kalamayacağı yönünde
hüküm içerdiği daha önce sözlü olarak
tarafımıza bildirilen raporun onun cezaevinde kalabileceği saptamasında
bulunduğunu üzülerek öğrendik.
- Bu sefer, böylesi bir sonuca ulaşabileceğimiz kuşkusu
içinde Adli Tıp Kurumu'na 25 Haziran 2010 tarihinde, Silivri
Cumhuriyet Savcılığı'nın durumun aciliyetini belirten üst
yazısıyla sunduğumuz Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi raporunun
peşine düştük. Bu raporda Abdullah AKÇAY'ın
tedaviye yanıt vermediği, hayati tehlike altında bulunduğu, cezaevinde
kalamayacağı net bir şekilde belirtiliyordu. Bu yeni rapor üzerinden
Adli Tıp'tan hızlıca yeni bir rapor çıkartma
mücadelesine giriştik.
- 25 Haziran günü verdiğimiz Silivri Cumhuriyet Savcılığı
yazısı ve ilgili raporun 2 Temmuz 2010 itibariyle Adli Tıp
Kurumu'nda henüz dikkate alınmadığını, bunu bir yana
bırakalım dilekçe ve raporun bulunamadığını
gördük.
- Israrlı çabalarımız sonucu dilekçe ve rapor bulundu.
Bunun bir an önce işleme konulması talebimiz ilgili dosyanın Kartal
Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderildiği ve dosya olmadan
işlem yapılamayacağı şeklinde yanıtlandı.
- Bu dosya da Kartal Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Adalet
Bakanlığı'na gönderilmiş durumda.
- Dosya peşinden koşarken Abdullah ömründen bizler de
sağlığımızdan kaybediyoruz.
- 24 Ağustos tarihinde kan kanseri teşhisiyle hastaneye yatan bir mahpus
ancak Şubat ayında Adli Tıp Kurumu'na sevk ediliyor. Gerekli rapor
ancak 21 Mayıs'ta çıkabiliyor. Bu rapor da 15 Haziran
günü postaya veriliyor ve ısrarlı çabalarımız
üzerine 1 Temmuz'da savcılık kaleminde bulunuyor.
- Şu anda bütün bu süreçler yeniden başlamış
durumda. Biz tedaviye yanıt verilmediğini, cezaevinde kalmanın
mümkün olmadığını, hayati tehlike bulunduğunu üzerine
basa basa belirten bir rapor ile Adli Tıp Kurumu'ndan yeniden rapor
almaya çalışacağız.
- Aylarca bekleyecek zamanımız yok. Bizler günleri sayıyoruz.
Abdullah için tahliye ile birlikte bir mucize peşindeyiz.
Söylemeye korkuyoruz ama "veda hakkını", "huzur
hakkını" savunuyoruz.
- Ama raporlar aylar sonra çıkıyor, postaya verilmiyor,
kalemlerde bulunmuyor.
İnsanı değil çıkar gruplarını temel alan sistemin savunucusu
duyarsız ve duygusuz yetkililer tabii ki önemli bir sorun, ama bu
gerçeği sadece böylesi bireylerle açıklamak
mümkün değil.
Uğraşımız sırasında duyarlı ve iyi niyetli yetki sahipleri ile de
karşılaşıyoruz.
Okmeydanı Hastanesi raporu üzerine acil olarak Adli Tıp
Kurumu'na yazı yazan Silivri Cumhuriyet Savcısı, her ne kadar her
zaman görüşme imkanı bulamasak da Adli Tıp Kurumu yetkilileri
tarafından aranarak bilgimize başvurulması, bize bilgi verilmesi
umutlandıran ve sevindiren gelişmeler.
Ama sorun esas olarak sistem sorunu. Normalde bir iki günde, haydi
bir iki haftada sonuçlanacak işlemler ayları buluyor.
Acil evraklar, acilen yetkililerin önüne değil yığılı
dosyaların arasına konuluyor.
Akut lösemi hastasının 3'er aylık periyotlarla cezasının
ertelemesi, hastalığın iyileşemez olması durumunda cezanın
Cumhurbaşkanı tarafından kaldırılması yasalarca tanınmış bir
hak.
Hastalığının ilk dönemlerinde Ceza İnfaz Kanunu 16. madde
gereği Abdullah'ın cezalarının ertelenmesi gerekiyordu.
Şu anda ne yazık ki Anayasa'nın 104. maddesi hükmü
gereğince cezanın tamamen ortadan kaldırılması söz
konusu.
Ceza ertelemesi kararı sistemin ezici çarkları ve kendi
çocukları hakkında aynı kararı vermeyecek olan yetki sahiplerinin
olumsuz tutumları nedeniyle şu ana kadar çıkmadı.
Erteleme ya da cezanın kaldırılması, her ne olursa Abdullah
dışarıda olmalı.
Bir mucizenin gerçekleşmesi, huzur ve veda hakkının sağlanması
için.
Kaynak: Radikal
2 Temmuz 1993
Sivas Unutmadık, Unutmayacağız!
TMMOB Ankara İl
Koordinasyon Kurulu tarafından 26-27 Haziran tarihleri arasında Bayram
Kuzu, Kazım Koyuncu ve 2006 yılında yaşamlarını yitiren Soner Balta,
kardeşi Ömer Balta ve Güneş Korkmaz için ''Çevre
Direnişleri Buuşuyor'' adı ile bir etkinlik düzenlendi. İnşaat
Mühendisleri Odası Teoman Öztürk Salonu'nda düzenlenen
iki günlük etkinlik Türkiye'nin birçok yerinden gelen
çevre direnişçilerini buluşturdu.
Etkinliğin ilk günü saygı duruşu ve Soner,Öner,
Güneş, Kazım Koyuncu ve Bayram Kuzu için hazırlanan sunum ile
başladı.
Açılış konuşmasını TMMOB Ankara İKK Sekreteri ve EMO Ankara
Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Ramazan Pektaş yaptı. Pektaş
Soner,Öner,Güneş,Kazım Koyuncu, Bayram Kuzu ve yakın bir tarihte
silahlı saldırı sonucu yaşamını yitiren Hülya Yolcubay'ı anarak
ve katılımcıları selamlayarak konuşmasına başladı.Konuşmasında
''Bizler, bilimi ve teknolojiyi daha aydınlık daha güzel bir
dünya yaratmak için, insanları insanca yaşatmak için,
doğayı kültürleri tarihsel değerleri korumak için
kullanmayı öğrendik. Ne insani yardım konvoylarında, ne bir
avuç petrol için ülkelerin işgal edilmesinde, ne
nükleer patlamalarda, ne insan eliyle yaratılmış sözüm ona
doğal sel afetlerinde, ne depremlerde, ne de savaşlarda insanlar
ölmesin, sevgi sözleri silah seslerini bastırsın istiyoruz.
''dedi. Yaşadığımız çevrenin Hes' lerle, nükleer
santrallerle kirletildiğini belirten Pektaş, soluduğumuz hava kirli,
içtiğimiz su zehirli hale dönüştürülmeye,
derelerin şırıltısı yok edilerek yerine jeneratörlerin
zırıltısı getirilmeye, toplum radyasyonla yaşamaya mahkum edilmeye
çalışılmaktadır. Enerji elde etme uğruna tarihi ve
kültürel mirasın, çevresel-doğal dengelerin ve
güzelliklerin, soluduğumuz havanın yok edilmesi, radyasyonlu bir
hayatın dayatılması kabul edilemez. '' dedi. Adnan Yücel'in
"Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek" şiiri ile
konuşmasını bitiren Pektaş' ın ardından TMMOB Başkanı Mehmet
Soğancı söz aldı.
Soğancı "Doğal kaynaklarımızı ormanlarımızı kıyılarımızı
birer rant alanına dönüştürme çabaları, uzman
kadroların yanlış alanlarında istihdamı çevre sorunlarını işin
içinden çıkılmaz hale sokmuştur. Yaşam alanlarımızın yok
olmaması için bugün ekolojik krize dönüşen
sorunların çözümünde hukuksal kurumsal
düzenlemelerin uygulanması gereği açıktır. Doğru sanayi,
doğru enerji,doğru kentleşme politikaları ele alınmalı. ''dedi.
Soğancı, kapitalist küreselleşmenin emperyalizmin yönlendirici
politikaları ile yapılan siyasetin, bugün hukuku istediği gibi
şekillendirdiğinide belirtti. Mühendis,mimar ve şehir
plancılarının hayatının her alanında olacağınıda sözlerine
ekleyen Soğancı'dan sonra DİSK Genel Başkanı Tayfun Görgün
kürsüye çıktı.
Görgün konuşmasında özellikle mücadelenin
ortaklaştırılması gerektiğini belirterek, suyun,toprağın ve havanın
kimseye ait olmadığını,bunların tümünün toplumun ortak
malı olduğunu belirtti. Görgün konuşmasında '' Dikili ya da
Munzur dereleri ya da Karadeniz derelerini, TEKEL, itfaiye, Samatya`daki
sağlık emekçilerinin mücadelesi pek çok iş yerinde
alanlarında devam eden sınıf mücadelesinden ayrı
düşünmemek gerekir. Aktör her olay bazında farklılaşsa da
ülkemizde ve dünyada emeği yoksullaştıran nedenle, suyu,
havayı, ormanları toprağı birer meta gibi piyasada alıp satılan
nedenler hep aynıdır. Yani kapitalizmin aç
gözlülüğü. '' dedi. Tayfun Görgün'ün
konuşmasından sonra Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık
söz aldı.
Tanık, Türkiye'deki çevre mücadelelerinin gelişimde TMMOB'
nin yerinin önemli olduğunu belirterek ''"TMMOB, 1970`li
yıllardan itibaren mühendislik ve mimarlık birikimi ile ulusal
kaynaklara, ülkenin coğrafyasına ve insanına sahip çıkmak
için -Teoman Öztürk simgesinde- çevre adına da
politikaların üretilmesinden önemli misyonlar üstlenmiştir.
Teknik bilgi ve birikimin topluma ulaştırılması toplumun çevre
duyarlılığının artırılması yönündeki katkılar zaman
içinde bu alandaki politikaların üretilmesine zemin
oluşturulmuş. '' dedi. Kriz dönemlerinde çevrenin daha
kırılgan bir yapıya sahip olduğunu belirten Tanık,
örgütlü bilgi üretimi ve siyasi
çözümlemeler ile çevre sorunlarının aşılması
gerektiğini belirtti.
Açılış konuşmalarından sonra etkinliğin 1. Bölümü
olan ''Ölüler Altın Takmaz'' başlıklı bölüme
geçildi. Bu bölümün oturum başkanlığını Jeoloji
Mühendisleri Odası Başkanı Dündar Çağlan yaptı.
Oturuma, Bergama Çevre Platformu, Kozak Yaylası Doğal Çevre,
Kültür ve Turizm Derneği, Efemçukuru Köylüleri,
Güzel Edremit Körfezi`nin Bekçileri, İnay Vicdan Hareketi,
Kaymaz`ı Koruma ve Yaşatma Derneği temsilcileri katıldı. Bergama
Çevre Platformu sözcüsü, Bergama' da verilen
mücadelede Köy Meclisleri'nin başarısına ve
önemine değindi.
Bergama' da altın araması yapan Eurogold şirketinin birçok devlet
dairesine rüşvet dağıttığını, ancak baldırı çıplak
dediği köylüleri hafife aldığını belirtti. Alevi sünni
köylerinin verilen bu mücadele ile bir araya geldiğini
açıkladı. Bergama köylü mücadelesinin devam etmesi
sayesinde defalarca yargı kararı alındığını ve son olarak
AİHM'e gidildiğini belirten Bergama Sözcüsü ,'' Ancak
Bergama'da hukuk devleti kavramı çöktü. İnsanların hukuka
, devlete güveni kalmadı. İnsanlar yılgınlığa düştü.''
dedi.
Yandaş sermaye Koza'nın % 30'luk pay ile gemisini
yürüttüğünüde sözlerine ekleyen Bergama
sözcüsü, Koza Şirketi' nin madeni ve AKP İktidarı' nın da
desteğini alarak 5 Haziran 2005 Dünya Çevre Günü'nde
halka saldırdıklarını dile getirdi. Koza Şirketi'nin medyayıda satın
aldığını belirten sözcü her gün binlerce gazetenin
dağıtıldığını ve yerellerin çok zor süreçler
geçirdiğini dile getiren Bergama sözcüsünün
ardından Kozak Yaylası Doğal Çevre, Kültür ve Turizm
Derneği temsilcisi söz aldı.
Kozak'ın Ayvalık ve Bergama arasında fıstık çamlarıyla kaplı ve
17 köyden oluşan bir belde olduğunu, Türkiye fıstık
ihtiyacının 1000 tonunu karşıladıklarını, Kozak Yaylası'nda ki
halkın %60' ının çam fıstığı ile geçindiği ve
çam fıstığında ihracat şampiyonu olduğunu dile getirildi.
Kozak sözcü sermayenin önüne gelen herşeyi devirdiğini
belirterek ortak mücadele edilmesi gerektiğinin altını
çizdi. Son olarak verilen mücadelede özellikle karşı
tarafın argümanlarını çürütebilmek için
bilimsel çalışmaların yapılması gerektiğini yineledi.
Güzel Edremit Körfezi Bekçileri adına konuşan Metin Aktaş
ise çıkarılacak olan Zeytin Yasası ile birlikte zeytinlik
alanların maden işletmelerine terk edileceğini ifade etti. Edremit' te
mücadelelerle maden lobilerine karşı zeytincilik lobilerinin
kurulduğunu belirten sözcü ''Dağlarımızı satanlara elbet bir
gün gelecek bize hesap verecekler.'' diyerek sözlerine son verdi.
GÜMÇED üyesi Sabır Coşkun ise köy köy gezerek
100 bin imza topladıklarını ifade etti.
Bölümün son konuşmacısı İnay Vicdan Hareketi adına
söz aldı. Kışladağı' nda verilen mücadeleyi anlatan
sözcü, Kışladağı' nda yapılan hukuksuzlukları orataya
çıkarmak için tespit yaptırmak istediklerini ancak Jeoloji
Mühendisi, Maden Mühendisi ve konu ile ilgili bilirkişilerin bu
aşamaların hiç birinde yer almadıklarını almak istemediklerini
belirtti.
Kışladağı'nda emperyalizmi gördüklerini belirten
sözcü; koyunların, kuzuların, balıkların
öldüğünü, gözsüz ve çenesi olmayan iki
ayaklı kuzuların doğduğunu belirtti. Ölmek üzere olan
hayvanların ise kesilerek satıldığını ancak bu hayvanların neden
öldüğünün anlaşılması için tahlil
ettirebilecek herhangibir kurum bulamadıklarını açıkladı.
Kışladağı' nda mücadele edenlerin 'vatan haini' olarak
suçlandığını dile getiren sözcü, mücadelenin devam
ettirilmesinin en önemli dayanağının kadınlarında bu mücadele
içerisinde yer almaları olarak tanımladı. İlk oturumda söz
alan konuşmacıların ardından soru cevap bölümüne
geçildi. Bu bölümün tartışmacısı Tahir
Öngür oldu.
Etkinliğin 2. Bölümü "Altın`cı Filo Defol" du.
Oturum Başkanlığı`nı Ziraat Mühendisleri Odası'ndan Murat
Aslan yaptı. Bu bölümdeki katılımcılar Yeşil Artvin Derneği,
Dersim Çevre Girişimi, Gümüşhane-Mastra
Köylüleri, Boklar Dağlarını Koruma Platformu, Kemaliye Madeni
Direniş Grubu, Turgutlu Çevre Platformu temsilcileriydi. Dersim
Çevre Girişimi, Dersim' in doğası ve insanıyla yok
edilmesinin siyasal iktidarın bir saldırısı olarak tanımladı. Sınıf
ve toplumsal mücadelenin önde tutulması gereken mücadeleler
olduğunun altını çizen sözcü, çevre
mücadelesininde sınıf mücadelesinden ayrı tutulmaması
gerektiğini dile getirdi. Bolkar Dağlarını Koruma Platformu
sözcücü ise Bolkar Dağlarında halkın ortak mücadelesi
ile tek bir çivi bile çaktırmadıklarını söylerken,
halk birlik olursa ve direnirse önünde durabilecek hiçbir
güç yoktur dedi. Turgutlu Çevre Platformu'nun
ardından bu bölümün tartışmacısı Avukat Arif Ali Cangı
söz aldı.
Turgutlu Çevre Platformu sözcüsü ise Turgutlu' da
çalışma yapmak isteyen İngiliz şirketine karşı halkın
inanç, kararlılık ve teslim olmamaları sayesinde zafer
kazandıklarını belirtti. Kapitalizme karşı verilecek mücadelede
fabrikadaki işçi mücadelesi ne ise ekolojik mücadeleninde
aynı olduğunu sözlerine ekledi. Bu bölümün
tartışmacısı Arif Ali Cangı oldu. Bergama köylüsünün
başlattığı Türkiye'de ki çevre mücadelesinin ve
Türkiye'de verilen diğer çevre mücadelelerine
değinen Cangı, asıl olanın direnen halkın örgütlü
mücadelesi olduğunu belirtti. Halkın verdiği mücadelenin sınıf
dayanışması olmadan ilerlemesinin zor olduğunu, hareketin siyaseti ya da
politikasının olmazsa bu hareketin mücadeleyi kazanıp
kazanılmayacağının tartışılması gerektiğini ifade etti. 3. Oturum`un
konu başlığı "Havamıza Sahip Çıkıyoruz" oldu. Oturum
Başkanlığı`nı ise Metalurji Mühendisleri Odası'ndan
Cemalettin Küçük yaptı. Bu oturuma Yeşil Gerze
Çevre Platformu, Karasu Halk Meclisi, Silopi Çevre Platformu,
Bartın Çevre Platformu, Erzin Gönüllüleri Derneği,
Afşin-Elbistan Termik Santrali Mağdurları, Pazarcık Ovama Dokunma
Çevre Hareketi" temsilcileri konuşmacı olarak katıldı. Yeşil
Gerze Çevre Platformu sözcüsü 10- 15 Temmuz tarihleri
arasında Ankara'ya bir yürüyüş
gerçekleştireceklerini açıkladı. Erzin
Gönüllüleri Derneği sözcüsü ise genç
insanların Erzin'deki mücadeleyi sosyal sorumlulukları gereği
başlatıklarını belirtti. Çukurova Bölgesine 16 adet termik
santral kurulmak istendiğini bunlardan dördünün Erzin'
e yapılmak istendiğini belirtti. Erzin'de termik santralle karşı
platform oluşturduklarını, mahalle kahvehanelerinde toplantılar yaparak
halka ulaştıklarını ve mücadeleyi örgütlediklerini
belirtti. Kahramanmaraş'tan etkinliğe katılan Pazarcık Ovama
Dokunma sözcüsü, ovada iki adet çimento fabrikasının
olduğunu ancak ücüncü bir santralinde yapılmak istendiği
iletti. Şirketlerin halkı çeşitli yöntemlerle satın almaya
çalıştığını belirten sözcü, kömür ve makarna
dağıttıklarını ve halka cemevi kurma teklifinde bulunduklarınıda
iletti. Bartın Çevre Platformu sözcüsü ise
Yatağan'ın beş katı büyüklüğünde bir termik
santralin kurulmak istendiğini, bu santralin Bartın ekonomisini ve sosyal
barışını bitireceğini belirtti. Bartın'da verilen
mücadelenin bir yaşam mücadelesi olmaya başladığının altı
çizildi. Silopi Çevre Platformu Temsilcisi gözaltına
alındığı için ikinci gün söz aldı.
27 Haziran 2010 Pazar günü devam eden etkinliğin, 4.Oturum`un
başlığı "Derelerimiz Özgür Akacak" idi. Bu
bölümün oturum başkanlığını İnşaat Mühendisleri
Odası Ankara Şubesi' nden Ahmet Göksoy yaptı. Oturuma
konuşmacı olarak, Artvin, Ardanuç, Şavşat Derelerin Kardeşliği
Platformu, Fındıklı Derelerini Koruma Platformu, Çayeli Derelerin
Kardeşliği Platformu, Güneysu Çevre Platformu, Tonya Derelerin
Kardeşliği Platformu, KADOK (Alakır Derneği) temsilcileri katıldı. Bu
oturumun tartışmacısı ise İsmail Küçük oldu.
5. Oturum "Toprağımıza Suyumuza Sahip Çıkıyoruz"
başlığı ile devam eden bölümün oturum Başkanlığı`nı
Çevre Mühendisleri Odası Ankara Şube Başkanı Mehmet Göle
yaptı. Oturuma, Yuvarlakçay`ı Koruma Platformu, Dersim Çevre
Girişimi, Loç Vadisi Doğa ve Kültür Platformu, Hasankeyf`i
Yaşatma Girişimi, Yeşilırmak Çevre Platformu, Samandağ
Çevre Koruma Derneği temsilcileri konuşmacı olarak katıldı.
Hasankeyf Çevre Platformu sözcüsü, Hasankeyf
için mücadelesindeki pratiklerini aktardı. Hasankeyf' i
korumak adına nöbet tuttuklarını, festivaller
düzenlediklerini,uluslararası kamuoyuna bu konuyu taşıdıklarını
belirtti. Amaçlarının Hasankeyf'in 12bin yıllık tarihine
sahip çıkmak olduğunun altını çizen sözcü,
barajın insanları zorunlu göçe tabi tututuğunu, bu insanların
artık açlık ve yoksullukla karşı karşıya bulunduklarını
belirtti. Asimilasyon uygulamalarından birinide Hasankeyf'te
yaşadıklarını belirten sözcü, kendi dillerini dahi
konuşamadıklarını , mücadele ettikleri tarih, onurlu yaşam ve
kültürleri için ise kendilerine terörist denildiğini
belirtti.
Yeşilırmak Çevre Platformu sözcüsü ise Amasya Taşova
olarak bilinen 45 km' lik alanın artık bir taş yığınına
dönüştürüldüğü açıklarken, HES'
lerin çevreye olan zararlarına değindi. Samandağ Çevre
Platformu sözcüsüde dünyanın sayılı sahillerinden
yerde 800 adet rüzgar tirbünlerinin tarım arazilerine dikilmek
istendiğini belirtti. Verdikleri mücadeleler sonucunda 2500 civarında
ki halkla şirketi kovduklarını ve 22 Mart 2011 tarihinde Ankara'da
100bin kişilik bir eylem yapmak istediklerini açıkladı.
Bu bölümün tartışmacısı olarak Beyza Üstün
söz aldı. Devlet, kamu ve özel şirketler işbirliği ile
kapitalizmin amaçlarını gerçekleştirmeye
çalıştığını dile getiren Üstün, mücadelelere
karşın bütün yasal düzenlemelerin yapıldığını,
bütün yasa ve yönetmeliklerin oluşturulduğunu belirtti.
Karbon borsasından kazanan şirketlerin,devlet ve kamu işbirliği ile
saldırmaya devam edeceğini belirten Beyza Üstün, bu saldırılara
karşı halkın bütün gücü ile karşılık vermesi
gerektiğinin altı çizdi.
Etkinliğin son oturumu olan ''Nükleere İnat Yaşasın
Hayat'' başlıklı bölümün tek konuşmacısı
Silopi Çevre Platformu sözcüsüydü. Sözcü
mücadelelerin ortaklaştırılması gerektiğini,bunun mümkün
olmadığı noktada kendi içlerinde sıkışıp kalacaklarını
belirtti.Tartışmacı olarak İnci Gökmen bu bölümde yer
aldı.
Altı oturumun son bulmasının ardından "Geleceğimize Sahip
Çıkıyoruz" başlıklı forum kısmına geçildi. Forum
başkanlığını TMMOB Yönetim Kurulu Başkanlığı ve TİHV
Başkanlığı yapmış olan Yavuz Önen yaptı. Mücadelelerin
ortaklaştırılması ve siyasi bir kimlik kazanmaları noktalarında
görüşlerin sunulduğu ve çözüm önerilerinin
geliştirildiği bu bölümün ardından; Ramazan Pektaş
etkinliğin kapanış konuşmasını gerçekleştirdi. Etkinlik
çekilen toplu hatıra fotoğrafının ardından son buldu.
İvme Dergisi