3 Ağustos 2010 Salı

Polisin fabrika işgaline çözümü: İşçileri aç susuz bırakmak!

Polisin fabrika işgaline
çözümü: İşçileri aç susuz
bırakmak!

ÇEL-MER fabrikasını bugün işgal
eden işçilere karşı polis önce hangar kapılarını kapatıp
işçileri havasız bırakarak karşılık verdi. Bu taktik
tutmayınca, polis yeni taktiğini devreye soktu: İşçilere yiyecek
ve su ulaştırılmasına izin verilmiyor.

Çayırova İlçesi Şekerpınar Mahallesi'nde kurulu
ÇEL-MER Çelik A.Ş'de çalışan 22
işçinin Birleşik Metal-İş sendikasına üye olmaları
nedeniyle atılmalarına tepki gösteren 80'e yakın işçi,
bugün öğle yemeği saatinde fabrikayı işgal etti. Fabrikadan
birkaç grev kırıcı işçi ayrılırken, kolluk kuvvetleri
kısa sürede fabrikayı abluka altına aldı.

İşgalde ve direnişte kararlı oldukları gözlenen işçiler,
fabrikada bulunan vinçlerin tepesine çıkarak işgali
sürdürüyor. Polis ise işgali bitirmek için
ilginç taktikler uyguluyor.

Polis, önce işçilerin üzerine hangar kapılarını
kapatarak içerideki işçileri havasız bırakmaya ve işgali
böyle sonlandırmaya çalıştı. Ancak işçilerin
kararlılığı karşısında polis kapıları açmak zorunda kaldı.
Sıcak havanın da etkisiyle işgaldeki iki işçi fenalaşarak
hastaneye kaldırılırken, emniyete götürülüp ifade
vermeye de zorlandılar, ancak daha sonra serbest bırakıldılar.

Polisin işçilere karşı yeni taktiği ise, havasız
bırakamadığı işçileri aç ve susuz bırakmak. Fabrika
önünde içerideki işçilere destek vermek için
toplanmış bulunan Birleşik Metal-İş yöneticilerinin yanı sıra
çok sayıda ilerici örgüt, içerideki işçilere
su ve yiyecek ulaştırmak isteseler de, polis bunların işçilere
ulaştırılmasını engelliyor.

Direnişteki UPS işçileri de ÇEL-MER işçilerine
destek vermek üzere fabrikayı ziyaret ettiler.

İşçiler içeride işgale devam ederken, fabrika dışında
işçilere destek için toplanan kalabalık da işçilerle
birlikte geceyi de orada geçireceklerini belirtiyorlar.
İşçilerle görüşmeyi reddeden patron ise fabrikayı
kapatacağı konusundaki ısrarını dile getiriyor.

(soL - Kocaeli)

Kaynak: sol.org.tr

+İvme Yaz Kampı'nda Buluşalım

+İvme Yaz Kampı'nda
Buluşalım

Mühendis, Mimar,
Şehir Plancıları ve öğrenciler,

href="../../../../../../../ivme-dergisi-yaz-kamp%C4%B1nda-bulu%C5%9Fal%C4%B1m.html"
target="_blank" rel="nofollow"> src="Array"
alt="Artı İvme Dergisi" />

Şehrin gürültüsünden, bunaltıcı yaz
günlerinden, yoğun çalışma temposundan bir süreliğine
uzaklaşalım.
Bilgi birikimimizi paylaşmak, birbirimizi daha yakından tanımak, kendimiz
için üretmek ve dinlenmek için ,
Havası deniz ve çiçek kokan bu çağrıya kulak verelim.

+ İVME Yaz Kampı'nda ,

Dünyamızın, ülkemizin ve mesleklerimizin içinde
bulunduğu durumu tartışmak,
Yaratıcı atölyelerimizde birlikte üretmek,
Yapacağımız gezilerde doğal güzellikleri tatmak, bölge
halkını tanımak,
Konuk sanatçılarımızın aramızda olduğu müzik, sinema,
söyleyişi ve halk oyunları etkinliklerimizde, yapacağımız
yarışmalarda beraber eğlenmek, öğrenmek için

21-28 Ağustos tarihleri arasında, Balıkesir
Gönen Birleşik Metal-İş Kemal Türkler Tesisleri'nde
buluşalım.

İletişim
E-Posta:ivmedergisi@gmail.com
Telefon Numarası:
İSTANBUL 0212 219 84 67 / 0507 242 72 54
ANKARA 0312 417 87 01 / 0 505 700 55 13
İZMİR 0554 550 67 87

 

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Sahiplenmemenin hiçbir gerekçesi olamaz...

Sahiplenmemenin hiçbir
gerekçesi olamaz...

Hasta
tutsaklara Özgürlük Eylemleri 1. yılını doldurdu
Hasta tutsakları sahiplenmemenin
hiçbir gerekçesi olamaz...

Kanser hastası devrimci tutsak Güler Zere'ye Özgürlük
mücadelesiyle başlayan ve her hafta Taksim'den Galatasaray Lisesi
önüne yürünerek yapılan Hasta Tutsaklara
Özgürlük eylemi birinci yılına girdi. Bu nedenle Halk
Cephesi'nden Aysu Baykal ile görüştük:

Yürüyüş: AKP' nin hasta tutsakları
katletmeye devam ettiği bir süreçte, platform, 1. yılını
doldurdu. Bu bir yılı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aysu BAYKAL: Hasta tutsaklara özgürlük
mücadelesi, kanser hastası devrimci tutsak Güler Zere' ye
özgürlük talebiyle başladı. Bu bir yıllık mücadelenin
beş ayı Güler Zere'nin özgürlüğüne
kavuşturulması mücadelesi olarak şekillendi. Ortak
yürütülen demokratik mücadele açısından
önemli adımların atıldığı bu beş aylık dönemin sonunda
Güler özgürlüğüne kavuştu. "Güler
Zere'ye Özgürlük" talebiyle başlayan mücadele,
Zere'nin serbest bırakılmasından sonra da "Hasta Tutsaklar Serbest
Bırakılsın" sloganıyla aralıksız sürdü ve son sekiz ay
bu taleple yürüyüşler, basın açıklamaları devam
etti. Güler Zere' nin serbest bırakılmasından sonra çeşitli
siyasi örgütlenmeler bu mücadeleden çekildi;
dışarıda bu mücadeleyi sürdürenleri, içeride de
hastalıkla pençeleşen tutsakları yalnız bıraktılar.

Katılımın giderek düşmesinin yarattığı olumsuzluklara rağmen
sekiz aydır bu mücadeleyi kesintisiz sürdürdük. Hasta
Tutsaklara Özgürlük mücadelesinde bir yıl geride
kaldı.

Tecrit hücrelerinde diri diri tabutlara gömülmeye
çalışılan tutsakların sesini dışarıya taşıyan, hapishaneler
gerçeğini bilmeyenlere gösteren, saklanmaya
çalışılmasına karşı gerçekleri haykıran olduk.

Bu bir yıl içinde Adli Tıp Kurumu kapısında rapor almaya gelen ama
ring aracı içinde ölen hasta tutsaklar, tecritte aklını
oynattığı için kendini asanlar, yakanlar, 70- 80 yaşında
vücudunu büyük oranda kullanamadığı halde hala hapishanede
tutulanlar, dayakla öldürüldüğü halde sahte
raporlar düzenlenerek, çürümüş vücutlarıyla
ailesine teslim edilen tutuklu cesetlerine tanık olduk. Bir yıl boyunca bu
örnekleri çokça yaşadık.

Yürüyüş: Hasta Tutsaklar Platformu şu an
yeterince katılımla temsil ediliyor mu? Bir ara ayrılanlar oldu?
Katılmalar var mı patforma? Ayrılanlar hangi gerekçeyle ayrıldı?
Şu an platformda kimler var? Ayrılanlar platformun önemini yeterince
anlamadı mı?

BAYKAL: Görüş ayrılıklarının gerekçe
gösterilmesiyle bu mücadele alanını terkedip gidenler oldu.
Elbette hiç kimse her konuda aynı düşünmek zorunda
değildir. Bir çok konuda bir çok farklılıklarımız vardır,
olacaktır. Ama ayrı düşünmek başka bir şeydir, bir amacı
ayrı düşünceye kurban etmek başka bir şeydir. Bu konuda
amaç, feda edilmiştir. Hasta tutsakların
özgürlüğüne kavuşması amacı bir yana bırakılmış
ve LGBTT konusunu bahane edenler bu mücadeleyi terketmişlerdir. Bu
konuda kimse aynı düşünmek zorunda değildir. Bu konu ayrıca da
tartışılabilirdi. Bunun yolları da vardı. Ama bu platformu bu konu
bahane edilerek dağıtmaya çalışmak, hasta tutsakların
ölümlerinin, acı çekmelerinin altına ben de imza atıyorum
demekle eş değerdir. Kaldı ki ayrılan pek çok örgütlenme
hasta tutsaklarla ilgili başka başka yerlerde mücadele
verebileceklerini söyleyerek gittiler. Ama hasta tutsakları ne başka
bir mücadele yöntemiyle sahiplendiler ne de LGBTT konusunda
verdikleri bir mücadele oldu. Bu yanıyla objektif olarak AKP' nin hasta
tutsakları imha politikalarına güç vermiş oldular.

Bu konuyu kendine gerekçe yaparak çekip gidenler oldu. Ancak
halen Çağrı, Çağdaş Hukukçular Derneği, Devrimci
Alevi Komitesi, Devrimci Hareket, Devrimci 78' liler, Divriği
Kültür Derneği, Emek ve Özgürlük Cephesi, Emekli
Sen İstanbul Şubeleri, EMEP, Erol Zavar' a Yaşama Hakkı Koordinasyonu,
Gülensu Gülsuyu Derneği, Halk Cephesi, Kaldıraç, Kesk
Şubeler Platformu, Köz, Odak, ÖMP, Partizan, Pen, PSAKD İstanbul
Şubeler Platformu, TAYAD, Tecrite Karşı Sanatçılar, TKP,
Ürün Sosyalist Dergi (destekleyen kurumlar: BDSP, DİP grişimi ve
PDD) Hasta Tutsaklar Platformu bileşeni olarak kaldı. Ancak bu
bileşenlerin çoğu da kağıt üstü bir birlik anlayışına
sahiptir. Toplantılarda ve eylemlerde bunun bir karşılığı yoktur.

Pratik olarak bugün hasta tutsakların özgürlük
mücadelesi ağırlıklı olarak Halk Cephesi üzerinden
yürümektedir.

Ayrılanlar, kendi düşüncelerinin ille de orada bulunan herkes
tarafından kabul görmesini beklemişlerdir. Kabul görmediği
noktada ayrılığı gündeme getirmişlerdir. Ayrılanlar hasta
tutsakların durumunu önemsememişlerdir. Ayrılanlar, bu platforma
bencilliği dayatmışlardır. Ayrılanlar, hasta tutsakları hiçe
saymışlardır...

LGBTT konusunda eleştirilerini sürdürdüğü halde
platformdan ayrılmayanlar ve birliği bozmayanlar da vardır.

Bu konuda olumlu ya da olumsuz herhangi bir görüş belirtmeyen, bu
tartışmaya bir yanıyla taraf olmayan bu haliyle yanlışı tarafsız olma
adına büyütenler de vardır. Uzun zamandır toplantılara da
gelmeyerek süreçten kopan bu bileşenler neyin neden
yaşandığının da farkında değillerdir.

Şu veya bu gerekçelerle ayrılanlar, şu veya bu gerekçelerle
toplantı ve eylemlere katılmayanlar hasta tutsakların durumları
karşısında tavırsız kalarak bir tavır belirlemiş oluyorlar. Bu tavır
ÖLÜMLERİN İZLENMESİDİR. Bu yanıyla bu mücadelenin
karşısına düşen bir pozisyon vardır. Çünkü
hapishanelerden hasta tutsakların tabutlar çıkmaya devam ediyor.
/>

Hapishanede şu anda ölümcül durumda bulunan PKK davasından
tutsaklar ağırlıktadır. Adli tutukluların içinde de durumları
ağır olanlar var. Cepheli tutsaklardan durumu ağır olan tek bir tutsak
yoktur. Biz Hasta Tutsaklara Özgürlük mücadelesini
ısrarla sürdürüyorsak bu bizim tutsaklarımızın durumu
ağır olduğu için değildir. Oligarşi bir politika
sürdürüyor. Hasta tutsakların tedavilerini yapmayarak,
katlederek diğer tutsaklar üzerinde baskı kurmaya çalışıyor,
teslim almaya çalışıyor. Hasta tutsaklara özgürlük
mücadelesi bu politikaya karşı sürdürülen bir
mücadeledir. Burada önemli olan, zulmün elinde hasta olan
tutsakların bulunmasıdır. Bunların adli mi, siyasi mi olduğu, hangi
siyasi görüşten olduğu önemli değildir. Kaldı ki bu
mücadeleye başlarken Güler Zere' nin tahliyesi sonrasında bu
mücadelenin bitirileceğini ve devamının getirilmeyeceğini
düşünenler ve bundan dolayı bizi eleştirenler vardı. Bunlara o
zaman sözle cevap vermiştik, bugün cevabı pratiğin kendisi
veriyor.

Çünkü esas olarak hasta tutsaklara özgürlük
eylemleri Halk Cephesi'nin üzerinden örgütlenmektedir. Bunun
için sadece son bir kaç haftanın eylemlerine katılıma bakmak
yeterlidir. Galatasaray Lisesi önündeki eylemin 47. haftası 18
Haziran 2010'da eyleme 74 kişi katıldı; bunun 68'i Halk Cepheliydi.

9 Temmuz 2010'daki eyleme 70 kişi katıldı, bunun 62'si Halk Cepheli'ydi.
16 Temmuz 2010'daki eyleme 63 kişi katıldı, bunun 56'sı Halk Cepheli'ydi.
Birinci yılının doldurulduğu 23 temmuz 2010'daki eylemde 120 kişi
katıldı, bunun 100' ü Halk Cepheli'ydi... Tablo budur. Platformda
imzası bulunanların çoğu eyleme temsili düzeyde bile
katılmamakta katılanlar da 1-2 kişilik temsili düzeyde
katılmaktadırlar.
Bununla birlikte imzası olup eylemlere katılmayanlar olduğu gibi imzası
olmayıp da +İvme dergisi gibi uzun zamandır eylemlere
belli bir kitlesellikle katılanlar vardır.

Yürüyüş: Katılımı artırmak için
ne yapılmalı?

BAYKAL: Katılımı arttırmak için öncelikle
olarak olaya bakışımızı değiştirmeliyiz. Gerisinin geleceğini
düşünüyoruz. Çünkü biz bunu daha önce
başardık, bundan sonra da başarabiliriz. Biraraya geldiğimizde değişik
önerilerin, değişik eylem takvimlerinin çıkacağına
inanıyorum. Ama şu haliyle bile eylemlere katılanlar, bu gerçeği
çevresine anlatabilir. Bir kişiyle gelenler iki kişiyle gelmeyi
hedefleyebilir. Etrafımızdaki herkesi bu konuya duyarlı kılabilir. Biz
bunu başardık, yine başarabiliriz.
 

ÇEL-MER işçisi fabrikayı işgal etti

ÇEL-MER işçisi fabrikayı
işgal etti

 Çayırova İlçesi
Şekerpınar Mahallesi'nde kurulu ÇEL-MER Çelik
A.Ş'de çalışan 22 işçi, sendikaya üye oldukları
gerekçesiyle işten atıldı. Tüm taleplerinin karşılıksız
kaldığını gören işçiler fabrikayı işgal etti.

ÇEL-MER Çelik A.Ş.'de 16 Temmuz günü 22
işçi Birleşik Metal-İş Sendikası'na üye oldukları
gerekçesiyle işten atıldı.

Haklarının ÇEL-MER patronu tarafından gasp edildiğini
söyleyen işçiler, yaptıkları açıklamada,
"Sendikaya üye olduk, çünkü ÇEL-MER
patronu tüm haklarımızı gasp ediyordu. Sendikaya üye olduk,
çünkü ailemize bir parça daha ekmek
götürebilmenin derdindeydik. Sendikaya üye olduk,
çünkü köle gibi çalışmak değil, insanca
yaşamak ve çalışmak istiyorduk.Sendikaya üye olduk,
çünkü haklarımızı alabilmemizin yolunun
örgütlenmekten geçtiğini biliyorduk" dediler.

Haklarını istedikleri için işten atıldıklarını belirten
işçiler, 17 gündür direniyorlar. Patronun işçilerin
taleplerini göz ardı etmesi, keyfi ve vurdum duymaz tavırları
nedeniyle işçiler işyerlerini işgal ettiler.

"İşgalimiz ÇEL – MER patronunun pervasız
saldırıları karşısında meşru bir zemine oturmaktadır. Taleplerimiz
karşılanıncaya kadar İŞGAL eyleminde ısrarcı olduğumuzu kamuoyunun
bilgisine sunuyoruz" diyen işçiler eylemlerine destek
verilmesini istediler.

İşçilerle dayanışmak için gerekli adres ve telefon
numarası şöyle:
Fabrika adresi: Şekerpınar Mah: Sarmaşık Sok: No:9 Çayırova -
41400 Kocaeli
İrtibat:
0 532 240 61 50

 

 

Kaynak: Sol

Bugün boykot, yarın Üçüncü Cephe! / Sungur Savran

Bugün boykot, yarın
Üçüncü Cephe! / Sungur Savran

Timsahlar gözyaşlarını
akıtadursunlar, 12 Eylül cuntasının Türkiye'ye bir
cendere olarak giydirdiği siyasi-hukuki rejim, referandumdan sonra da
sıhhat ve afiyette olacak. Bunun sayısız nedeni var. Sözde solculuk
adına, 12 Eylül'e karşı çıkmak gerekçesiyle
referandumda "evet" oyu kullanmak gerektiğini ileri
sürenlerin argümanlara cevap vermeden mugalataya devam
edeceklerini bilmemize rağmen, bu nedenlerden bazılarına değinelim.
/>

Toplumsal şekerler
Bir kere, dar anlamda anayasa hukuku alanında bile, referanduma sunulan
değişikliklerin 1982 Anayasası'na darbe vurması söz konusu
değil. 1982 Anayasası daha önce defalarca değiştirildi.
2001'de yapılan ve Milli Güvenlik Kurulu'nun yetkilerini
yeniden tanımlamayı da içeren değişiklik, bugünkünden
çok daha önemli idi. Buna rağmen, 12 Eylül mirası rejim
devam etti. Bugünkü sözde çok önemli
değişikliklerin çoğu şu ya da bu toplumsal kesime
(işçiler, kamu emekçileri, kadınlar, 12 Eylül
karşıtları) verilmiş şekerler niteliğini taşıyor. Bir
bölümü, AB uyum faaliyetleri dolayısıyla zaten
yapılacaktı. AKP onları buraya sokuşturarak "evet"
oylarını artırmaya çalışıyor. Bir bölümü ise
işlevsiz, göstermelik değişiklikler. Güya 12 Eylül
katillerinin yargılanmasının önünü açan, ama
(başka hukuki engeller bir yana) zaman aşımı dolayısıyla işe
yaramayacak olan Geçici 15. maddenin kaldırılması gibi.
Anayasa hukuku alanında kaldığımızda bile, bu değişiklik paketinin
esas çekirdeğini oluşturan maddeler, bu sayfalarda daha önce
de yazmış olduğumuz gibi (bkz. "1982 Anayasası'nın liberal
taraftarları", Radikal İki, 4 Nisan 2010) büyük
ölçüde 1982 Anayasası'nın mantığının damgasını
taşıyor. 1982 Anayasası, YÖK'ten RTÜK'e
birçok kuruma üye atanmasını, sorumsuz bir cumhurbaşkanının
yetkisine vermişti. AKP değişiklikleri bu yönelişi yüksek
yargı kurumları bağlamında derinleştiriyor. 1982 Anayasası Adalet
Bakanı ve müsteşarını, Hakimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu'na yürütmenin Truva atı gibi
yerleştirmişti. 
AKP değişiklikleri bunda ısrar ediyor. 1982 Anayasası, YAŞ kararlarını
yargı denetiminden muaf tutarken aynı şeyi cumhurbaşkanının
tasarrufları için de yapmıştı. AKP değişiklikleri ilkini
kaldırırken ötekini gidermeye zahmet bile etmiyor!

12 Eylül yalanları
Ama asıl önemli olan, dar anlamda anayasa hukuku alanının dışına
çıkarak 12 Eylül cuntasının Türkiye'ye miras
bıraktığı siyasi-hukuki rejimin ayırt edici özelliğinin ne
olduğunu sormaktır. Düzenin sözcülerinin bu konudaki
suskunluğu manidardır: Tamam 12 Eylül çok baskı yaptı,
işkenceye, idama, düpedüz adam öldürmeye başvurdu,
tamam geride cendere gibi bir rejim bıraktı da, neden? Bu soruya cevap
vermeden 12 Eylül'ün reddinin, bırakın mümkün
olmasını, tartışılmasına dahi başlanamaz.
12 Eylül, 1960-80 döneminde muazzam güçlü bir
sınıf mücadelesi veren ve sayısız mevzi kazanan işçi
sınıfının, sadece ekonomik kazanımlarını değil
örgütlülüğünü ve haklarını da elinden almak
için yapıldı. Başka şekilde söyleyelim: 12 Eylül
Türkiye'de sınıflar arası güç dengelerini,
işçi sınıfını kıskıvrak bağlayarak sermaye lehine
değiştirmek için yapıldı. Bu kadar eza, bu kadar ceza her şeyden
önce bunun içindi. Bu görüşü kabul etmeyen
tersini ileri sürsün, tartışalım. Çok yararlı bir
tartışma olacağına kuşku yok.
Yok, eğer kimse tersini ileri sürecek kadar pusulasını
şaşırmadıysa, o zaman buradan mantıksal bir kaçınılmazlıkla
şu sonuç çıkar: 12 Eylül'ün miras
bıraktığı siyasi-hukuki rejimin özü buysa, işçi
sınıfını kıskıvrak bağlayan yönlere dokunmayan bir değişiklik
söz konusu olduğunda, 12 Eylül'ün reddinden söz
edilemez. AKP, işçi sınıfına ve emekçilere karşı 30
yıldır sürdürülen sermaye saldırısını en üst
perdeye yükseltti. Önümüzdeki dönemde de
işçi sınıfına saldırıyı sürdürmeyi planlıyor
(özel istihdam büroları, kıdem tazminatının budanması,
bölgesel asgari ücret, 12 Eylül'ün sendikal
yasalarını yasakları asgari düzeyde yumuşatarak
güncelleştirmek vb. vb.) Bu durumda siz "yetmez, ama evet"
derken neden söz ediyorsunuz? Ne var ki "yetmez" olsun?
/>
Solda sınıf politikasını bırakanların kaderi budur: Burjuvazinin
büyük işçi ve emekçi kitlelerinden
gerçekleri gözlerden saklama çabasına soldan siper
olmak. Kendilerine ihsan edilen gazete köşelerinde ya da
televizyonlara çıkarak, AKP'nin sefil anayasa
değişikliklerini 12 Eylül karşıtlığıymış gibi savunan
"solcular", bu yaptıklarıyla 12 Eylül'ün
sınıf karakterini işçilerin ve emekçilerin
gözünden saklama işinde yardakçılık yaptıklarını
göremeyecek kadar mı karşı safa geçtiler? Yoksa bile bile mi
yapıyorlar bunu?

Boykottan Üçüncü Cephe'ye
Peki, bu anayasa değişikliği paketi 12 Eylül'ü bitirmekle
ilgili değilse, konusu ne? Neden yapılıyor, nasıl bir sonuç
yaratacak? Bu paket, doğrudan doğruya burjuvazinin iki cephesi,
Batıcı-laik cephe ile İslamcı cephe arasında yıllardır devam eden
politik iç savaşın yeni bir muharebesi olarak görülmeli.
Parlamento ve hükümet düzeyinde güçlü bir
hakimiyete sahip olan AKP, Batıcı-laik burjuvazinin kendi karşısında yer
alan kurumlarından orduyu üst üste yaptığı hamlelerle zor
duruma düşürdükten, sivil bürokrasiyi kendine yakın
kadrolarla doldurduktan, üniversite bürokrasisini YÖK
hakimiyeti aracılığıyla ele geçirdikten sonra, şimdi de
yüksek yargıyı içeriden kuşatarak bir muhalefet odağı
olarak etkisizleştirmeye çalışıyor. Yani anayasa değişikliği
paketinin konusu, sadece ve sadece burjuvazinin iki cephesi arasındaki
güç dengesidir. Solda "evet" oyunu savunanlar,
AKP'nin bu mücadeledeki piyonları konumunda.
Ama bunun karşısına sol adına "hayır" şiarıyla
çıkmak, hele hele Türkiye'nin politik ortamında son
dönemde yaşanan gelişmeler ışığında ele alındığında son
derece sorunlu. AKP'nin referandumda "evet"in
kazanmasının propaganda etkisi yoluyla olsun, ortaya çıkacak
kurumsal güç dengesi değişikliği yoluyla olsun elde edeceği
yeni güçten kaygılanmak meşrudur. Ama bunun karşısında,
AKP'nin güç kaybetmesi ve sonunda seçimleri
yitirmesi için "hayır" cephesine umut bağlamak, vahim
bir politik yönelişe işaret eder.
Çünkü AKP, parlamento ve hükümet dışındaki
alanlarda gücünü artırıyor olabilir ama bir dizi
faktörün etkisi altında bir yandan da suyu kaynatılıyor.
İsrail ve İran sorunlarından dolayı ABD yönetimiyle, kendine yakın
İslamcı burjuvazinin çıkarlarını savunması yüzünden
TÜSİAD burjuvazisiyle arası açıldı.
"Açılım" olarak anılan politikasının iflası
yüzünden de, ekonomik krizde işsizliğin sıçraması
dolayısıyla da oy gücünden bir miktar yitiriyor. Tam da bu
aşamada Baykal'ı tahtından indiren bazı kudretli odaklar,
Kılıçdaroğlu CHP'sini AKP'nin alternatifi haline
getirdiler. İşte bu operasyonda CHP ile aynı kampta yer almak, sol
açısından çok vahim: Her şeyi bir yana bırakın, yaklaşan
genel seçimlerden AKP'nin yerine bir CHP-MHP koalisyonunun
çıkması ihtimali dahi tüyler ürpertici bir olasılık.
Öyleyse, "hayır" cephesinde yer almak sol
açısından gelecekte yürünecek yol bakımından çok
kaygılandırıcı.
Bu olasılık açıkça gösteriyor: Burjuvazinin iki
kampından da emekçilere ve başta Kürt halkı olmak üzere
ezilenlere bir hayır gelmez. İhtiyacımız mücadele eden
Kürtleri ve mücadele eden işçileri, emekten ve
özgürlükten yana bütün insanlarla biraraya getiren
bir Üçüncü Cephe'dir. Referandumda sandıklardan
uzak durmak, burjuvazinin iki kanadının karşılıklı tepişmesine
karşı "beni piyonunuz olarak kullanamazsınız" diye
haykırmak anlamına geliyor. Boykot, yarının Üçüncü
Cephesi'nin güçlerini ilk kez halkın gözünde
canlandıracaktır.
Ancak bu Üçüncü Cephe'nin
güçlenmesiyledir ki, 12 Eylül'ün işçi
düşmanlığı da, ırkçıların ve şovenlerin Kürt
düşmanlığı da yenilgiye uğratılabilecektir.

Sungur Savran

Kaynak: Radikal 2

E-DEVLET BİLGİ SIZDIRDI, AKP SEYRETTİ

E-DEVLET BİLGİ SIZDIRDI,
AKP SEYRETTİ

ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ
ODASI BASIN AÇIKLAMASI

Kişisel verileri mal haline
dönüştürenler hesap versin...

  E-DEVLET BİLGİ SIZDIRDI, AKP
SEYRETTİ

Kamu kuruluşlarının e-devlet uygulamalarında
kullanılan kimlik bilgisi, telefon ve adres bilgilerini ele geçiren
ardından da bu bilgileri hazırladıkları sorgu yazılımları ile
birlikte satan bir çetenin yakalandığına ilişkin haberler,
kişisel verilerin korunmasının önemini bir kez daha kamuoyunun
gündemine getirmiştir.

Söz konusu haberlerde, neredeyse yurttaşlarının
tümüne ilişkin kişisel verilerin "adres programı" ve
"telefon sorgu programı' adı altında özellikle icra
takibi yapan avukatlık büroları olmak üzere çeşitli kişi
ve kuruluşlara pazarlandığına yer verilmektedir. Ne yazık ki ilkel
e-devlet uygulamaları nedeniyle yurttaşların kişisel verileri yetkisiz
ve kötü niyetli kişilerin ellerine kolayca geçebilmiştir.
Bugün neredeyse herkesin T.C. kimlik numarası kısa bir araştırma
sonucu öğrenilebilmektedir. T.C. kimlik numarası bilinen kişinin
sigorta kayıtlarından, nerede oy kullanılacağına, hatta aile hekiminin
kim olduğuna kadar birçok bilgi İnternet'ten kolayca
derlenebilmektedir. ÖSYM'nin yaptığı sınavlarda ne kadar puan
aldığı, nereye yerleştirildiği, hatta bir kamu kurumunda
çalışıyor ise nereye tayin olduğu bile kimi zaman
öğrenilebilmektedir.  

Yurttaşların kamu kurumlarında
yürüttüğü işlemleri hızlandırmak ve kendilerine ait
bilgilere kolayca ulaşmasını sağlamak iddiası ile geliştirilen e-devlet
uygulamalarının büyük kısmının aynı zamanda "bilgi
sızdırma" aracı da olmasına göz yumulmuştur. Kamu
kuruluşlarının veritabanlarına erişim öncesi bir kontrol noktası
olarak nitelendirilebilecek olan  e-Devlet Kapısı Projesi atıl
kalmıştır. Bu proje ile kişisel verilere ilgili kişilerin kendilerine
ait şifre ile ulaşmaları olanağı sağlanamadan, tüm yurttaşların
kişisel bilgileri, ortalığa saçılmıştır. 

 "Şimdi Biz Fişliyoruz"

Kamu kuruluşları veritabanlarına yetkisiz erişimin
önüne geçemezken bir yandan da bu veritabanlarında
"fişleme" olarak nitelendirilebilecek bilgileri de tuttukları
görülmektedir. Örneğin Milli Eğitim Bankalığı
öğrencilerin okudukları kitapların listesine varana kadar çok
sayıda kişisel veriyi öğretmenler aracılığı ile derlemekte
sonrada kayıt altına almaktadır. Bugün birçok kamu kuruluşun
yanı sıra bankalar, sigorta şirketleri, market zincirleri gibi özel
şirketlerin elinde de kişisel veriler bulunmaktadır. AKP Kahramanmaraş
Milletvekili Avni Doğan "40 sene onlar  name="aspx1">bu halka yaptı, inşallah sıra bizde. Şimdi biz
onları fişliyoruz" sözleri bu konudaki yönetim
anlayışını yansıtmaktadır. AKP Hükümeti döneminde
kişisel verilerin kaydedilmesi "fişleme" noktasına kadar
vardırıldığı gibi bu bilgilerin korunamaması hatta alıp-satılan mal
haline dönüşmesi ise tam bir skandaldır.

Sorumlular Yargılansın

Türk Ceza Kanunu'nun 136. maddesinde
"Kişisel verileri, hukuka aykırı olarak bir başkasına veren, yayan
veya ele geçiren kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis
cezası ile cezalandırılır" denilmektedir.  Kişisel verilere
yasadışı yollarla ulaşanlar ve bu verileri pazarlayanların yanı sıra
bu bilgileri korumakla görevlendirilenlerin de yargılanması
gerekmektedir.

Referandum İstismarı

Referanduma sunulacak olan Anayasa değişikleri
kapsamında kişisel verilerin korunmasına ilişkin yeni bir düzenleme
de yer almaktadır. Değişiklikle Anayasa'nın 20. maddesine
"Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme
hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler
hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların
düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları
doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar.
Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya
kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin
korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir"
şeklinde bir fıkra eklenmesi öngörülmektedir.

Adalet Bakanlığı'nın hazırladığı
"Kişisel Verilerin Korunması Kanun Tasarısı", Nisan 2008
tarihinden bu yana TBMM Adalet Komisyonu'nda bekletilmektedir. Mevcut
Anayasa kapsamında yapılabilecek düzenlemenin 2 yılı aşkın
süredir gündeme alınmaması konuya ilişkin duyarlılığı
göstermektedir. Referandumda "evet" oylarını artırma amacı
ile pakete alındığı anlaşılan düzenlemenin temel hak ve
özgürlükler kapsamında olduğunu
düşünüldüğünde, referanduma sunulması bile
başlı başına sakıncalar içermektedir. Kişisel verileri korumak
için Adalet Bakanlığı'nın hazırladığı taslağın
kanunlaşmasına engel olan anlayışın, Anayasa değişikliği konusunda
ne kadar samimi olduğu ortadadır.     

Elektrik Mühendisleri Odası olarak, TBMM'den
kişisel verilerin korunması ilişkin ilgili tüm çevrelerin,
meslek odalarının da katkıları alınarak, acilen düzenleme
yapılmasını talep ediyoruz. e-Devlet uygulamalarının açıkları
ve kamu kuruluşlarının bilgi paylaşım protokolleri gözden
geçirilmeli, hangi kuruluşun hangi verileri tutacağı kamuoyuna
açıklanmalı ve kamu kuruluşların veritabanlarındaki ilgisiz
kişisel veriler derhal silinmelidir.

ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASI

YÖNETİM KURULU

 

Kaynak: emo.org.tr

1 Ağustos 2010 Pazar

Yunanistan'da greve çözüm askeri araçlar

Yunanistan'da greve çözüm
askeri araçlar

  style="font-family: Verdana; line-height: 18px; ">Yunanistan'da
kamyon sürücülerinin greve girmesi nedeniyle sekteye uğrayan
petrol arzının askeri araçlar devreye sokularak
çözüleceği bildirildi.

Yunanistan'daki kamyon şoförleri,
hükümetin AB ve IMF'den aldığı yardım kredileri
karşılığında, rekabetçiliği artırmak adına, kamyoncu
lisanslarını ücretlendirmeyi planlamasının ardından büyük
çaplı bir grev kararı aldı.

Yunanistan'ın en kapalı sektörlerinden biri
olan nakliyat sektöründe son 40 yıldır herhangi bir yeni resmin
kaydın bulunmadığını söyleyen uzmanlar, lisansların el atından
yüz binlerce Avro karşılığında dağıtıldığını belirtiyor.

Bilindiği gibi Yunanistan hükümeti yapılan
Bakanlar Kurulu toplatısının ardından, Yunan ordusuna ait kamyonlar ve
donanma araçlarının kritik sektörlerin yakıt ihtiyacını
karşılamak için kullanılacağını açıklamıştı. Bu
açıklama öncesinde ise hükümet kamyon
şoförlerinden greve son vermelerini istemiş hatta grevi bırakmayan
kamyoncuların tutuklanacağını söylemişti.

Askeri araçlar devreye
giriyor

Kamyoncuların tam beş gündür petrol nakliyatı yapmaması,
ülke genelinde yakıt sorunlarının baş göstermesine neden
oldu.

Hükümet, "Silahlı kuvvetler, kendi
araçlarıyla havacılık, elektrik santralleri ve hastaneler gibi
kritik sektörlere yakıt arzı sağlayacaktır"
açıklamasında bulunurken adaların yakıt ihtiyaçları
için gerekli olması durumunda donanmaya ait uçakların ve
tankların da devreye sokulacağına dikkat çekildi.

Eylemlere devam
Yunanistan Kamyon Sahipleri Konfederasyonu Başkanı Yorgo Zortzatos,
"Eylemlerimizi devam ettireceğiz" açıklamasında
bulunurken Ulaştırma Bakanı Dimitri Reppas, "İyiye olan
inancımızın limitlerini zorlamaya başladık. Ülke her geçen
gün biraz daha güç kaybediyor ve toplum biraz da savunmasız
hale geliyor" dedi.

 

Kaynak: SOL