2 Şubat 2011 Çarşamba

UPS'de direniş kazandı

UPS'de direniş
kazandı


 

href="http://www.kizilbayrak.net/index.php?eID=tx_cms_showpic&file=uploads%2Fpics%2F9f3381ebe5_03.gif&width=500m&height=500&bodyTag=%3Cbody%20bgColor%3D%22%23ffffff%22%3E&wrap=%3Ca%20href%3D%22javascript%3Aclose%28%29%3B%22%3E%20%7C%20%3C%2Fa%3E&md5=96019e49ee03d355741a9061e369b7a4"
style="color: rgb(0, 0, 102); text-decoration: none; "
target="thePicture"> src="http://www.kizilbayrak.net/uploads/pics/9f3381ebe5_03.gif" title=""
width="240" />


 


(01.02.11) – ABD merkezli uluslararası kargo
devi UPS'nin Türkiye'deki aktarma
merkezleri ve şubelerinde süren direnişler kazanımla
sonuçlandı.


Dünya çapında 200'den fazla ülkede Türkiye'de
ise 81 ilde toplam 290 şube ve servis sağlayıcı aracılığıyla faaliyet
gösteren UPS'de sendikal örgütlenme çalışması
yürüten Türk-İş'e bağlı Türkiye Motorlu Taşıt
İşçileri
Sendikası (TÜMTİS) bugün (1 Şubat
2011) yaptığı yazılı açıklamayla UPS'de 272 gündür
devam eden direnişin başarıyla sonuçlandığını duyurdu.


Protokol imzalandı


İşten atılan sendika üyesi işçilerin işlerine geri
döndüklerini duyuran TÜMTİS Merkez Yönetim
Kurulu
, UPS yönetimiyle bir süredir
yürütülen müzakereler sonucunda “iyi niyet
protokolü” imzalandığı bilgisini verdi. Şimdiye kadar işten
atılan toplam 163 işçiden 151'nin, UPS İstanbul, İzmir, Ankara
ve Balıkesir’deki UPS işyerlerinde işe başladığını duyuran
sendika, işçilerin 4 aylık boşta geçen süre
tazminatlarının ödendiğini; işe başlamayan işçilerin 12
aylık brüt ücretleri tutarı ile kıdem ve ihbar tazminatlarını
aldıklarını ifade etti.


TÜMTİS, direniş sürecinde destek veren kurum ve kuruluşlara de
teşekkür etti. TÜMTİS'in açıklamasında şu ifadeler
yer aldı:


“TÜMTİS olarak başta sabır ve cesaretle 9 ay boyunca işe
geri dönme mücadelesi veren UPS işçilerine ve ailelerine;
direniş alanlarını ziyaret eden, maddi ve manevi destek sunan, basın
açıklamalarımıza katılan kardeş sendikalarımıza, emek
örgütlerine, konfederasyonumuz TÜRK-İŞ’e, siyasi
partilere ve demokratik kitle örgütlerine; direnişimizi haber
yapan medya kuruluşlarına; uluslararası dayanışmanın
örgütlenmesinde büyük özveri gösteren üst
örgütlerimiz Avrupa Taşımacılık İşçileri Federasyonu
ETF’ye ve Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu
ITF’ye; dünyanın pek çok ülkesinde dayanışma
eylemleri düzenleyen ETF ve ITF üyesi sendikalara teşekkür
ediyoruz. Sağlanan iş barışı sayesinde önümüzdeki
dönemde sendikamız UPS işçilerinin örgütlenme
hakkını kullanması ve toplu iş sözleşmesi düzeninin kurulması
için çalışmalarına devam edecektir.”


Hedef toplu sözleşme


Aylar süren direniş sürecinde UPS işçilerinin
çalıştığı aktarma merkezleri ve şubelerde sendika
üyeliklerine devam eden TÜMTİS, UPS yönetimiyle yapılan
protokolün ardından UPS'deki çoğunluğu sağlayarak toplu
sözleşme görüşmelerine başlamayı hedefliyor.


Aylar süren direniş...


Ana firma UPS'de ve UPS'ye bağlı taşeron firmalarda
yükleme-boşaltma işi yapan işçiler arasında 2010 yılının
Mart ayında üyeliklere başlayan TÜMTİS, Nisan ayında yaşanan
ilk işten atmaların ardından 20 Nisan 2010 günü UPS'in
İstanbul Mahmutbey'deki aktarma merkezi önünde direniş
başlatmıştı. İşten atılan işçiler kısa bir süre sonra
işlerine geri dönmüş ancak sendikalı işçi kıyımı
parça parça devam etmişti.


Türkiye genelinde, kendisine bağlı çalışan taşeron
firmalarla birlikte 4700'ü aşkın
işçinin çalıştığı UPS'nin,
İstanbul Hadımköy ve Kurtköy'deki
aktarma merkezinin yanısıra İzmir'deki aktarma merkezinde işten
atılan işçiler de direnişe geçmişlerdi.


UPS'nin Balıkesir Ambarlar Birliği karşısındaki merkezinde
çalışan sendika üyesi bir işçinin, 19 Temmuz 2010
günü iş akdi feshedilerek işten atılmasının ardından burada
da direniş başlamıştı.


Tüm dünyada yankı buldu


Ayrıca TÜMTİS üyesi işçilerin direnişi tüm
dünyada yankı uyandırmış, TÜMTİS'in üst
örgütü Uluslararası Taşıma İşçileri
Federasyonu’nun (ITF) 5-12 Ağustos 2010 tarihlerinde toplanan genel
kurulunda ilan edilen UPS işçileriyle ‘Uluslararası
dayanışma günü’ çerçevesinde Türkiye ve
dünyanın pek çok ülkesinde 1 Eylül günü
dayanışma eylemleri gerçekleştirilmişti.


Kaynak : www.kizilbayrak.net

1 Şubat 2011 Salı

"Laik Polis Devleti"nden "Cemaatçi Polis Devleti"ne... / Sibel Özbudun

"Laik Polis Devleti"nden
"Cemaatçi Polis Devleti"ne... / Sibel Özbudun

“Hasgatsoğin şad
parev”[2]
 

       size="3">Merhaba Dostlar,

       size="3">Nasıl yapıyor, nasıl beceriyor bilemiyorum, ama bu devlet,
durmaksızın kardeşimiz Hrant Dink’in eşi Rakel Dink’in
acılarında, Kemal Türkler ağabeyimizin kızı Nilgün
Soydan’ın isyanında, üçyüzüncü keredir ki
Galatasaray Lisesi önünde görmeyen gözlere, işitmeyen
kulaklara haykıran Cumartesi Anaları’nın umarsızlığında
ortaklaştırıyor bizleri. Üstelik de ta başından, Karadeniz’de
boğdurulan onbeşlerden bu yana; “Hukuk Devleti” olduğu
Anayasası’nın “değiştirilemeye teşebbüs dahi
edilemez” maddeleri arasında yer alan Türkiye Cumhuriyeti,
“hukuk” ile “vicdan” arasındaki denklemi her daim
ters orantılı olarak kurmayı başarıyor. Dahası, bu durum, rejimin
“aslî, tanımlayıcı, olmazsa olmaz” sabiteleri arasında
yer almakta. Bir başka deyişle, bir “raison d’etat”,
hikmet-i hükümet değeri olarak
sürdürülmekte…

       size="3">Evet, Türkiye’de “hukuk” sistemi,
adaletsiz ve vicdan yoksunudur. Kurucu mantığı muktedirin elindeki
güce dayanarak madunu ezmesini engellemek, bir başka deyişle, insan
bilincinin belki de en eski toplumsal saiklerinden biri olan
“Adalet”i sağlamaya değil, “kurulu düzen”in,
yani muktedirin egemenliğinin sürmesinde, pekiştirilmesinde
araç olmaya dayanır. Ola ki, toplumsal paradokslarımızdan en
çarpıcısı budur: Türkiye Cumhuriyeti, adaleti olmayan, ya da
temeline adaleti değil, rejimin (her ne pahasına olursa olsun) bekasını
yerleştirmiş bir hukukun devletidir…

       size="3">Bu nedenledir ki, bu memleketin koşulları iyi fizikçi,
iyi biyolog, iyi mühendis, iyi doktor yetiştirmeye elverişli değildir
belki, ama bir mesleğin en iyilerini yetiştirecek koşullara sahiptir
Türkiye: büyük acılar, büyük haksızlıklar,
durmaksızın kanayan vicdan yaralarından iyi avukatlar yetişir. Hukuk
Fakültesi amfilerinden değil, ama polis kurşunuyla can verenlerin,
gözaltında kaybedilenlerin, bedenleri işkence tezgâhlarında
parçalananların, asit çukurlarına gömülenlerin,
köyleri yakılanların, katledilen yakınlarının katillerinin
sırtlarının sıvazlandığını, muteber iş adamlarına, saygın
politikacılara dönüştüklerini izleyenlerin acılarına,
çaresizliğine ortak olmak, yetkin avukat yapar insanı.

      Bu
“iyi avukatlar”ın birkaç tanesi, bugün bizimle
birlikte: bu ülkenin Kürtlerini, sosyalistlerini,
emekçilerini, devrimci gençlerini, kadınlarını,
azınlıklarını yakan ateşle yürekleri dağlanan, toplumun vicdanı,
bastırılan haykırışımız olmaya soyunmuş avukat kardeşlerimiz. Bu
nedenle de mahkeme salonlarındaki yerleri yalnızca yargıçların
solundaki müdafaa makamı değil, sık sık da karşısındaki sanık
kürsüsü olan savunucularımız. Bizlere son yılların en
yakıcı davalarına ilişkin gözlem ve izlenimlerini paylaşacaklar:
son yasa değişikliğiyle 10 yıla dek uzatılabileceği tescillenen bir
“yargısız infaz” tarzı, ya da tutukluluk süreleri;
İsmail Beşikçi davası bağlamında özel yetkili mahkemeler;
plastik kelepçeyle sıraya dizili fotoğrafları bir isyan tablosu
olarak beynimize çakılan KCK tutsaklarının davası; işkenceci bir
polis müdürü ile birlikte “terör
örgütü” kurmakla suçlandıkları medyaya
“sızdırılan” Rıdvan (Turan) Başkan’la SDP’liler,
Oğuzhan Kayserilioğlu’yla DÖP’lülerin Kafka’ya
parmak ısırtan tutuklanışı; gece yarısı evleri basılarak toplanan
“DTP kapatma davasını protesto etmek, 1 Mayıs, Nevruz ve 8 Mart
Dünya Kadınlar Günü etkinliklerine katılmak, SSK İl
Müdürlüğü önünde ‘Sendikasız,
sigortasız çalışmayacağız’ diye açıklama yapmak ve
ırkçılığa karşı müzikli dinleti düzenlemek” gibi
“suç”lardan yargılanan ESP’lilerin davası; ne
yaparlarsa yapsınlar -isterlerse hiçbir şey yapmasınlar- bu
ülkenin sürekli ve sabit “suçlu”ları, kadınlar
üzerindeki bitmek bilmez terör ve Hrant Dink ile Zirve kitabevi
çalışanları şahsında “gayrımüslim Öteki”ne
yönelik devlet destekli hınç…

       size="3">Birazdan sözü onlara bırakacağım. Ama izninizle
sıradan bir yurttaş ve Eşitlik, Özgürlük ve Kardeşlik
kavgasındaki bir potansiyel sanık olarak birkaç izlenimimi sizlerle
paylaşmak istiyorum.

       size="3">İslâmcı bir arkaplandan kalkınarak neo-liberalizme
eklemlenen AKP, bu ülkede gerçek anlamda iktidar olabilmek
için üç alana hâkim olabilmek gerektiğini,
öncellerinin başına gelenlerden ders çıkartarak
öğrenmişti. Bunlardan ilki, medya idi; AKP hükümeti en kolay
bu sorunu halletti. Bugün uzaktan kumandanızın tuşlarına basarak TV
ekranınıza getirdiğiniz kanalların yarısı AKP’ye yakın sermaye
gruplarına pazarlanmış, diğer yarısı ise malî baskılarla
susturulmuş durumda. Aynı durum, basılı medya için de
sözkonusu.

       size="3">İkinci sırada Silahlı Kuvvetler vardı: AKP şu ya da bu
biçimde onu da “nötralize” etti!

       size="3">Üçüncü alan ise hukuk sistemiydi: şu
malûm ve mahut “darbeyle hesaplaşıp özgürlükler
alanını genişletecek” 12 Eylül referandumuyla
gerçekleştirilen Anayasa değişiklikleriyle birlikte, AKP (ve
cemaat) tarafından zapt u rapt altına alınma süreci neredeyse
tamamlanan hukuk sistemi. AKP’n in iktidara geldiği 2002’den,
ama daha çok da “iktidar olmaya” başladığı son
üç-dört yıldan beri “hukuk” konusu iki
düzlemde tartışılmakta bu ülkede.

       size="3">İlki, egemenlerin iki fraksiyonunun, kıran kırana kavgasıyla
ilintili. Nevzuhur Fethullahçı kalemşörler ve AKP’ye kimi
zaman ideologluk, kimi zaman da şakşakçılık yapan sol liberaller,
iktidar partisinin ve Cemaat’in hukuk sistemi üzerinde
hâkimiyet kurma hamlelerine “vesayet rejiminin sonu” diye
alkış tutarken, laik cephe ise, ilk kez köşeye kıstırılmanın
acısı ve şaşkınlığıyla “Hukuk devletinin katledildiği”
söylencelerine sarılıyor; sanki AKP iktidarı öncesinde T.C.
devleti sahiden “Hukuk”a dayanıyormuş gibi…
N’eylersiniz ki, iki yanlıştan bir doğru çıkmıyor.

       size="3">Evet, Türk(iye) hukuk(suzluğ)u konusundaki tartışmalardan
biri bu; ve hemen vurgulamalı ki, sahici değil. İki tarafın da
argümanları yalana dayanıyor, her iki taraf da hukuk sistemi
üzerindeki hâkimiyetin iktidarlarının payandası olacağını
biliyorlar; yargı süreçlerini denetlemenin iktidar olabilmedeki
araçsallığının bilincindeler; “vesayet rejimi” ve
“hukuk devleti” argümanlarının, bu kayıkçı
dövüşünde uçuşan retorikler olmanın ötesinde
bir anlamı ve değeri yok.

       size="3">İkinci tartışma, daha doğrusu mücadele alanı ise
çok daha sahici, ve o ölçüde can yakıcı… Bu
tartışmanın bir tarafında iktidar sahipleri bir tarafındaysa ezilenler
var.

       size="3">Egemenlerin “hukuk”unun ezilenler için bir
baskı  aracı olmasından söz ediyorum. “Hukuk
devleti” kavramını madunların “Polis devleti”
olarak tecrübe etmelerini sağlayan hoyratlıktan… Polis Vazife
ve Selahiyetleri Kanunu’nda 2 Haziran 2007 tarihinde yapılan
değişiklikle birlikte, gündelik yaşamımızın omuzbaşına bir kez
daha yerleşen dipsiz bir adaletsizlik.

  • Motorunu sürerken
    “dur” ihtarını duymayan, ya da birden paniğe kapılan 18
    yaşındaki delikanlının, Çağdaş Gemik’in kafatasına
    kurşun olup saplanan… ve ardından kurşunu atan polise verilen
    cezayı “öldürme kastı yoktur, yaralama kastı
    vardır” diye bozan;
  • İzmir’de benzer
    biçimde, yine polis kurşunuyla yaşamını yitiren Baran
    Tursun’un dava sürecindeki haksızlıklara isyan eden ailesini
    “terör destekçisi” diye gözaltına
    aldıran;
  • Parasız eğitim taleplerini bir
    dershanenin çatısından astıkları pankartla dile getiren
    Dev-Lis’li gençler için 63 yıl ceza talep
    eden;
  • Aynı talebi dile getiren
    pankartı Başbakan’ın katıldığı bir toplantıda açan iki
    öğrenciyi, Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer’i 8 aydır
    cezaevinde tutan;
  • Bir polis
    müdürünün “ihanet”ini
    “çakma” terör örgütü komplosuyla
    cezalandırmaya kalkışan ve devrimcileri bu senaryoya malzeme yapan polisin
    önünü açan;
  • Diyarbakır’da, Barış
    Grubu’nu karşılayan bir bildiri yayınlayan DTP Nusaybin ilçe
    örgütü yöneticileriyle yetinmeyip, bildiriyi yayınlayan
    matbaacıya da ceza kesen;
  • Aleyhine tek “elle
    tutulur” kanıt ailesinin sahip olduğu internet kafedeki
    bilgisayarlara sol sitelere girilmiş olması olan Ergin
    Öncü’yü “Devrimci Karargâh” üyesi
    olma suçlamasıyla 18 aydır tahliye etmeyen;
  • Edirne’de bildiri
    dağıttıkları için gözaltına alınan üç
    üniversite öğrencisine destek için imza standı
    açıp linç girişimine maruz kalan Halk Cephesi üyelerini
    sanık sandalyesine oturturken, linççilerin kılına
    dokunmayan;
  • Hrant Dink’in
    “jandarma onur fotoğraflı” katilini çocuk mahkemesinde
    yargılatan…

       size="3">Listeyi uzatayım mı? Yo, buna ne bana ayrılan süre yeter, ne
de bu sempozyumun süresi…

       size="3">Evet sadece “ileri demokrasi yolunda doludizgin
ilerlediğimiz” son günlerin haberlerinden ve rastgele bir
seçimle derlenen olaylarda tezahür eden uçsuz bucaksız,
dipsiz bir adaletsizlik…

       size="3">Bu ülkede hukuk sistemi, ezilenler ve onların
kavgasını  verenler için bir “Polis devleti” 
olarak işleyegeldi. Savcıların hakkımızda düzenlediği
iddianamelerde, yüzümüze okunan hükümlerde
belirleyici olanın  “yargıçların vicdanı” değil,
polis tutanakları olduğunu devrimci kuşaklar yaşayarak
gördüler.

       size="3">Bugünkü değişim, ne “vesayet rejimi”nin
geriletilmesi, ne de “Hukuk Devleti”nin
çöküşüdür; daha önce de dediğim gibi,
“Hukuk devleti” söylemi, bu ülkenin ezilenleri
için hiçbir zaman bir anlam ifade etmedi ki…
“Hukuk sistemi” her zaman cilasının hemen ardındaki Polis
devletiyle birlikte işleyegeldi bu ülkede. Bugün olan,
emekçiler, ezilenler karşısındaki “Polis devleti”
aygıtının el değiştirmesidir - hâkim sınıfların bir
fraksiyonundan öbürüne… Bu fraksiyonların ne zaman
çatışıp ne zaman uzlaşacakları, bir konjonktür
meselesidir…

       size="3">Yapısal olan ise, madunların yüzyüze olduğu 
“adaletsizlik”tir: dün Ergenekoncular eliyle
sürdürülen, bugünse Fethullahçılar’ın
devraldığı adaletsizlik…

       size="3">Şu hâlde, hem, “Hukuk Devleti” savunuculuğuna
soyunanlar, hem de “vesayet rejimi”ni yıkmaktan söz
edenler, önce yutkunup, “adalet” üzerine
düşünmek zorundadırlar. Giriştikleri kayıkçı
dövüşünün zemininin, muktedirlerin iktidarını baki
kılmaktan başka bir varlık nedeni olmayan bir “polis rejimi”
olduğunu ve polis rejimlerinde cila için olsun adaletin
olasızlığını, bu ülkenin ezilenlerinin sürekli kanayan
acılarının bir patlayıcıya dönüşmekte olduğunu,
hiçbir toplumun türkülerinde bu kadar çok
“soracağız hesabını” ifadesinin geçmediğini…

       size="3">Türkiye Cumhuriyeti’nin “Laik Polis
Devleti”nden, “Fethullahçı Polis Devleti”ne
dönüşmekte olduğu bu süreçte, bugün burada
bizler “Hukuk”un bu veçhesini, yani Adalet’i
konuşmak üzere bir araya geldik.

       size="3">Sözü  daha fazla uzatmadan, ortak vicdanımızın
sözcülerine, İnsan Hakları savunucuları avukatlara
bırakıyorum.

      31
Aralık 2011 12:13:28, Ankara.

       size="3">N O T L A R

       size="2">[1] 15 Ocak 2011 tarihinde ‘Sıra Kimde?’
İnisiyatifi’nin düzenlediği ‘Türkiye’de Hukuk
ve Demokrasi Sempozyumu’nun ‘Türkiye’de Hukukun
İşleyişi ve Örnek Davalar’ başlıklı I. Oturumu’nda
yapılan konuşma… Newroz, Yıl:4, No:160, 19 Ocak
2011…

       size="2">[2] “Anlayabilene çok
selam”.

Tiyatro - Elbette!- Politiktir... / Temel Demirer

Tiyatro - Elbette!-
Politiktir... / Temel Demirer

“Her sahne kendi
içindedir.”[1]
 

       size="3">“Sanat”ın (ve tüm disiplinlerinin) sanat olmaktan
çıkarıldığı bir kesitten geçerken; biliyoruz ki, devasa
bir yabancılaşmanın kollarındaki insan(lık)a, şimdilerde her
zamankinden daha fazla “sanat”a ihanet etmemiş bir sanat
gerekiyor.

       size="3">Gerçekten de Çehov’un, “Hiçbir şey
istemeyen, hiçbir şey ummayan ve hiçbir şeyden korkmayan
sanatçı olamaz,” diye betimlediği yaratıcılık
azalırken, ona olan ihtiyacın büyüdüğü kesitte
anımsanması gereken temel önermeyi -yıllar öncesinden!-
Sabahattin Ali, “Her şey gibi, sanat da bir hizmet ve
mücadeledir,” diye seslendirir…

       size="3">Oysa “Kitsch”in giderek
piyasalaştırılmış “sanat(ımsıy)a” eşitlendiği;
“Paranın kültürü neyi
kurtarır?”
size="2">[2]
sorusunun haykırıldığı verili açmazda Kıymet Giray’a
göre, “Gelişen sanayi ile birlikte altın gibi, hisse senedi
gibi, sanat eserinin de tecimsel bir değer, bankaların ve sanayicilerin
kendi kapitallerinin arasında güvenli olduğu anlaşıldı. Sanat
eserleri, bir bankanın ve sanayicinin arttırıcı değerleridir.
Dünyada altın düşer, Avro düşer ama sanat eseri, eğer
doğru bir yatırımsa, her zaman paraya çevrilebilir,”
denilebilecek meta fetişizmi öne
çıkmaktadır…

       size="3">Jean Baudrillard’ın
“müstehcen” dediği, “kendini
kaptırmışlık  hâli” diye betimlenen
“Kitsch”in, “genelde “kötü kopya”,
“değersiz” ve “banal” olarak çevrilmesi
mümkünken; Odd Nerdrum’un, “Kitsch’le kendini
ifade eden biri asla sanat maskesi takmaz,”
[3] size="3"> dediği bu hâl de, Herman Broch’un 1930’larda
“Kitsch durgunluk ve ölümdür” kesinliğiyle
mahkûm ettiğidir…

       size="3">Söz konusu durum hakkında Jean Baudrillard, ‘Sanat
Komplosu’nda, “Sanat, bayağılığa, atıklara, vasatlığa,
değer ve ideoloji diye el koyuyor,”  diye yazar.
face="Times New Roman" size="2">[4]

       size="3">Kolay mı? “Kapitalizm her şeyi metaya, tüm
metaları da göstergeye dönüştürürken,
aşikâr olanı gölgelerken, boyun eğmiş körlüğün
kapsama alanını genişletir. Seyirci olmak, bilme yeteneğini ve eyleme
kudretini hiçleştirir.”
size="2">[5]

       size="3">Bu sıkıntının aşılabilmesi için “bakışın
mülksüzleştirilmesi”  gerekir.

       size="3">“Bakışın mülksüzleştirilmesi” için
de, bakılanın “teori-praksis
bütünlüğü”nün, bugününü
biçimlendiren tarihinin kavranılıp, çözülmesi
gerekiyor…

       size="3">Anlamak çok önemli; anlayarak anlamlandırıp
çözümlüyor/ çözümleyebiliyor ve
anlatıp/ aktarıyoruz.

      *
* * * *

       size="3">Hemen her şeyi, yeniden çözümleyip/
anlamlandırmamız gereken bir eşikteyiz ya da ben böyle olduğunu
düşünüyorum.

       size="3">Çünkü Jose Ortega y Gassett’nin,
‘Kitlelerin Ayaklanması’ başlıklı yapıtında işaret ettiği
“kitle adamının (insanının)” öne çıkarken,
yaratıcı insanların yarattıklarını anlayamadığı bir değersizleşme
kesitinden geçiyoruz.
size="2">[6]

       size="3">Tam da böylesi bir yabancılaşmanın orta yerinde sanatın
tüm disiplinlerine, tiyatroya müthiş bir görev
düşüyor.

       size="3">Tiyatro dedim: “İnsanın bütün faaliyetleri
politiktir ve tiyatro da bu faaliyetlerden biridir. Tiyatroyu politikadan
ayırmaya çalışanlar bizi yanıltmaya çalışmaktadırlar -
ve bu politik bir tutumdur,”
size="2">[7] der
Augusto Boal ‘Ezilenlerin Tiyatrosu’ başlıklı yapıtının
önsözünde… Anlatmak, öne çıkarmak
istediğim de tamı tamına bu!

      *
* * * *

       size="3">‘Tiyatro’ dergisinin editörü Mustafa
Demirkanlı, Türkiye’de iktidarların tiyatroyu sevmediği ve
sanatı kontrol etmek istediği vurgusunu yapıp ekliyor: “1980 Darbesi
ve yarattığı baskı ortamının tiyatro sanatı üzerinde yıkıcı
etkileri oldu. Sanatın gelişmesini engelledi. Ancak maalesef
Türkiye’de sivil yönetimlerin de tiyatro konusunda her zaman
engelleyici ve müdahaleci bir tavır takındığını
görüyoruz. Hiçbir iktidar tiyatroyu sevmez.
Çünkü iktidarlar sanatın kendi kontrolleri altında
olmasını ister ve politikalarını bu yönde
oluştururlar.”

       size="3">Tiyatro politik ise, ki öyledir, devletin de tiyatroya
müdahalesi kaçınılmazdır.

       size="3">Tiyatronun, politik nitelikli öğretici gücü, onu hep
ezenler ve ezilenler için bir müdahale ve mücadele
alanı kılmıştır/ kılmaktadır da!

       size="3">Bilmeyen olmadığı kanaatindeyim: Devlet bir baskı aygıtı
olması yanında ideolojiktir ve (vatandaşlarının karşısında) tarafsız
falan da değildir.

       size="3">Belli sınıfların çıkarlarına hizmet eden devletin
sanat karşısındaki tutumunu tarafsızlık bağlamıyla ele almak ve bunu
bir çıkış noktası yapmak meseleye pek de sağlıklı olmayan bir
başlangıcı önceler.

      O
hâlde devletin tiyatroya da müdahalesi baskıyı (ve
mevcudiyetini) çoğaltıp/ büyüterek sürdürmesi
açısından “olmazsa olmaz”dır ve bu da fiziki baskı
olması yanında ideolojiktir de.

       size="3">A. Gramsci’ye göre ideoloji, sistemin sürekliliğini
sağlayan, ana yapılar arasında olduğu kadar dönemler arasında da
bağlantıyı kuran harç dokudur.
size="2">[8]

       size="3">K. Marx’a göreyse, ideoloji gerçeklik hakkında
bir yanılsama, bir illüzyon değil, onun bilinç üzerindeki
izi ya da görünümüdür.
[9] size="3"> Bu durumda ideoloji, kapitalist düzende siyasal iktidarı
meşrulaştırmaya, bireyi sisteme entegre etmeye yardımcı fakat genellikle
de yanlış fikirler kümesi olarak tanımlanmaktadır.

       size="3">Yani K. Marx ile F. Engels’in ‘Alman
İdeolojisi’nden beri savunageldikleri gibi: “İnsanlar
bugüne kadar, kendi haklarında; ne oldukları ya da ne olmaları
gerektiği hakkında her zaman yanlış fikirlere kapılmışlardır.
Aralarındaki ilişkileri; Tanrı hakkında, normal insan ve başkaları
hakkında besledikleri fikirlere uygun olarak düzenlemişlerdir.
Zihinlerinin ürünleri olan bu fikir ve tasavvurlar onları
hâkimiyetleri altına alacak kadar
güçlenmiştir.”

       size="3">Bu yanlış düşünceler, dış dünya ile ilgili
olduğu hâlde, dış dünyayı çarpıtarak
gösterirler. Bu çarpıtma işlemini yapan, insanların
içinde yaşadığı toplumsal formasyonlardır. Bir toplumsal
formasyonun üyelerine verdiği ters bilgilere dayalı düşünce
biçimlerine “ideoloji” diyoruz: “Hem ahlâk,
din, metafizik ve her çeşit ideoloji; hem de bunlara tekabül
eden bilinç şekilleri, bağımsız gibi görünmek
özelliğini artık koruyamazlar. Bunların tarihleri yoktur;
gelişmeleri de söz konusu değildir.”
[10]

       size="3">Louis Althusser’e göre de ideoloji, toplumsal
yaşantıyı farklı biçimde fakat her zaman ve her aşamada
kendiliğinden etkileyen bir oluşumdur. Daha doğrusu toplumsal pratik ile
ideoloji iç içedir. Tüm sisteme yayılmış, toplumsal
varoluşun tüm biçimlerinde yer etmiştir.

       size="3">Yine Althusser’in işaret ettiği gibi, ideoloji yapının
özne üzerindeki bir etkisidir. Yalnızca zihinsel bir işlem
değildir, bir pratiktir; hem de yaşamın içinde oluşan ve ondan
kaynaklanan bir pratik. Yaşamla eşzamanlı ve gidişiyle eş
yönlüdür.
size="2">[11]

       size="3">Bu durumda, bir bütün, bir teori, bir sistem, hatta bazen
bir zihniyet oluşturan fikirlerin tümü olarak
adlandırılması mümkün olan ideoloji; bir başka deyişle de,
siyasal veya toplumsal bir öğreti oluşturan, bir devletin, bir
hükümetin, bir partinin, bir sınıfın ya da toplumsal bir kesimin
davranışlarına yön veren politik, hukuksal, bilimsel, felsefi,
dinsel, moral, estetik düşünceler
bütünüdür.

       size="3">İdeolojik biçim denince, özelleşmiş bir alanda (bilim
ve sanat alanı gibi) bir ideoloji oluşturan, özel fikirlerin
bütününden söz edilirken; din, ahlâk, felsefe,
sanat, edebiyat, şiir, tiyatro da ideolojik biçimlerdir.

      *
* * * *

       size="3">Gerçeğin -tiyatro için de- tümüyle
böyle olmasına karşın; “Sanat ve politika; politika ve
tiyatro; tiyatro ve ideoloji gibi benzeri kavramların ilişkisel boyutu,
tarihin bütün dönemlerinde sıklıkla reddedilmiştir.
Uzlaşmaz bir karşıtlıkmışçasına gösterilen bu ikili
yapılar, özünde birbirinden ne kadar kopuk ya da birbiriyle
ilişkilidir?

       size="3">Tiyatro sanatını, politik arka plandan soyutlayarak
düşünmenin bile son derece politik bir tutum olduğu hesap
edilirse, klişeleşmiş  sözlerin gölgesinde tiyatro acaba ne
ölçüde yaşamın aynası olabilmiştir?

       size="3">Toplumsal ilişkilerin olanca çıplaklığıyla
yansıtıcısı  olduğuna inanılan tiyatronun, teori-praksis
bağı  üzerinde ne kadar durulmuş ve de
sorgulanmıştır?

       size="3">Şüphesiz bu soruları artırmak mümkündür.
Oysa geride bıraktığımız zaman diliminde, özellikle siyaset
bilimciler, siyasal karar alıcıların eylemsel tavırlarına inat, tiyatro
gibi önemli bir toplumsal bağdaştırıcının, toplumu hem sözel
hem de görsel gücüyle etkileme gerçeğini hep arka
plana iterek, önemsizleştirme arzusu taşımışlardır,”
der
Erdem Ünal Demirci son zamanlarda okuduğum yapıtların en iyilerinden
biri olan ‘Türkiye’de Tiyatronun Siyasal Rolü
(1850-1950)’de…

       size="3">Samimiyetle ifade etmeliyim: Yapıt, etkileyici diyebileceğim bir
kapsamlılık yanında derinliğine bir araştırmanın
ürünü.

       size="3">Hayır; bu kitabı tanıtacak değilim; okunduğunda çok
şeyin öğrenileceği bu
yapıtı “tanıtmaya” benim nefesim yetmez; olsa olsa,
söz konusu yapıtın bendeki çağrışımlarından söz
edebilirim.

       size="3">Evet, tiyatro gibi yaşamsal önemdeki bir soru(n)dan söz
eden, irdeleyen, Türkiye’deki ideolojik, tarihsel
çerçevesini, arka planını ortaya koyan yazar şunların da
altını çizerek ilerler:

       size="3">“İşte tam da bahsi geçen bu noktada
yanılsamaların ötesinde, tiyatrocunun gözünde hiçbir
zaman kapı dışarı edilmemiş politik bir arka planın ve tam tersi bir
durumla; politikanın gözünde asla öksüz kalmamış
tiyatronun, birbiriyle olan ilişkisini, ele alacaktır.

       size="3">Belirtmek gerekir ki tiyatro, tarihin bütün
dönemlerinde iktidarların elinde önemli bir silah olmuştur.
Toplumu etkilemiştir, yön vermiştir ve daha açık bir tabirle
hâkim iktidarların kurgulamaya çalıştıkları düzene
bağımlı yurttaşlar için fırsat yaratmışlardır.

       size="3">Elbette bu demek değil ki, tiyatro tarihin bütün
dönemlerinde yalnızca yönetici sınıfın çıkarlarına
hizmet etmiştir. Tiyatro, tartışmasız bir netlikte muhalif bir
güç olarak da varlığını
sürdürmüştür.”
[12]

      *
* * * *

       size="3">Egemenlerin iktidarlarını pekiştirme tarihinde önemli
fonksiyonlar üstlenmiştir; zaten “Tiyatro
ne?” sorusuna verilebilecek yanıtta bunun böyle olduğunu
yeterince anlamlı biçimde koyar ortaya.

       size="3">“Tiyatronun neliği”ne ilişkin detaylı
açıklamalara
size="2">[13]
girişmeksizin ilerlersek; ritüelleri bir kenara bırakalım;
“Tragedya” ile başlar öykü…

       size="3">Atina demokrasisinin karakteristik ürünüdür o;
hiçbir sanatsal biçimde, toplumsal yapının iç
çelişkileri tragedyada olduğu kadar doğrudan ve belirgin bir
şekilde görülemez. Kitlelere sunuluş biçiminin dış
görünümü demokratikti, ancak içeriği, yani hayata
dair trajik-kahramanca bir bakışa sahip kahramanlık destanları,
aristokratikti… Tartışmasız bir şekilde yüce
gönüllü bireyin, olağanüstü farklı insanın
standartlarını yaymaktadır…

       size="3">“Tragedya oyuncuları gerçekte devletin burslu
elemanları ve levazımcısıdırlar. Devlet onlara sahneledikleri oyunlar
karşılığında para öder, ancak doğal olarak devlet politikasına ve
yöneten sınıfların çıkarlarına karşıt eserlerin
sahnelenmesine izin vermez. Tragedyalar açık bir şekilde
taraflıdır ve zaten taraflı değilmiş gibi de yapmazlar,” der
Arnold Hauser, ‘The Social History of Art/ Sanatın Toplumsal
Tarihi’ başlıklı çalışmasında ve de tiyatronun politik
olmadığını savunanların tezlerini çürütmeye ilk
önce Aristoteles’in ‘Tragedya sisteminin aslında baskıcı
politik bir sistem” olduğunu göstermekle başlar Augusto Boal
de…

       size="3">Gerçekten de Grekçe de “tragoidia”dan
gelen “Tragedya” sözcüğü; “tragos/
keçi” ve “oidie/ türkü”
sözcüklerinin birleşmesiyle “keçilerin
türküsü” anlamına gelir. Dionisos şenliklerinde koro,
hep tanrıya bağlı köleleri simgeliyordu. Tanrının çevresinde
hep doğanın yabancı güçlerini temsil eden teke ayaklı
satirler bulunurdu. Tragedya türü de tragos’ların
şarkılarından doğdu.

       size="3">Antik Grek tragedyasının tanımını ilk kez Aristoteles
İ.Ö. 320 yıllarında ‘Poetika’ adlı eserinde
yapmıştır. Ona göre; “Tragedya ahlâki yönden
ağırbaşlı, başı ve sonu olan, belli bir uzunluğu bulunan hareketin
taklidi” idi. Buna açıdan tragedyanın görevi seyirciye
acıma ve korku duygularının aşılanabilmesi için kahramana ve onun
kaderine sempati duyması, onunla yakınlık kurması idi.

       size="3">Yani “Tragedya” egemenliğin üretilip,
pekiştirilerek genişletilmesi için sahnedeydi…

       size="3">Bunun böyle olması yanında Türkiye’de de
tiyatro egemenlerin iktidarlarını pekiştirme tarihinde önemli
fonksiyonlar üstlenmişti.

       size="3">“Sınıflı toplumların iktidar mücadelelerinde,
tiyatronun etkin rolü görmezden gelinmeyecek örneklerle
doludur,”
vurgusuyla Erdem Ünal Demirci, konuya ilişkin
olarak yapıtının yapmak istediklerini şöyle formüle
eder:

       size="3">“Osmanlı İmparatorluğu’nun en uzun yüzyılı
olarak kabul gören son dönemlerinde, batılılaşmanın da hız
kazanmasıyla birlikte modern tiyatronun doğuşuyla başlayan serüveni,
Cumhuriyet’te Tek Parti İktidarı’nın son dönemlerinde
yasalaşarak faaliyete geçen Devlet Tiyatroları sürecine kadar
değerlendirmek…”

       size="3">Söz konusu dönemde “Tiyatro duayenlerinin
birçoğunun vekillik yaptığı ve rejimin etkili söylemlerine
imza attığı gerçeğini; seçilen oyunların ilk planda
milliyetçi yurttaşlar yaratmak ardından batılı değerleri
benimsetmekteki mantığıyla birleştirir…”

       size="3">Özetle yazarının formülasyonuyla, “Kitap,
Çehov’un ‘herkes kendi sokağını anlatmalı,’
deyişinden esinlenerek yaşanılan coğrafyada politik nabzın tiyatroyla
attığı noktaları bulmaya çalışır”

       size="3">  “Tanzimat’la başlayan batılılaşma eğilimi
Cumhuriyet Türkiye’sine de sirayet edince, yaşanan tartışma
geleneksel tiyatronun (karagöz, ortaoyunu, meddah gibi) batılı,
sahnesi olan modern tiyatrolar karşısında tarih dışı ilan edilip
silikleşmesini beraberinde getirmiştir.”

       size="3">Cumhuriyet ile birlikte “Kültür-sanat
faaliyetlerinde tiyatronun öncü işlevlerinde
sıkıdenetim”
devreye girmiş/ sokulmuştur.

       size="3">Bu konuda en anlamlı veri “Parti-İdeoloji
denklemindeki Halkevleri ve temsil kolları”

faaliyetidir.

       size="3">Özetle “Hagop Vartovyan’ın Osmanlı
Kumpanyası’ndan, Cumhuriyet’in Devlet Tiyatrolarına giden
süreç
” biz(ler)e, tiyatronun egemen(lik)ler tarafından
nasıl kullanıldığının zengin örneklerini sunar. Örneğin
yazarın, “Türk siyasal hayatının en politize olduğu 1960-80
arası dönemde, Devlet Tiyatrosunun bu atmosferi uzaktan seyretmesi
hiç de şaşılası bir durum olmasa gerekir,”
face="Times New Roman" size="2">[14] saptamasındaki üzere…

      *
* * * *

       size="3">Evet, “Böyle bu(nlar)” deyip; devamla tiyatro
hakkında şunlara da işaret etmek gerekiyor:

       size="3">Stephen Greenblatt, tiyatronun “Toplumsal enerjinin estetik
biçimi”  olduğunu belirtip, W. Shakespeare’in
oyunlarını değerlendiren çağdaşı kimi edebiyat
eleştirmenlerinin “energia” sözcüğüne
başvurduklarını hatırlatır.
size="2">[15]

       size="3">Gerçekten de, Antik Grek ya da Elizabeth dönemi
tiyatrosu halkın kendisiyle yüzleştiği yerdi. Ortak
inançların paylaşıldığı bir ortam, ortak deneyimlerin
şekillendiği bir alan… Ortaklaşa keyif alınan, heyecan duyulan bir
bölge…

       size="3">Tiyatro izleyicisini ortaklığa çağırır.
Greenblatt’ın da vurguladığı  gibi, tiyatro tek bir
yaratıcının ötesinde topluma uzanır, ortak zihinsel deneyimler
şekillendirir. Endişe, korku, gerginlik, keyif, heyecan uyandırır.
Bütün bu özelliklerinden dolayı tiyatro canlı ve estetik
kolektiflik fikriyle ilişkilendirilmiştir. Kolektiflik aynı yeri ve
zamanı paylaşan, algılarda ve tutumlarda belirli bir
bütünlüğe sahip bir topluluğu, bir ortaklığı ifade eder.
Tiyatro böylesi bir ortaklığı cisimleştirir, estetik olarak
kurar.

       size="3">Tiyatroda radikal değişim gereğini vurgulayan teori ve pratikler
bu düşünceden hareketle seyircinin edilgenliğini kırmayı, sahne
ile seyirci arasında bambaşka bir ilişki kurmayı
amaçlamışlardı.
size="2">[16]

       size="3">Bunun için hem Bertolt Brecht’in epik tiyatrosu, hem de
Artaud’nun vahşet tiyatrosu seyirciyi edilgenlikten kurtarmaya
odaklanmışlardı. Her iki teori de sorunu bir mesafe meselesi olarak
görüyordu. Epik tiyatronun kaygısı seyircinin sahnedeki
karakterle fazla yaklaşması, bunun da ötesinde onlarla
özdeşleşmesiydi.

       size="3">Seyretme ve eylemde bulunma arasında kurulan
karşıtlığı sorgulayan Ranciére seyretmenin edilgenlik
anlamına gelmediğini vurguluyor. Tam aksine, seyirci gösterinin
yorumcusudur. Görür, hisseder, algılar, kavrar, yorumlar.
Gördüğünü başka sahnelerle, hayat deneyimleriyle
karşılaştırır, algıladığı şeyi kendi diline tercüme
ederdi.

      *
* * * *

       size="3">Bertolt Brecht (Eugen Bertolt Friedrich Brecht) ve Epik
Tiyatro’su…

       size="3">“Eleştirel toplumcu gerçekçi tiyatro”
olarak epik tiyatroyu kuramsal ve uygulamalı olarak temellendirmiş olan
Brecht, asıl olarak Meyerhold ve Piscator deneyimlerini
özümseyerek, yepyeni bir tiyatro deneyiminin ufuklarını
açan isimdir, kişidir…
size="2">[17]

       size="3">Brecht, kuramı ve oyunları ile tiyatroya yeni bir bakış
açısı getirmiştir. Kendisine kadar süregelen tiyatro
anlayışını kökünden yıkıp, epik tiyatronun temellerini
atmıştır.

       size="3">Erwin Piscator’un, öğrencisi Brecht hakkında
yazdıkları da bu tespiti güçlendirmektedir: “Epik
Tiyatro’yu buldu. Yalnızca sözcüğü, benim tiyatromdaki
temel uygulamaları gördükten sonra. Ama kuramı geliştirdi ve
oyunlar yazdı. Her şeye karşın daha büyük olan oydu. Sanatta
yaşanan ayrışma ve bölünme sırasında Almanya’yı temsil
edebilen tek adamdı. Bütün sınırların ötesinde etkin
oldu… İnsan ona yalnızca hayran olabilir.”
face="Times New Roman" size="2">[18]

       size="3">Söyleyecek çok sözü, seyirciye göstermek
istediği pek çok şeyi olan Brecht, seyircinin
gözünü boyayıp alkış toplamak değil, seyircinin
kafasına yönelmek istiyordu.

       size="3">Seyirciyi koltuğunda uyutmak yerine her an ayık tutmaya
çalışıyor, onun kafa yormasını, düşünmesini, fikir
üretmesini, olaya eleştirel bir gözle bakmasını istiyordu. Bu
yüzden Çin ve Japon tiyatrosundan esinlenerek, çağdaş
veriler de kullanılarak epik tiyatronun kuramlarını oluşturdu.

       size="3">Epik tiyatro, “destansı”yla karıştırılmamalıdır.
Brecht’in tiyatrosu, kahramanlarını ele alışından
dolayı anti-destansıdır.

       size="3">Brecht’in epik tiyatrosu, Shakespeare’inki gibi
birçok türü bir araya getirir. Onun orijinalliği
karışımın doğasında yatar.

       size="3">“Tiyatro insanlar arasında geçip dünden
bugüne aktarılmış, ya da kafada tasarlanmış olayların canlı
görüntüleriyle yansıtılması ve bunun eğlence amacına
yönelik gerçekleştirilmesidir,” tanımlamasını yapan
Brecht için soru şudur: “Ne öğrendi ve cevap
ne?”

       size="3">Gerçekten de Brecht ve devrimci politik tiyatronun
kurucuları, yaşamın değiştirilebilir olduğunu ve sanatın bunu mutlaka
göstermesi gerektiğini ısrarla vurgulamışlardır. Zira daha
önceki sınıflı toplumlarda olduğu gibi, burjuva sanat ve
edebiyatı da, verili toplumsal koşulları değişmez bir mutlaklık
içinde sunmuş ve derin sınıfsal çelişkilerle karakterize
olan verili toplumu (kapitalist sistemi) onaylamıştır.

       size="3">Bundan ötürüdür ki, Brecht, sanatta
tarafsızlığın taraf olmak anlamına geldiğini vurgulardı daima:
“Kimse kendisini insanların üzerinde göremeyeceğinden,
birbiriyle savaşmakta olan sınıfların üzerinde de göremez.
Toplum savaşan sınıflara bölünmüş kaldıkça, ortak
bir sözcüye sahip olamaz. Bu durumda sanat için
tarafsızlık, yalnızca egemen taraftan yana olmak anlamını
taşıyacaktır.”
size="2">[19]

       size="3">Erwin Piscator, “Biz tiyatroyu çağların
aynası olarak değil, çağları  değiştirmenin bir
aracı olarak görüyoruz” derken; “Tiyatro
çağın karmaşasını gözler önüne
sermelidir,” diyen Brecht’e göre de, tiyatro toplumun
köklü değişime uğratılmasına hizmet etmeliydi. Dram
sanatının merkezine soyut ve genel insan değil, tüm toplumsal
yönleriyle insan konmuştu.

       size="3">Bu durumda Piscator şöyle diyordu: “Bizim için
sahnede çizilen insan, toplumsal bir öğe olarak anlamlıdır.
Temel olan ne kendisiyle ne de Tanrıyla ilişkisi değil, toplumsal
ilişkisidir. Ne zaman görünse sınıfsal ve toplumsal konumu da
onunla birlikte yerini alır. Ahlâksal, ruhsal ve cinsel
çelişkileri toplumla olan çelişkileridir.”
face="Times New Roman" size="2">[20]

       size="3">Aynı  konuda Brecht de şunları ekliyordu: “Epik
Tiyatro, insanların birbirlerine karşı davranışlarındaki toplum ve
tarih açısından önemli, yani tipik nitelik taşıyan kesitlerle
ilgilenir. Öyle sahneler üzerine eğilir ki, bu sahnelerde
insanların davranışlarını ve onların bağlı bulunduğu yasaları
görünür duruma getirebilsin. … İnsan
davranışlarının değişebilirliği, insanın kendisinin ise bazı
ekonomik-politik koşullara bağlılığı, ama bu koşulları değiştirme
gücüne de sahip bulunduğu sergilenir, Epik
Tiyatroda…”
size="2">[21]

      *
* * * *

       size="3">Elbette ki 1920’lerin başında Sovyet tiyatrosunun bir
numaralı isimlerinden Vsevolod Emileyiç Meyerhold’un,
Piscator’un, Brecht’in, Boal’in politik, epik ve diyalektik
tiyatro anlayışları ezilenlerin, emekçilerin,
öteki(leştirilen)lerin bir itiraz ve varoluş
tarzıydı…

       size="3">Hem de “Sanat her yerde sergilenmelidir. Sokaklarda,
tramvaylarda, fabrikalarda, atölyelerde ve işçi evlerinde...
Sanat, müzeler gibi cansız tapınaklarda yoğunlaşmamalı,” diye
haykıran Mayakovski’nin içtenliğiyle…

       size="3">Bugün ulaşılan koordinatlarda Augusto Boal’in,
“Benim için her zaman olası olan ve şimdi de
gerçekleşen bir şey bu: tiyatro politikadır; politika da tiyatro.
İşte benim önermem bu bileşimde yatıyor. Bu bileşim tiyatroyu da,
politikayı da daha verimli kılacak. Ben izleyicinin kendini oyun kişisi
yerine koyduğu, olası çözümleri keşfedip sahne
üzerinde tartışabileceği bir demokratik tiyatro öneriyorum. Ve
işte bu noktada ortaya çıkan politik bir izleyici oyuncuya
dönüşür ve oynar. Oy kullanan kişi kanun yapan kişiye
dönüşür. Sokak tiyatrosu Meclis olur ve Meclis artık
sokaktadır,” diye gerekçesini açıkladığı
‘Ezilenlerin Tiyatrosu’, Paulo Freire’nin
‘Ezilenlerin Pedagojisi’ kuramından yola çıkarak
oluşturulan bir tiyatro kuramıdır.

       size="3">‘Ezilenlerin Pedagojisi’nde Paulo Freire, bir problemin
tanımlanması, diyalog aracılığıyla yorumlanması ve olası
çözümler denenmesini önerdiği süreçte
öğreten-öğrenen karşıtlığının kırılması için
eğitmenin, çözümü önceden bilen ve tüm
tartışmayı da oraya yönlendiren biri konumunda olmaması
gerektiğinin altını çizer.

       size="3">Freire, “pedagoji” kavramının praksisle bağıntılı
olduğunun altı özenle çizerken; “Gerçekliğe
müdahale”, “pedagoji” kavramının olmazsa
olmazıdır. Çünkü Freire, insan(lar)ı “Bir praksis
varlığı olarak” görür. “Özgürlük
fethedilir, armağan olarak alınamaz, özgürlüğün izini
sürekli ve sorumlulukla sürmek gerekir. Özgürlük
insanın dışında bir ideal değildir, mit hâline gelen bir fikir de
değildir. İnsanın yetkinleşme arayışının olmazsa olmaz bir
koşuludur,”
size="2">[22]
der.

       size="3">Freire’nin
“şeyleşme”, “insandışılaşma”, “sahip
olmak-olmamak ikiliği”,
“bölünmüşlük”, “nesneleşme” vb.
kavramlarına yabancılaşma ve fetişizm kavramlarına atıfları insanın
verili koşullardaki emeğine, faaliyetine yabancılaşması olarak
tanımlanır. Çünkü onun için
“şeyleşme” eğilimi aslında sosyal ilişkilerin nesnelere
dönüşmesidir.

       size="3">Bunun aşılması içindir “pedagoji” de
Freire’nin, tiyatroda da Boal’in işaret
ettikleri…

      *
* * * *

       size="3">Diyeceklerimi toparlarsam; hayatın tek bir zerresi yoktur ki
içinde tiyatro (politika) bulunmasın…

       size="3">Bu gerçeği asla unutup,
“es” geçmeyen tiyatro, yüksek sesle haykırır,
düşünmeye, katılmaya, değiştirmeye çağırır; bunu
yapar.

       size="3">Böyle bir tiyatro, alçak sesle mırıldanmaz; durmadan
ve ısrarla her şeyin aşk, isyan ve hayat olduğunu anımsatır,
haykırır…

       size="3">Gösteriler, salon ve sokak etkinlikleri, kitle etkinlik
biçimleri olarak büyük teatral etki yaratırlar. Protesto
eylemleri de nihayetinde/aslında “sanatsal” bir
etkinliktir.

       size="3">Bu etkinlikte izleyiciler de katılır oyuna; bu etkinliklere
katılan herkes için güncel yaşam bir tiyatrodur.

       size="3">Bu nedenle bir insan(lık) hâli olarak tiyatro, isyankâr
(ya da köle) olmaktan başka seçeneği olmayandır;
büyük yangındır; altüst edici dinamiktir;
“Devrim”, “Ayaklanma”, “İsyan”,
“Kalkışma” ya da adına ne denirse densin; büyük
dönüşümler çağıran, kültürünü
yaratan bir kürsüdür (veya hiçbir şeydir)!

       size="3">Başkaldırının bağımsızlaşması (ya da
bağlanması)dır!

       size="3">Bireyselinden kitleseline “resmî” dayatmalara
boyun eğip, kanmadan bağımsız, renkli ve aykırı insanî var
oluşun önünü açabilmektir…

       size="3">Biliyorum; hemen şimdi, şu an, dediklerime itiraz edenler de
olacak!

       size="3">Bunda “olağanüstü” bir şey yok; hatta
çok sıran bir tepki bu!

       size="3">Anımsatmalıyım: “Olağanüstü olan, hep
yaygın olana yenilmiştir: ama yaygın olan da hep olağanüstüne
uymak zorundadır,”
size="2">[23] der
W. Goethe…

       size="3">Ardından da ekler Berthold Brecht, “İnsan değişir ve
değiştirir”; Albert Camus, “Başkaldıran insan hayır diyen
insandır”; Augusto Boal, “Mutlu olmak için cesaretli
olun!” diye…

       size="3">Tiyatro için de geçerli bunlar;
“Adını değiştir, öykü seni
anlatsın,” demez miydi Horatius?!

       size="3">Erdem Ünal Demirci’nin, ‘Türkiye’de
Tiyatronun Siyasal Rolü (1850-1950)’de, özünde bunun
anlatıyor bence…

       size="3">Okuyun onu; eline/ beynine/ yüreğine sağlık Erdem
Ünal Demirci kardeşim…

       size="3">18 Kasım 2010 14:35:32, Ankara.

       size="3">N O T L A R

       size="2">[*] Güney Dergisi, No:55, Ocak-Şubat-Mart
2011…

       size="2">[1] Bertolt Brecht.

       size="2">[2] Ahmet Cemal, “Paranın
Kültürü Neyi Kurtarır?”, Cumhuriyet, 12 Kasım 2010,
s.17.

       size="2">[3] Odd Nerdrum, Kitsch Üzerine, Çev: A.
Feyzi Korur, Mitos Boyut Yay., 2010.

       size="2">[4] Jean Baudrillard, Sanat Komplosu, Çev:
Elçin Can-Işık Ergüden, İletişim Yay., 2010.

       size="2">[5] Jacques Ranciére, Özgürleşen
Seyirci, Çev: E. B. Şaman, Metis Yay., 2010.

       size="2">[6] José Ortega y Gassett, Kitlelerin
Ayaklanması, Çev: Neyyire Gül Işık, Türkiye İş Bankası
Kültür Yay., 2010.

       size="2">[7] Augusto Boal, Ezilenlerin Tiyatrosu, Çev.
Necdet Hasgüş, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi,
2003.

       size="2">[8] György Lukacs, Birey ve Toplum, Çev:
Veysel Atayman, Günebakan Yay., 1978, s.149.

       size="2">[9] Serpil Sancar Üşür, İdeolojinin
Serüveni, İmge Yay., 1997, s.11.

       size="2">[10] K. Marx-F.Engels, Alman İdeolojisi,
çev:Selâhattin Hilâv, Sosyal Yay., 1968, ,
s.27-49.

       size="2">[11] Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik
Aygıtları, İletişim Yay.

       size="2">[12] Erdem Ünal Demirci, Türkiye’de
Tiyatronun Siyasal Rolü (1850-1950), Federe Yay., 2010,
s.5-6.

       size="2">[13] Alain Badiou’nun ‘Başka Bir
Estetik’ başlıklı yapıtının ‘Tiyatro Üzerine
Tezler’ bölümünde ‘tiyatro fikri’ni yeniden
tanımlarken; “Tiyatro bir düzenleme, bir aranjmandır. Tek
varlığı temsil olan, son kertede uyumsuz maddi ve fikri bileşenlerden
oluşan bir düzenleme. Bu bileşenlerin (bir metin, bir yer, bedenler,
sesler, kostümler, ışıklar, izleyici’) bir olayda, yani
temsilde bir araya getirilmiş olması ve bu temsilin akşamdan akşama
tekrar ediliyor olması, onun her defasında olaysal, yani tekil olmasını
hiçbir biçimde engellemez (…) Fikir temsilde ve temsil
vasıtasıyla boy gösterir. İndirgenemez biçimde teatraldir ve
sahneye gelmeden var olduğu söylenemez,” (Alain Badiou, Başka
Bir Estetik, Çev: Aziz Ufuk Kılıç, Metis Yay., 2010.)
denir.

       size="2">[14] Erdem Ünal Demirci, yage, s.
13-6-7-18-20-91-92-133-211 (İkinci Bölüm)-296-302.

       size="2">[15] Stephen Greenblatt, Shakespeare ve
Kültür Birikimi, çe: N. Pelit, Dost Kitabevi, 2001,
s.19-20

       size="2">[16] Jacques Ranciére, yage,
s.11-12.

       size="2">[17] Özdemir Nutku, Dünya Tiyatrosu Tarihi
2, Remzi Kitabevi, 1993.

       size="2">[18] Erwin Piscator, Politik Tiyatro, Metis Yay.,
s.31.

       size="2">[19] Bertolt Brecht, Tiyatro İçin
Küçük Organon-(Araç), Mitos Boyut Yay.,
s.53.

       size="2">[20] Erwin Piscator, yage, s.200.

       size="2">[21] Bertolt Brecht, Epik Tiyatro, Cem Yayınevi,
1990, s.167-68.

       size="2">[22] Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, s.
33-79-80,103-106-27.

       size="2">[23] W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel
Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534,
2’inci baskı, 1986, s.439.

Zeki Erginbay

Zeki Erginbay

class="rtejustify" dir="ltr">
Zeki Erginbay 1948 yılında İstanbul’da doğdu. 1967 yılında
İstanbul Teknik Üniversitesi MMF İnşaat Bölümüne
girdi. Bir yıl MMF’de okuduktan sonra 1968-1969 öğrenim
yılında İTÜ İnşaat Fakültesi’ne kayıt yaptırdı.

Çalışkanlığı, fedakarlığı ve kararlılığı arkadaşları
arasında sevilen biri olmasını sağladı. Arkadaşları dahil herkesin
sorunlarıyla yakından ilgilenmesi, onların dertlerini dinleyip
çareler araması, kendisi için zaman dahi ayırmacasına
çalışması, saygınlığını daha da artırdı.

Zeki Erginbay, 12 Mart darbesinin ardından, 25 Mart 1971’de
tutuklandı. Tutukluluk sürecince Sağmalcılar, Davutpaşa, Selimiye ve
Maltepe cezaevlerinde kaldı. 1973 seçimlerinden sonra çıkan
af kanunun Anayasa Mahkemesi’nce düzeltilmesiyle, Zeki Erginbay da
serbest bırakıldı.

Zeki Erginbay, teknik elemanların verdiği ekonomik ve demokratik
mücadeleye katkı koydu. Tüm çalışanlarla birlikte teknik
elamanların da grevli, toplu sözleşmeli sendikal haklarını elde etme
mücadelesinin kamuoyuna duyurulması ve çalışanlara mal
edilmesi için yapılan etkinliklerde görevler üstlendi.
Teknik elemanların demokratik kitle örgütü olan
TÜTED’in gelişmesi için profesyonel görev de dahil
olmak üzere çeşitli görevler aldı.

Zeki Erginbay, TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası yayın organı
TEKNİK GÜÇ’ü çıkarmayı üstlendiği son
bir yılda mücadelesini genelinde teknik elemanların, özelinde
inşaat mühendislerinin sorunlarının
çözümünün bağımsızlık ve demokrasi
mücadelesinin başarıya ulaşmasıyla mümkün olduğunu
anlatmaya çalışmıştır.

Zeki Erginbay, mücadelesini sürdürürken, 23 Ocak 1977
Pazar günü İMO İstanbul Şubesinden çıktıktan sonra
işkenceci katiller tarafında kaçırıldı. Arkadaşları ve
ailesinin tüm aramaları bir sonuç vermedi. 12 gün sonra
Ömerli Barajı civarında, işkence edilmiş ve kalbine sıkılmış tek
kurşunla bulundu.

Wuppertal’da Nazilere Geçit Verilmedi

Wuppertal'da Nazilere
Geçit Verilmedi

Naziler Hitler’in İktidara gelişinin 78. yıldönümü
kutlamak için Almanya, Wuppertal’da büyük bir
gövde gösterisi düzenlemek, terör estirmek istiyorlardı.
Amaçları; Wuppertal’da Göçmenleri, Alman solunu,
Kitleleri korkutmak, sindirmek ve oluşan bu ortamda örgütlenmekti.
Ancak Nazilerin Hesabı tutmadı. Wuppertal’daki tüm demokratik
kitle örgütleri kiliseler, camiler, otonom
 örgütlenmeler, Nazilere karşı bir platform oluşturdular.
Anadolu Federasyonu da bu platformda başlangıcından itibaren yer aldı.
Wuppertal’da onbinlerce bildiri dağıtıldı, binlerce afis
asildi.

Tüm kitle Nazilere karşı 29 Ocak’ta yapılacak anti-faşist
gösteriye davet edildi.

Gün 29 Ocak olduğunda Nazilere karşı 5000’nin üzerinde
anti-faşist Kitle Wuppertal’ın merkezinde  toplandı. Nazilere
Wuppertal’da geçit verilmeyeceğini anlayan polis Nazilerin
yürüyüş güzergahını sabahın erken saatlerinde
değiştirdi. Buna karşı anti-faşistler Nazilerin önünü
kesmek, onları yürütmemek için Nazilerin
yürüyüşü başlayacağı yere yürümek
istediler. Polis anti-faşistlere karsı barikatlar kurdu ve şiddet
kullandı. Barikatları zorlayan kitleye karşı polis, çareyi yoğun
biber gazi kullanmada buldu. Faşizme karşı büyük bir öfke
oluştu. Sloganlar, marşlar hiç durmadı. Anti-faşist kitle tavizsiz
bir şekilde direnişe devam etti. Ayni saatlerde anti-fasitler
 Düssedorf’da, Velbert’e, Solingen’de,
Köln’de Nazilerin  Wuppertal’e gelişini engellediler.
Nazilerin trenlerden inmelerini engellediler. Saatler akşamı
gösterirken 100’e yakın Naziyi polis şehir merkezine doğru
yürütmek istedi. Fakat Nazilerin yürüyüş
güzergâhından 1500 kişilik bir anti-faşist kitle toplandı.
Nazileri şehir merkezine yürütmek isteyen polis anti-fasitlere
biber gazı sıkıp coplarla kitleyi dağıtmak istedi. Anti-faşist kitleden
yönlendirici olarak gördüklerini gözaltına aldı. Ancak
Kitle dağılmadı direnişe devam etti. Nazilerin şehir merkezine,
yabancıların yaşadığı caddeye girmeleri engellendi.

Nazilere Wuppertal’da amaçlarına ulaşamadılar.
Karsılarında hiç ummadıkları bir anti-faşist direniş buldular.
Kitle, Nazilere ve faşizme karşı büyük öfke kuşandılar.
Ve şehrin dışında kısa bir mesafe yürüyen Naziler polis
korteji esliğinde Belediye otobüslerine bindirilerek geldikleri
istasyona götürüldüler.

Anadolu Federasyonu çalışanları ve gençleri Nazilere
karşı olan yürüyüşte 50´nin üzerinde kitlesiyle
katıldı. 

Kaynak:halkinsesi.tv

BASIN AÇIKLAMASINA ÇAĞRI:AVCILAR BELEDİYE BAŞKANI'NI EMEK DÜŞMANI TAVRINDAN VAZGEÇMEYE ÇAĞIRIYORUZ

BASIN AÇIKLAMASINA
ÇAĞRI:AVCILAR BELEDİYE BAŞKANI'NI EMEK DÜŞMANI TAVRINDAN VAZGEÇMEYE
ÇAĞIRIYORUZ

Avcılar Belediyesi'nde çalışan sendika üyesi
emekçilere yönelik saldırılar her geçen gün
genişletilerek ve saldırılara farklı yöntemler eklenerek
emekçiler yıldırılmaya,  emekçileri işten atmanın
yasal gerekçeleri yaratılmaya çalışılmaktadır. Aralarında
İvme Dergisi Yayın Kurulu Üyesi ve sendika temsilcisi Ali
Erdoğan'ın da bulunduğu belediye çalışanlarına yönelik
saldırılar beş aydır sürgünler, soruşturmalar, disiplin
cezaları ve bunlara eklenen sicil bozma işlemleriyle devam etmektedir. />
Bu saldırılara karşı, saldırılara maruz kalan emekçilerin
üyesi oldukları Tüm Bel-Sen İstanbul 1. Nolu Şubesi
çarşamba günü "sürgün edilen temsilci ve
üyelerinin görev yerlerine dönmesi, soruşturma ve cezaların
son bulması ve bozulan sicillerin düzeltilmesi" talebiyle basın
açıklaması yapacaktır. Avcılar Belediye Başkanı'nı 5 aydır
sürdürdüğü emek düşmanı tavrından
vazgeçmeye çağırıyor, emekten yana olan bütün
kesimleri Avcılar Belediye Başkanı'nın emek düşmanı tutumuna
karşı çıkmaya ve basın açıklamasına katılarak avcılar
belediyesi emekçilerine sahip çıkmaya
çağırıyoruz.

TARİH: 02.02.2011 Çarşamba

SAAT: 12.15

YER: Avcılar Belediyesi Başkanlığı Önü

(Merkez Mah. Marmara Cad. No:1/2 Avcılar/İSTANBUL)

 

Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada
Artı İvme Dergisi

BASIN AÇIKLAMASINA ÇAĞRI:AVCILAR BELEDİYE BAŞKANI'NI EMEK DÜŞMANI TAVRINDAN VAZGEÇMEYE ÇAĞIRIYORUZ

BASIN AÇIKLAMASINA
ÇAĞRI:AVCILAR BELEDİYE BAŞKANI'NI EMEK DÜŞMANI TAVRINDAN VAZGEÇMEYE
ÇAĞIRIYORUZ

Avcılar Belediyesi'nde çalışan sendika üyesi
emekçilere yönelik saldırılar her geçen gün
genişletilerek ve saldırılara farklı yöntemler eklenerek
emekçiler yıldırılmaya,  emekçileri işten atmanın
yasal gerekçeleri yaratılmaya çalışılmaktadır. Aralarında
İvme Dergisi Yayın Kurulu Üyesi ve sendika temsilcisi Ali
Erdoğan'ın da bulunduğu belediye çalışanlarına yönelik
saldırılar beş aydır sürgünler, soruşturmalar, disiplin
cezaları ve bunlara eklenen sicil bozma işlemleriyle devam etmektedir. />
Bu saldırılara karşı, saldırılara maruz kalan emekçilerin
üyesi oldukları Tüm Bel-Sen İstanbul 1. Nolu Şubesi
çarşamba günü "sürgün edilen temsilci ve
üyelerinin görev yerlerine dönmesi, soruşturma ve cezaların
son bulması ve bozulan sicillerin düzeltilmesi" talebiyle basın
açıklaması yapacaktır. Avcılar Belediye Başkanı'nı 5 aydır
sürdürdüğü emek düşmanı tavrından
vazgeçmeye çağırıyor, emekten yana olan bütün
kesimleri Avcılar Belediye Başkanı'nın emek düşmanı tutumuna
karşı çıkmaya ve basın açıklamasına katılarak avcılar
belediyesi emekçilerine sahip çıkmaya
çağırıyoruz.

TARİH: 02.02.2011 Çarşamba

SAAT: 12.15

YER: Avcılar Belediyesi Başkanlığı Önü

(Merkez Mah. Marmara Cad. No:1/2 Avcılar/İSTANBUL)

 

Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada
Artı İvme Dergisi