25 Şubat 2011 Cuma

Orhan İyiler Hayatını Kaybetti

Orhan İyiler Hayatını
Kaybetti

Uzun bir süredir kanser hastalığı ile mücadele eden sosyalist
araştırmacı, yazar Orhan İyiler’i bugün sabah saat
07.55'de kaybettik.

Yazdıkları ile, araştırmaları ile her zaman sosyalizmi savunan, halkı
için üreten, hasta yatağında bile inançları, değerleri
için üretmeye, anlatmaya devam eden, ölüm karşısında
da dimdik durmasını bilen sosyalist yazarımız Orhan İyiler'i
unutmayacağız. Bizlere bıraktığı eserleri ile sanatımızda,
kavgamızda yaşatacağız. Anısında önünde saygıyla eğiliyor ,
ailesine, yakınlarına, dostlarına ve tüm devrimcilere başsağlığı
dileklerimizi iletiyoruz. K

İDİL KÜLTÜR MERKEZİ

GRUP YORUM

TAVIR DERGİSİ

FOSEM

İDİL TİYATRO ATÖLYESİ

 

Kaynak: halkinsesi.tv

Karadenizlinin HES İsyanı Ve Ekolojik Duyarlılık / Sadık Varer

Karadenizlinin HES İsyanı
Ve Ekolojik Duyarlılık / Sadık Varer

Hidroelektrik Santraller (HES’ler), insanlığın
bugününü ve geleceğini ciddi olarak tehdit eden fosil
yakıtlar ve nükleer santrallerle karşılaştırıldığında tercih
edilebilir enerji kaynakları olarak görülebilir.

Meseleyi böyle ‘saf haliyle’ ele alırsanız HES
karşıtlığınızın kabul edilebilir mantıklı açıklamasını
yapmakta zorluk çekebilirsiniz; suyun potansiyel enerjisini mekanik
enerjiye, mekanik enerjinin de elektrik enerjisine
dönüştürülmesini sağlayan temiz enerji kaynağı
HES’e karşı çıkmak, anlamsız bulunabilir. HES
‘işine’ girmiş şirket sahipleri ile iktidar
sözcüleri de halkı ‘ikna etmek’ ve HES’lere
kaşı çıkanları etkisizleştirmek için meseleyi bu minval
üzere ele alıyor!

Elbette, akarsulardan elde edilecek olan enerji ile ilgili projeler,
çevre ve insan hayatını tahrip etmeyecek şekilde hazırlanmışsa,
buna kimse karşı çıkmaz. Ve fakat sorunun kaynağı tam da budur;
Karadeniz’de kurulan ve kurulacak olan HES projeleri,
‘yeryüzünün cenneti’ sayılan Karadeniz’i
‘cehenneme’ çevirecek ve Karadeniz insanını toprağın
‘nimetlerinden’ mahrum bırakacak şekilde
hazırlanmıştır…

HES’lerin yapısı ve işleyişi şöyledir: Önce derenin
suyu yatağından alınıp bir yerde biriktirilir. Suyun olabilecek en
yüksek hızla yokuş aşağı akışını sağlamak için
tüneller açılır ya da devasa borular döşenir. Uygun bir
yerde türbin ve türbine bağlı santral ve enerji iletişim sistemi
kurulur. Biriktirilen su tünellerden veya borulardan hızla aşağı
iner, suyun basıncı ile türbin dönmeye başlar ve böylece
elektrik enerjisi elde edilir. Bu işlemler gerçekleştirilirken dere
yatağı büsbütün susuz kalmasın diye adına ‘can
suyu’ denilen bir parça su bırakılır.

Şimdi; bu HES’lerden biri veya bir kaçı ekosistemi
bozmayabilir belki, ama kırk kilometrelik bir dereye kırk adet HES
kurarsanız, olmaz!

Ne var ki ticarileştirilmiş sudan büyük kâr beklentisi
içinde olan kapitalist asalaklar olmazı oldurmaya
çalışıyor. Derelerimizin suyuna el konulmuş ve neredeyse bir
kilometreye bir HES kurmaya karar verilmiştir. Karadeniz’de, bilinen
HES projesi sayısı yedi yüz ellidir. Bunun anlamı açık:
Planlanan HES’ler kurulursa dere yatakları susuz kalacak,
kaçınılmaz olarak da ekosistem bozulacak, Karadeniz halkı ekmekten
ve sudan mahrum bırakılacaktır. Bilim insanlarının yaptığı bir
araştırmaya göre, HES’ler yüzünden Karadeniz halkı on
ila yirmi yıl içerisinde çaya bile veda etmek zorunda
kalacaktır.

İşin en düşündürücü yanlarından biri de şudur:
Şayet söz konusu HES’ler kurulur ve elektrik üretimi
gerçekleşirse, bütün bu santrallerin üreteceği
elektrikle Türkiye’nin elektrik ihtiyacının ancak yüzde
ikilik bir bölümü karşılanmış olacaktır. Yani
Türkiye’nin elektrik ihtiyacının yüzde ikilik bir
bölümü karşılanacak diye Karadenizli ‘cehenneme’
mahkûm edilmektedir.

İşte, “hamsinin ve mısır ekmeğinin zaferi” için
mücadele etmeyi vazife sayan, duyarlı ve gözü pek
Karadenizlinin HES isyanı bundandır.

Fakat bazı Karadenizliler bu isyancıların “terörist” ve
dahi “vatan haini” olduğunu düşünüyorlar!

Bu Karadenizlilerden biri de Başvekil Erdoğan’dır. HES’lere
karşı mücadele edenleri vatan hainliği ve yalancılıkla
suçlayan Başvekil şöyle demişti: “Bu çevreci
tipler yalan söylüyor, dereler kurumuyor.”

Başvekil Erdoğan böyle diyor, ama memleketi Güneysu’da
herkes Gürgen Deresi’nin kurumaya yüz tuttuğunu çok
iyi biliyordu. Ölçüsüz ve insafsızca inşa edilen
HES’lerin dereleri kuruttuğuna ve doğayı tahrip ettiğine tanıklık
eden ve vadilerine yirmiden fazla HES’in kurulacağını öğrenen
AKP’li İkizdere Belediye Başkanı durumu şöyle
özetlemişti: “Bu bir cinayettir.”

Evet, bu bir cinayettir ve cinayetin asli faili insanlığa karşı
sayısız ekolojik suç işleyen ve işlemeyi sürdüren
açgözlü kapitalizmdir. Kapitalizmin defteri
dürülmeden de HES belasından kurtulmak mümkün
değildir.

Bu noktada ‘sol ve ekolojik duyarlılık’ meselesine dair bir
çift söz etmek gerekiyor. Ama önce bir saptama yapmalıyım:
Türkiye solunun bir kesimindeki ekolojik duyarsızlığa rağmen artan
oranlarda taraftar bulmaya başlayan HES karşıtı mücadele, genel
olarak solun ilgisini çekmeye başlamıştır ve bu umut vaat eden bir
gelişme olarak kayıt altına alınmalıdır…

Devrimcilerin mücadeledeki önceliği, emek – sermaye
çelişkisinin çözümüne ayarlı devrim fikrine
bağlıdır. Kuşkusuz bu yaklaşım doğrudur. Ancak buradan hareketle
ekolojik sorunların çözümü için mücadeleyi
hafifsemek vahim bir hata sayılmalıdır. İnsanlığın
bütününü doğrudan ilgilendiren ekolojik sorunları,
kapsayıcı bir sosyalist mücadele ve gelecek perspektifiyle ele almak
gerekiyor.

Kanımca, asırlık teorik ezberlerle düşünme alışkanlığını
terk etmeyi başaran devrimciler, şimdilerde kapitalizm karşıtlığıyla
ilişkilendirilerek sürdürülecek olan ekolojik
mücadelenin devrime ve devrim sonrasına taşınabilir kazanımlarını
görebilirler.

Devrim öncesi süreçlerdeki ekolojik mücadeleyle
sağlanacak ekolojik duyarlılık sayesinde devrimden sonra da ihtiyaç
duyulabilecek olan ekolojik mücadelenin maddi güçleri
hazırlanmış olacaktır.

“Devrim sonrasında, sosyalizm koşullarında ekolojik mücadeleye
gerek kalmayacaktır” diyen dostlarımız olabilir. Onlara tarihimize
yeniden göz atmalarını öneririm. Ekolojik duyarlılık bahsinde
‘sosyalist’ tarihimizin ciddi bir sicil problemi var. Artık
aklı eren herkes nükleer santrallerin insanlığı tehdit eden
büyük bir bela olduğunu teslim eder ve nükleer karşıtı
mücadeleyi yaşamsal bir insanlık mücadelesi olarak
görür ya, ne yazık ki insanlığın başına bu belayı musallat
eden yalnızca kapitalist haydutlar değildir; dünyanın ilk
nükleer santrali 27 Haziran 1954 tarihinde Sovyetler Birliği’nde
açılmıştır. Ve Çernobil faciasının ağır
‘faturası’ hala ortada durmaktadır. Çin ve ekolojik
duyarlılık meselesine ise hiç girmeyelim!...

Sadık Varer

24 Şubat 2011 Perşembe

DHF: Saldırılar Sonuçsuz Kalacaktır

DHF: Saldırılar Sonuçsuz
Kalacaktır

İSTANBUL (24.02.2011)- DHF İstanbul’da üyelerine
dönük gözaltı terörünü yaptığı eylemle
protesto etti. Eyleme PARTİZAN, ESP, BDSP, ÖDP, EHP, HALK CEPHESİ,
SDP, UZUN YÜRÜYÜŞ, KÖZ, DEVRİMCİ HAREKET,
KALDIRAÇ, GENÇ-SEN, TKP, SODAP, ALINTERİ, HALKEVLERİ destek
verdi.

Galatasaray lisesi önünde toplanan DHF ve devrimci demokratik
kitle örgütü üyeleri 7 İlde yapılan ev ve kurum
baskınları ile gözaltına alınan Halkın Günlüğü
Gazetesi çalışanları ve DHF’liler için destek eylemi
yaptı.

Eylemde “Sömürü ve zulüm saltanatına karşı
halkın haklı mücadelesini sahiplenelim! Gözaltı ve tutuklama
terörüne son” pankartı açılırken, gözaltı ve
baskınları teşhir eden dövizler ile Halkın Günlüğü
gazetesi taşındı.

DHF adına açıklamayı yapan Hıdır Sabur, gözaltı ve
tutuklama terörünün devrmici mücadeleyi baskı altına
alamayacağını belirtti.

Ekonomik, sosyal, siyasal “paketleri”, “demokratikleşme
yasaları” bir bir hayat buldukça, ezilen milyonlara ve onların
örgütlü kuvvetlerine dönük saldırılar da
yoğunlaştığını ifade eden Sabur, “Geçtiğimiz haftalarda
gerici 'Torba Yasa'ya  karşı Ankara sokaklarını dolduran
işçi ve emekçileri hedef alan polis terörü;
HES'lere karşı çıkan köylülere yönelen jandarma
şiddeti; Dolmabahçe'de, ODTÜ'de, Çanakkale'de
ve daha dün Mersin'de demokratik haklarına sahip çıkan
üniversite öğrencilerine yönelen azgınca saldırılar ve
diğer ezilen kesimlere fabrikada, tarlada, okulda, sokakta uygulanan
baskılar AKP hükümeti eliyle hayata geçirilen
uygulamaların gerçek yüzünü göstermektedir.
” dedi.

Sabur yaşamın her alanında yaşanan bu baskı ve sindirme operasyonları
nın, “demokratikleşiyoruz”, “özgürlükleri
adım adım geliştiriyoruz”, “Kürtlerin sorunlarını
çözüyoruz”, “Alevilerin haklarını
veriyoruz”, “Üniversitelileri söz sahibi
yapıyoruz”... söylemlerinin büyük bir aldatmacadan
ibaret olduğunu gösterdiğini söyledi.

 

Düzen; ağa, patronların düzenidir

Yaşanan saldırılar ile bu düzenin, ağaların ve patronların
sömürü düzeni olduğunu dile getiren Sabur sözlerini
şöyle sürdürdü:

“Bu düzenin sahipleri, ABD'nin, AB'nin ve diğer
emperyalistlerin uşaklarıdır. Emperyalistlere uşaklıkta sınır
tanımayan ülkemiz hâkim sınıfları, efendilerinin
Büyük Ortadoğu Projelerine, Füze Kalkanı Projelerine,
Ilımlı İslam modellerine ve onlarca ekonomik, siyasi, askeri projelerine
layık olmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Bu nedenledir ki
sömürü ve zulüm düzeni, onlarca yıl boyunca AKP,
CHP, MHP, DYP, Adalet Partisi ve benzeri düzen partileriyle, Ordusuyla,
parlamentosuyla, mahkemeleriyle, ezilen milyonların hayatına
“karabasan” gibi çökmüştür.

Bu yıkım politikalarına karşı mücadele eden, direnen,
örgütlenen bütün kesimler ise hakim sınıfların
saldırılarından nasibini almaktadır. Sadece son aylarda devreye sokulan
saldırılarla ve bu saldırılar vesilesiyle tekrar tekrar hayata
geçirilen “düzmece terör örgütleri”
operasyonlarıyla Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP), Toplumsal
Özgürlük Platformu (TÖP), Bilim ve Gelecek Dergisi,
Barış ve Demokrasi Partisi (BDP), Halk Cephesi ve en son olarak Demokratik
Haklar Federasyonu (DHF) ve Halkın Günlüğü Gazetesi
üyeleri ve çalışanları gözaltı ve tutuklama
terörüne maruz kalmışlardır.

 

'Ölüm tehditlerine işkencelere maruz kaldık'

Yapılan operasyonlarda yüzlerce kişi gözaltına alınmış,
onlarcası tutuklanmıştır. Demokratik Haklar Federasyonu'na
Dönük Saldırılar Hız kesmeden Devam Ediyor Demokratik Haklar
Federasyonu sadece son üç yılda Ankara, İstanbul, Konya,
Malatya, Adana, Mersin ve Sivas yerellerinde “terör
örgütü operasyonları”nın hedefi oldu. Bu
operasyonlarda onlarca faaliyetçimiz gözaltına alınıp
tutuklandı.

Ayrıca İstanbul'dan Amed'e dek ülke genelinde onlarca
faaliyetçimiz açık ölüm tehditlerine, fiili
saldırılara, gayrı resmi gözaltılara, kaçırılmalara ve
işkencelere maruz kaldı.

DHF'ye yönelik kapsamlı saldırılara 23 Şubat 2011
günü yeni bir halka daha eklendi. Adana, Mersin, Hatay, Amed,
Zonguldak ve İstanbul'da eş zamanlı olarak yapılan ev ve kurum
baskınlarında 30'a yakın üye ve taraftarımız gözaltına
alınmıştır. Ayrıca aynı saldırı kapsamında Halkın
Günlüğü Gazetesi yazı işleri Müdürü Hıdır
Gürz ve Halkın Günlüğü Mersin büro
çalışanı Deniz Kısmetli de gözaltına alınmışlardır.

Federasyonumuz, geçtiğimiz haftalarda başta Dersim, Adana, Mersin
ve İstanbul yerelleri olmak üzere birçok ilde üye ve
taraftarlarına dönük yeni saldırıların hayata geçirilmek
istendiğini kaydetmiştir, yaptığı açıklamalarda buna işaret
etmiştir.

Saldırılar sonuçsuz kalacaktır: Örgütlü halkı
hiçbir kuvvet yenemez

DHF, gelişmekte olan demokratik haklar için mücadelenin yeni
saldırılarla boğulmaya çalışılacağını bilmektedir. Fakat bu
saldırılar dün olduğu gibi bugün de sonuçsuz kalacaktır.
Ezilen milyonların demokratik hakları ve özgürlükleri
için sürdürdüğümüz mücadeleyi
saldırılar altında savunmaya devam edeceğiz. Bilinçle, cesaretle
ve cüretle yeni demokrasi bayrağını yükseltmeye devam edeceğiz.
DHF, bütün faaliyet alanlarında, devrimci, demokratik, ilerici
güçlerle birlikte bu iradeyi temsil etmekte bir an olsun geri
durmayacaktır. Çünkü bizler biliyoruz ki; emeği ve
geleceği için örgütlenmiş bir halkı hiçbir kuvvet
yenemez!

Eylemde, “Gözaltılar, baskılar bizi yıldıramaz”,
“Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez”,
“Kahrolsun faşizim yaşasın mücadelemiz”, “Yaşasın
devrimci dayanışma”, “Önderimiz İbrahim
Kaypakkaya”, “Yaşasın demokratik haklar mücadelemiz”
sloganları atıldı. 

Kaynak:halkingunlugu.net

Ontex İşçileri Eminönü'nde Basın Açıklaması Gerçekleştirdi

Ontex İşçileri
Eminönü'nde Basın Açıklaması Gerçekleştirdi

(24.02.11) - Selüloz-İş üyesi Ontex işçileri bugün
Eminönü'nde gerçekleştirdiği eylemle mücadele
kararlılıklarını yinelediler. Direnişçi PTT taşeron
işçilerinin eylemine katılarak sınıf dayanışmasını
yükselten Ontex işçileri, ardından Eminönü
Meydanı'nda gerçekleştirdikleri basın açıklamasıyla
Ontex Grubu'na boykot çağrısı yaptılar.

Direnişçi PTT işçilerinin Sirkeci'deki PTT
Başmüdürlüğü önünde yapılan eyleme destek
veren Ontex işçileri ardından kendi eylemlerini
gerçekleştirdiler. Buradan Emiönü Meydanı'nda basın
açıklaması yapmak üzere yürüyüş başlatan
içilere, PTT ve BEDAŞ direnişçileri ile ilerici ve devrimci
kurumlar destek verdiler.

Ontex işçileri “İşimizi geri istiyoruz! Yaşasın onurlu
direnişimiz!” pankartını açarken, PTT direnişçileri
de pankart açarak yürüyüşe katıldı.
Çevredekilerin eyleme oldukça ilgili olması dikkat
çekti. Bazı emekçiler alkışlarla yürüyüşe
destek verdi. Bununla beraber PTT eylemi için PTT
Başmüdürlüğü önünde yığınak yapan polis,
kortejin arkasından yürüyerek eylemi takip etti.

Eminönü Meydanı'na gelindiğinde işçiler
gerçekleştirdikleri konuşmalarla mücadelelerini aktardılar.
Toplu sözleşme sürecinde taban örgütlülükleri
sayesinde sürece müdahale etmeye çalıştıklarını
belirttiler. Fakat işçilerin bu mücadelesinin patron ve sendika
işbirliği ile engellendiğini vurgulayarak, sendikalarından hesap
sorduklarında ise işten atma saldırısına maruz kaldıklarını
belirttiler. Mücadelelerinin işten atma saldırısının yanı sıra
sendikal ihanete karşı da olduğunun altını çizdiler. Bu konuşma
“Kahrolsun sendika ağaları!” sloganıyla karşılandı.

Konuşmanın devamında direnişlerinin 7 gününde olduklarını
söyleyen Ontex işçileri mücadelelerini büyüterek
sürdüreceklerini dile getirdiler. Ontex grubunda yer alan Canbebe,
Canped ve Helen Harper'e boykot çağrısı yaptılar.

Eylem boyunca “Yaşasın onurlu direnişimiz!”, “Kurtuluş
yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz!”, “Ontex
PTT elele mücadeleye!” sloganları atıldı.  

 

Kaynak: kizilbayrak.net

Dokunmatik 'zehir'e isyan

Dokunmatik 'zehir'e
isyan

Cep telefonları için dokunmatik ekran yaparken sağlığı bozulan
Çinli işçiler, Apple'a şikayet mektubu yazdı. Wintek,
üretimi hızlandırdığı için kimyasal kullanmayı tercih
ettiklerini söyledi.

BBC'nin haberine göre, aralarında iPhone'un da olduğu
telefonların yapımında çalışan 137 işçi, n-heksan adlı
kimyasala maruz kaldıkları için sağlık sorunu yaşadıklarını
söyledi. Tayvanlı fabrika sahibinin kendilerine yeterince tazminat
ödemediğini söyleyen işçiler, Apple'dan yardım
istedi. Apple, mektup hakkında yorum yapmayı reddetti.

Beş işçi tarafından Apple'ın İcra Kurulu Başkanı Steve
Jobs'a yazılan mektupta, fabrika sahibinin sağlık sorunu yaşayan
işçilere yeterli tazminat vermediği, tazminat alan işçilere
işlerini bırakma baskısı yapıldığı ve sağlık sorunu yaşayan
işçilerin sağlık ücretlerinin ödeneceği garantisinin
verilmediği söylendi.

YENİDEN ALKOL KULLANILACAK

Fabrikanın sahibi olan Wintek isimli şirket, alkol yerine heksan
kullanmayı tercih ettiğini çünkü kimyasalın daha
çabuk buharlaştığını ve dokunmatik ekran üretimini
hızlandırdığını söyledi. Firma, ekranları temizlemek için
alkol kullanmaya geri döneceğini açıkladı. Uzmanlar, n-heksan
kimyasalına her gün maruz kalmanın uzun süreli zarara yol
açabileceğini açıklıyor. Kimyasala maruz kalan
işçilerin yorgunluk, el ve ayaklarında terleme, his kaybı ve
şişme hissettiği belirtildi. İşçilerin bazıları yan etkileri
hissetmeye devam ettiklerini söylüyor. Apple ise geçen hafta
yayınlanan yıllık raporunda vakayı kabul etti.

Raporda, "Wintek'ten n-heksan kullanmayı bırakmasını ve
kimyasalı üretim sürecinden çıkardıklarına dair kanıt
sunmalarını istedik" deniyor. Apple ayrıca firmadan fabrikada yeterli
havalandırma sağlamasını istediklerini de söylüyor. Bu
Apple'ın Çin'deki fabrikalarıyla yaşadığı ilk sorun
değil. Şirketin Çin'deki ana tedarikçisi Foxconn
fabrikasında 12'yi aşkın işçi intihar etmişti. Apple
raporunda Foxconn'daki koşulları düzeltmeye yönelik
"intihar önleme uzmanları"nın işe alındığını da
yazdı. (BBC)

Kaynak: radikal.com.tr

Bilgiye Dayalı Emek ve “Güvencesizlik” / Franco Berardi

Bilgiye Dayalı Emek ve
"Güvencesizlik" / Franco Berardi

“Geleceğimiz yok çünkü bugünümüz
son derece geçici. Yalnızca risk yönetimi, anın fırıldak gibi
dönen senaryosu söz konusu.” –William Gibson, Pattern
Recogniton
 

Şubat 2003’de Amerikalı gazeteci Bob Herbert, Chicago’daki
yüzlerce işsiz genç hakkındaki anketin
sonuçlarını New York Times’da yayınladı:
Mülakat yapılanların hiçbiri gelecek birkaç yıl
içerisinde iş bulacaklarını ummuyordu, hiçbiri
başkaldırmayı ya da geniş çapta kolektif bir değişimi
başlatmayı düşünmüyordu. Mülakatların genel eğilimi,
derin bir acizlik duygusuydu. Düşüş duygusu siyasetten ziyade
daha derin bir mevzuya, her türlü alternatifi inşa etme
olasılığını boşa çıkaran sosyal ve psikolojik bir alt üst
oluş senaryosuna odaklıydı.

Şimdiki zamanın parçalanmışlığı geleceğin yıkımına
dönüşmektedir.

Richard Sennett, Karakter Aşınması: Yeni Kapitalizmde İşin
Kişilik Üzerindeki Etkileri
(1988) adlı kitabında
güvencesizlik ve parçalanmışlığa ilişkin bu varoluşsal
duruma, yaşamın görece istikrarlı sosyal rollerle yapılandığı ve
kimlikleri yorumlamak için yeterince çizgisel tutarlılık
zamanının olduğu geçmiş dönemin nostaljisiyle tepki
gösterir.

Zaman oku parçalanıyor: Kısa vadeye ve nefret rutinlerine
dayalı sürekli yeniden yapılanmaya tabi bir ekonomide kesin
yörüngeler artık var olmaz. İnsanlar güvenilir insan
ilişkilerini ve uzun vadeli hedefleri özlüyor
(1988). 

Fakat bu nostaljinin şimdiki zamanın gerçekliğinde hiçbir
hükmü yoktur ve topluluğu yeniden canlandırma çabaları
yapay ve verimsiz kalır.

Angela Mitropoulos (2005) “Precari-us?”  [Biz
güvencesiz miyiz?] adlı makalesinde, güvencesizliğin riskli bir
fikir olduğunu gözlemler. Bunun nedeni güvencesizliğin, kendi
amacını muğlak bir tutumla tanımlamasının yanı sıra bu fikirden
paradoksal, kendiyle çelişkili, bir başka deyişle istikrarsız
stratejiler türetmesidir. Eğer eleştirel ilgimizi işin
güvencesiz niteliğine yoğunlaştıracaksak, önerdiğimiz
amaç ne olacaktır? İstikrarlı bir iş, garantili bir yaşam mı?
Elbette hayır; bu, işin rolünü kesinlikle destekleyen
kültürel bir gerileme olacaktır. Bazıları iş performansından
bağımsız ücret biçimlerini kast eden “güvenceli
esneklik”ten bahsetmeye başladı. Ancak kendimizi sınırsız
sömürüden kurtaracak emek hareketinin toplumsal yeniden
bileşim stratejisinden halen uzağız. Eğer ortaya çıkacak yeniden
bileşim sürecinin muhtemel yollarını ayırt etmek istiyorsak,
toplumsal bileşim ve ayrışma analizinin yolunu takip etmemiz gerekir.

style="background-image: initial; background-attachment: initial;
background-origin: initial; background-clip: initial; background-color:
rgb(241, 241, 241); border-top-width: 0px; border-right-width: 0px;
border-bottom-width: 0px; border-left-width: 0px; border-style: initial;
border-color: initial; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom:
20px; margin-left: 0px; padding-top: 4px; padding-right: 4px; padding-bottom:
4px; padding-left: 4px; vertical-align: baseline; line-height: 18px;
max-width: 632px !important; text-align: center; width: 260px;
background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; ">
Çalışma Hakkı Mı? Kalsın. İşi Yok Edin! src="http://onbirincitez.files.wordpress.com/2011/02/abolish_work.jpg?w=250&h=359"
style="background-image: initial; background-attachment: initial;
background-origin: initial; background-clip: initial; background-color:
transparent; border-top-width: 0px; border-right-width: 0px;
border-bottom-width: 0px; border-left-width: 0px; border-style: initial;
border-color: initial; margin-top: 5px; margin-bottom: 0px; padding-top: 0px;
padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; vertical-align:
baseline; max-width: 100%; margin-left: 5px; margin-right: 5px; float: left;
width: 250px; height: 359px; " title="abolish_work" />


Çalışma Hakkı Mı? Kalsın. İşi Feshedin!

1970’lerde, enerji krizi neticesindeki ekonomik gerileme ve son olarak
işin yerini sayısal makinelerin alması çok sayıda insanın
güvencesiz olmasıyla neticelendi. O zamandan beri güvencesizlik
sorunu toplumsal analizde ve aynı zamanda hareketin tutkularında odak
noktası oldu. Genç nüfusun büyük bir kısmının
hiçbir garantili istihdam umudunun olmaması gerçeğiyle
yüzleşmek için, işle bağlantısı kesilen garantili gelir
biçimleri için mücadele etmeyi ileri sürerek
başladık. O zamandan beri durum değişti çünkü marjinal
ve geçici bir durum gibi görünen şey, şimdi emek
ilişkilerinin geçerli biçimi oldu. Güvencesizlik artık
marjinal ve geçici bir özellikten ziyade ağ biçiminde ve
yeniden birleştirici, üretken, dijitalleştirilmiş alandaki emek
ilişkisinin genel biçimidir.

“Prekarya” kelimesi genellikle emek ilişkisi, maaş ve iş
gününün uzunluğuyla ilgili sabit kurallarla artık
tanımlanamayan iş alanını temsil eder. Ne var ki eğer geçmişi
analiz edersek bu kuralların emek ve sermaye arasındaki ilişkilerin
tarihinde sınırlı bir dönem için işlediğini
görürüz. Yirminci yüzyılın tam ortasında, kısa bir
süre için, sendikaların ve işçilerin politik baskısı
altında, tam istihdam koşullarında ve devletin ekonomideki az ya da
çok güçlü düzenleyici rolü sayesinde,
kapitalist dinamiklerin doğal şiddetine karşı bazı sınırlamalar yasal
olarak resmileştirilebiliyordu. Belirli dönemlerde toplumu sermayenin
şiddetinden koruyan yasal yükümlülükler, her zaman
politik ve maddi bir güç ilişkisi türünün
varlığı (sermayenin şiddetine karşı işçilerin şiddeti)
üzerine kuruluydu. Politik güç sayesinde haklar ileri
sürmek, yasaları oluşturmak ve onları kişisel haklar olarak korumak
mümkün oldu. İşçi hareketindeki politik gücün
gerilemesiyle birlikte, kapitalizmdeki emek ilişkilerinin doğal
güvencesizliği, onun acımasızlığı yeniden ortaya
çıktı.

Yeni fenomen, iş piyasasının güvencesiz niteliğinden ziyade bilgiye
dayalı emeğin güvencesiz hale getirildiği teknik ve
kültürel koşullardan ibarettir. Teknik koşullar ağlardaki
bilgiye dayalı emeğin dijital yeniden bileşimidir. Kültürel
koşullar kitlelerin eğitimi ve yirminci yüzyılın sonundan miras
alınan ve bütün pazarlama ve medya iletişim aygıtıyla
aralıksız olarak beslenen tüketim beklentileridir.

Eğer ilk safhayı, yani üretken döngünün
dijitalleşmesiyle başlatılan teknik dönüşümleri analiz
edersek asıl noktanın emek ilişkisinin güvencesizleşmesinden ziyade
(ki her zaman güvencesiz olmuştur) emek gücü olarak, aktif
üretken fail olarak bireyin çözülmesi olduğunu
görürüz. İnsansızlaştırılmış insan zamanın
(depersonalized human time) muazzam yaygınlaşması olarak
küresel üretimin siber uzamına bakmalıyız.   

Bilgiye dayalı emek, bilgiye dayalı topluluk kesimlerinin yeniden
bileşimi ve olgunlaşması için zaman sağlama, Marx’ın
emek-sermaye ilişkisine atfedilen bir eğilim olarak analiz ettiği, somut
faaliyetlerden soyutlama sürecinin ortaya çıktığı son
noktadır.

Emeğin soyutlaşması süreci emek zamanı giderek bütün
somut ve bireysel özelliklerden arındırmıştır. Marx’ın
bahsettiği zaman tözü, üretken emeğin minimal birimidir.
Fakat endüstriyel üretimde soyut emek zaman, tescilli ve siyasal
bir kimlikle işçinin eti ve kemiğinde cisimleşmiş, fiziksel ve
hukuki bir engelle temsil ediliyordu. Doğal olarak sermaye şahsi bir
kontrol sağlamasa da, işçilerin hamili oldukları zamanı satın
aldı. Ancak şayet sermaye kendi değerlenmesi için gerekli zamanı
kullanmak isteseydi, bir insanı kiralamak, onun tüm vaktini satın
almak ve dolayısıyla da insanların hamili oldukları maddi
ihtiyaçlar, sendika ve politik taleplerle karşı karşıya kalmak
zorunda olurdu.

Bilgiye dayalı emek alanına geldiğimizde, bir insanı günde sekiz
saat için satın almaya artık gerek yoktur. Sermaye artık insanları
işe almak yerine insanların birbiriyle değiştirilebilir ve geçici
hamillerinden ayrılmış zaman dilimini satın almaktadır.

İnsansızlaştırılmış zaman, değerlenme sürecinin gerçek
faili olmuştur ve insansızlaştırılmış zamanın hiçbir hakkı ve
talebi olamaz. Yalnızca erişilebilir ya da erişilemez olabilir, ancak
alternatif yalnızca teoriktir çünkü yasal olarak tanınan
bir kişi olmamasına rağmen fiziksel beden halen gıda almak ve kira
ödemek zorundadır.

Semiyotik maddi yeniden bileşimin enformatik prosedürünün,
bilgiye dayalı topluluğu üretmek için gerekli nesnel zamanı
tasfiye etmede etkisi vardır. Genişlemeyi bekleyen bir beyin gibi titreşen
ve kullanılmaya hazır insan makinesi hemen oracıktadır. Zamanın
genişlemesi özenle harekete geçirilir: üretken zamanın
hücreleri tam zamanında, geçici ve parçalanmış
biçimlerde harekete geçirilebilir. Bu parçaların
yeniden bileşimi ağ içerisinde kendiliğinden
gerçekleştirilir. Cep telefonu, semiyotik sermayenin
ihtiyaçları ile siber uzamın canlı emek hareketliliği arasındaki
bağlantıyı mümkün kılan araçtır. Cep telefonunun sesi,
işçilerin soyut zamanlarını ağ biçimindeki akışa yeniden
bağlamaları çağrısıdır.

Liberalizm, post-insanın dijital köleliğe geçişinde
geçerli ideolojiyle eş tutuğumuz tuhaf bir kelimedir.
Özgürlük onun temel mitidir. Peki ama kimin
özgürlüğü? Elbette sermayenin
özgürlüğü. Sermaye, en sefil ücretle
sömürülmeye müsait parçalı insan zamanı bulmak
için dünyanın her köşesine yayılmakta kesinlikle
özgür olmalıdır. Ancak liberalizm kişinin
özgürlüğünü de ifade eder. Tüzel kişi,
kendisini ifade etmekte, temsilcilerini seçmekte, siyaset ve ekonomi
düzeyinde girişimci olmakta özgürdür.

Çok ilginç. Ancak birey ortadan kalkmıştır. Geriye kalan
atıl, ilgisiz ve faydasız bir nesne gibidir. Birey elbette
özgürdür. Ancak zamanı köleleştirilmiştir. Onun
özgürlüğü, gündelik hayatta hiçbir şeye
tekabül etmeyen tüzel bir kurgudur. Eğer aslında zamanımızda
insanlığın, proletaryanın ve bilgi–işçisinin
(cognitariat) çoğunluğunun iş koşullarını
düşünürsek, eğer şu anda, halihazırda
gerçekleştirilen eski emek haklarının lağvedilmesini
düşünürsek, hiç retorik bir abartı olmadan bir
kölelik rejiminde yaşadığımızı söyleyebiliriz. Küresel
düzeydeki ortalama ücret, zamanı sermayenin hizmetinde olan bir
kişinin sadece hayatta kalması için zorunlu araçları satın
almasına bile güçbela yeter. Bu zaman aslında kendilerine ait
değildir, zira yeniden birleştirici siber-üretken
döngüyü kullanılmaya hazır hale getiren insanların
toplumsal varlığından ayrılmıştır. İş zamanı parçalıdır,
yani, tekrar kurulabilen minimal parçalara indirgenir ve
parçalılık, sermayenin sürekli olarak minimum ücret
koşullarını bulmasını mümkün kılar.

İşçi sınıfının kırımına ve onun sistematik bir şekilde
insansızlaştırılmasına, güvencesiz ve insansızlaştırılmış
işin komuta tarzı olarak olumlanan köleliğe nasıl karşı
koyabiliriz? Bu halen insan onuru duygusuna sahip olan herkesin ısrarla
sorduğu bir sorudur. Yine de yanıt çıkmaz çünkü
görünen o ki yirminci yüzyılda etkili olan direniş ve
mücadele biçimleri artık yayılma ve kendilerini
güçlendirme kapasitesine sahip değiller. Son yıllarda
işçi mücadelelerinden çıkan bir deneyim, güvencesiz
işçilerin mücadelesinin bir halka yaratmadığıdır.
Parçalı iş de tam zamanında isyan edebilir, ancak bu da herhangi
bir mücadele dalgasını harekete geçirmez. Bunun nedenini
anlamak basittir. Mücadelelerin bir halka oluşturması için,
emek topluluklarının uzamsal bir çevresi ve var olan zamansal bir
sürekliliği olmalıdır. Bu çevre ve süreklilik olmadan,
hücreleştirilmiş bedenlerin topluluk olma koşullarından mahrum
oluruz. Hiçbir dalga yaratılamaz, çünkü
işçiler varlıklarını belirli bir zaman içerisinde
paylaşmaz ve tutumlar ancak, bilgiye dayalı emeğin artık imkan
tanımadığı zamanda sürekli bir çevre olduğunda bir dalga
halini alır.

İng. Çev.: Akın Sarı


[1] Franco Berardi’nin, Precarious
Rhapsody
 kitabındaki 31-35 sayfalarından Haduki Szukiz’in,
Minor Compositions grubu adına, özel izniyle
çevrilmiştir. 

Kaynak: http://onbirincitez.wordpress.com

Schneider'da Eylem Kararları Alındı

Schneider'da Eylem
Kararları Alındı

 

BİRLEŞİK Metal-İş İzmir Şubesi’nin örgütlenerek yetki
aldığı Schneider Elektrik’te, yetkiye itiraz eden patronun
baskıları sürüyor.

Geçtiğimiz günlerde Sendikanın İzmir Şubesi’nin
çağrısıyla sendika binasında toplantı yapan Schneider
işçileri, sendikanın örgütlenme sorumlusunun da
katıldığı toplantıda fabrikada gelinen son durumu
değerlendirdi. 

100’ün üzerinde işçinin katıldığı toplantıda,
işyerinde sendikalaşmaktan dolayı uygulanan baskılar ve
çözüm yolları tartışıldı. Toplantı sonucunda
çeşitli kararlar alındı. İlk olarak iki aydır uygulanan mesaiye
kalmama eyleminin devam ettirilmesine karar verildi. Toplantıda ikinci
olarak bir bölümünü Schneider grubunun satın aldığı
İstanbul’daki Areva fabrikasının, MESS grup toplusözleşmeleri
kapsamında greve çıkacağı belirtildi ve bu grevin desteklenmesi
kararı alındı. Üçüncü olarak da fabrikaya denetime
gelecek olan Fransız yöneticilerin fabrikadaki son durumdan haberdar
olması için üç dilde kokart takma eylemi yapılması
kararı alındı. 

İŞÇİLER KOKART TAKTI

Bu karar geçtiğimiz pazartesi günü hayata
geçirildi. Schneider Elektrik’in Fransız Yetkilileri
Çiğli Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan fabrikaya
denetim için geldiler. 
Sendika üyesi bütün işçiler, Fransız İşveren
Temsilcilerinin karşısına yakalarına taktıkları İngilizce, Fransızca
ve Türkçe, “Toplusözleşme hakkımız
engellenemez” yazılı kokartlarla çıktılar.

(İzmir/EVRENSEL)

Kaynak: evrensel.net