1 Mart 2011 Salı

67 Milyon Çocuk Eğitimden Yoksun

67 Milyon Çocuk Eğitimden
Yoksun

src="http://www.dw-world.de/image/0,,764280_1,00.jpg" />

UNESCO’nun raporuna göre, dünya genelinde 67 milyon
çocuk eğitim olanaklarından mahrum. Ne okuyabilen ne de yazabilen bu
çocukların 28 milyonu, silahlı çatışmalar
yüzünden okula gidemiyor. BM Eğitim, Kültür ve Bilim
Örgütü UNESCO’nun raporuna göre, dünya
genelinde 67 milyon çocuk eğitim olanaklarından mahrum. Ne
okuyabilen ne de yazabilen bu çocukların 28 milyonu, silahlı
çatışmalar yüzünden okula gidemiyor.

UNESCO'nun merkezi Paris’te açıklanan raporunda zengin
ülkelere de eleştiriler yöneltiliyor.

Hedeflere ulaşılamayacak

Dakar’da 2000 yılındaki Dünya Eğitim Forumu’na katılan
164 ülke eğitim görmeyenlerin sayısını 2015’e kadar
azaltma sözü vermişti. UNESCO’nun Eğitim Komisyonu
Başkanı Profesör Christopf Wulf, bu hedefe ulaşılamayacağını
söylüyor. href="http://www.dw-world.de/popups/popup_lupe/0,,14882630_ind_1,00.html"
style="text-transform: none !important; text-decoration: underline; color:
rgb(0, 50, 130); " target="_blank"> src="http://www.dw-world.de/image/0,,2063286_1,00.jpg" style="text-transform:
none !important; float: left; display: block; margin-top: 0px; margin-right:
0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; clear: both; max-width: none; "
width="194" />

Wulf şu değerlendirmeyi yaptı: “Bu hedefleri takip eden altı nokta
var. Birincisi erken çocukluk dönemi eğitiminin desteklenmesi,
ikincisi herkes için ilkokul eğitimi.
Üçüncüsü öğrenim ihtiyaçlarının
yani çocukların öğrenebilmesi için yeterli
beslenmesi ve temel yaşam gereksinimlerinin sağlanması anlamına geliyor.
Dördüncüsü okuma – yazma bilmeyen
yetişkinlerin oranını yarı yarıya azaltmak. Beşincisi, eğitimde
cinsiyet eşitliğinin sağlanması ve altıncı nokta da eğitim kalitesinin
iyileştirilmesi.”

Çatışma bölgeleri

Özellikle iç savaşın hüküm sürdüğü
ya da savaştan yeni çıkmış ülkelerde eğitim hedeflerine
ulaşılmasının zor olduğu belirtiliyor. UNESCO uzmanları,
çatışma bölgelerinde tarafların kasten çocukları ve
okullarını hedef aldığına da dikkat çekiyor. Alman Profesör
Christoph Wulf, ayrıca eğitimin barışçıl amaçlar
dışında da kullanıldığı konusunda uyardı. 

target="_blank"> src="http://www.dw-world.de/image/0,,6031560_1,00.jpg" style="text-transform:
none !important; float: left; display: block; margin-top: 0px; margin-right:
0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; clear: both; max-width: none;
padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px;
" width="194" />

Wulf, “Eğitim aydınlanmaya yardım edebilir, ancak insanlar
tarafından manipülasyon amaçlı kullanılması da
mümkün. Kuşkusuz insanlar belirli bir eğitime sahip olursa,
demokrasiyi gerçekleştirebilirsiniz. Bu, insanların anlayarak
öğrenmeleri gerektiği anlamına geliyor. Neler olduğunu, hangi siyasi
haklara sahip olduklarını bilmeliler. Aksi halde demokrasi olmaz”
dedi.

Dünya Eğitim Raporu'nda daha fazla destek planlanmasına rağmen,
uluslararası yardım kuruluşlarının sayısının azlığına dikkat
çekiliyor. Rapora göre, zaman zaman kriz bölgelerinde
bulunan yabancı askeri birliklerle sivil yardımlar arasında da
karışıklık yaşanıyor.

style="text-transform: none !important; text-decoration: underline; color:
rgb(0, 50, 130); " target="_blank"> src="http://www.dw-world.de/image/0,,2114040_1,00.jpg" style="text-transform:
none !important; float: left; display: block; margin-top: 0px; margin-right:
0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; clear: both; max-width: none; "
width="194" />

Kriz bölgelerinde okulların saldırılara hedef olduğuna kaydeden
yardım kuruluşu Oxfam'dan Mike Lewis, sivil toplum
örgütlerinin tehlike altında olduğunu ifade ederek şunları
söylüyor: “Aslında sadece bizim projelerimizin tehlikeye
girmesi ve çalışanlarımızın güvenliği değil sorun.
Çalıştığımız bölgelerde herkesin güvenliği tehlikede.
Söz konusu olan sadece Afganistan değil, dünyadaki diğer
çatışma bölgelerinde de stratejik askeri çıkarlarla
sivil halk için öngörülen insani yardımlar birbirine
karışıyor.”

Cinsel taciz

Raporda ayrıca, cinsel şiddet ve tecavüzün "savaş taktiği
olarak sıklıkla kullanıldığına" değinilerek, cinsel taciz
korkusunun da "çocukları özellikle de kız
çocuklarını okula gitmekten alıkoyduğu" belirtildi.

Kaynak: © Deutsche Welle Türkçe

Helle Jeppesen, Çeviri: Hülya Köylü

Editör: Değer Akal

Gıda krizi dünyayı vuruyor / Abdullah Aysu

Gıda krizi dünyayı
vuruyor / Abdullah Aysu

Gıdanın üretim modelinde doğayla uyumlu olmayan tarz ısrarı
sürüyor. Küresel iklim değişikliği ve küresel
şirketler yoksulları vuruyor.

İlk kez 1973 yılında başlayıp 1979 yılında sona eren Gümrük
Tarifeleri ve Ticaret Anlaşması’nın (GATT) 7. turunda tarımın
serbest piyasa içine alınması ciddi olarak tartışıldı. Tarımın
serbest piyasa içine alınması, Türkiye’nin de
katılımcısı olduğu bu toplantıya katılan tüm ülkelerin
oybirliğiyle reddedildi. GATT’ın her turunda tarımın serbest piyasa
içine alınması tartışılıyordu, fakat insanların temel gıda
maddelerine erişiminin sağlanması şirketlere terk edilemeyecek
önemde görüldüğünden bu uygulama
gerçekleşmiyordu. GATT’ın sekizinci ve son toplantısı olan
Uruguay Turu’na gelindiğinde ise (1986-1992) tarım serbest piyasa
içine alındı.

Tarımın serbest piyasa içine alınmasıyla bugünlerde tahtlar
bir yana, şahlar bir yana savrulmaya başladı. Ayaklanan ayaklanana! Ee, ne
yaparsın, yeni çağımızın isyanları daha bulaşıcı.
Açlığa mahkûm edilenler, yönetenlerin kâbusu
olacağı bir süreci alenen başlattılar.

Ayaklanmaların önemli nedeni gıda fiyatları

Gıda fiyatının artışında küresel iklim krizinin etkisi var.
Gıdanın üretilme tarzı da küresel iklim değişikliğini % 47-54
oranında etkiliyor. Küresel iklim krizi ile gıda üretim
tarzının birbirini olumsuz etkilemesiyle gıda ve iklim krizi daha da
büyüyor. Ancak en önemli neden, küresel tarım ve gıda
şirketleri.

Temel üretim girdisi olan tohum, gübre ve mazot sağlayan
şirketlerin girdilere yaptığı yüksek zamlar,
çiftçileri (maliyeti karşılayamadığı için)
üretimden vazgeçmeye zorluyor. Çiftçilerin zor
zahmet ürettiği ürünlerin fiyatları dünya borsalarında
büyük tarım ve gıda şirketleri tarafından belirleniyor. Yani
gıdanın egemenliği büyük tarım ve gıda şirketlerinde. Şu an
dünya üzerinde üretilecek olan gıda -üç yıl
sonrası dahil- büyük tarım ve gıda şirketleri tarafından
satın alınmış durumda. Tarımsal girdinin de, tarımsal üretimde
elde edilen gıdanın alım fiyatını da belirleyenler aynı küresel
şirketler.

Ülke yönetimleri üzerinde etkili olan bu küresel
şirketler nedeniyle gıda üretim tarzı değiştirilemiyor. Sağlıklı
ve ucuz gıdaya erişilemiyor, küremizin ısınması engellenemiyor.
Çağımızın çelişkisi, küresel şirketler ile
emekçi yoksul halk ve doğa arasındaki çelişki.
Çelişki her geçen gün derinleşiyor.

G-8 ve G-20

Protestolar şirketler için kaygı yaratıyor, ama gıda
spekülatörlüğü yapmaktan caydırmaya yetmiyor,
çünkü arkalarında G-8 ile G-20 koruyucuları var. Bazen
dünyanın büyükbabaları G-8’ler ve babaları
G-20’ler toplanıyor, ancak yapılan bu toplantılar, temel gıda
maddelerinin serbest piyasalarda ticarete konu edilmemesini sağlayamıyor.
Çünkü büyükbabalar ve babalar, çocukları
arasında ayrım yapıyor. Paralı çocuklarını kayırıyorlar.
Çözüm için toplanan gelişmiş ülkeler, bu
nedenle çözümsüzlük üreterek
dağılıyorlar.

G-8 ve G-20’lerin desteklediği şirketlerin marifetiyle temel gıda
maddeleri olan pirinç, buğday ve bitkisel yağın fiyatı
2006’da % 30 arttı. Aynı ürünlerin 2007-2008 artışı %
37. Azgelişmiş ülkelerin yıllık gıda ithalat harcamaları 2000
yılına göre üç misli arttı. Sebep, gıda ithalatının
artması değil, gıda fiyatlarının küresel şirketlerce
yükseltilmesi. Bu durum, 75 milyon insanı daha açlar ordusuna
kattı. 125 milyon insanı yoksulluğa mahkûm etti. Artan fiyatlar,
dünya insanlarını yoksulların protestolarıyla yüzleştirdi.

2010’dan günümüze, Avustralya’da ve Güney
Amerika’da seller, Rusya’da kuraklık ve yangın, Avrupa’da
ve Çin’de kuraklık, Kuzey Yarımküre’de kar
fırtınaları ve Hindistan’da şiddetli muson yağmurları yaşandı.
Küresel buğday fiyatları ikiye katlandı. Mısır fiyatları % 73
arttı. Son üç ayda şeker ve zeytinyağı fiyatı % 20-22
oranında arttı. Bu yeni artışlar 44 milyon insanın daha da fazla
yoksullaşmasına neden oldu.

Gıdanın üretim modelinde doğayla uyumlu olmayan tarz ısrarı
sürüyor. Engellen(e)miyor. Küresel iklim değişikliği bir
yandan, küresel şirketler diğer yandan, yoksulları vuruyor.
Tarımın serbest piyasa içine alınmasının başaktörleri IMF
ve Dünya Bankası’nın isyanlar karşısında etekleri tutuşmuş
durumda. IMF Başkan Yardımcısı John Lipsky, “Gıda fiyatlarındaki
dalgalanma nedeniyle büyük bir endişe hâkim” diyor.
Dünya Bankası Başkanı Zoellick, “Fiyatlar tehlikeli
seviyelerde. Mısır ve Tunus’taki protestolar da kışkırtıcı bir
unsur oldu” diyor. Geçmiş sicillerine göre IMF ve
Dünya Bankası’nın dediklerine uyulur mu? TOBB Başkanı Rifat
Hisarcıklıoğlu, “yıllardır Türkiye’ye ‘tarımdan
çıkın’ diyen IMF’nin şimdi ‘avantaj
tarımda’ dediğini, bunun da kendisini
güldürdüğünü” söylemişti.

G-20 Dönem Başkanı Nicolas Sarkozy, gıda fiyatlarındaki ani
yükselişleri ve dalgalanmayı durdurmak için emtia
piyasasındaki spekülatörlerin engellenmesi gerektiğini
söylüyor ve asıl soruna parmak basıyor.

İthalat vergileriyle oynamak çözüm
değil

Gıda sıkıntısı çeken ülkelerin hükümetleri bir
yandan G-20’den gelecek kararlara kulak kabartmış bekliyor, diğer
yandan peş peşe önlemler alıyor. AB, şekerde ve hayvan yeminde
ithalat vergisini azaltma ve bazı tahıllarda dondurma kararları alıyor.
Brezilya, pamukta ithalat vergisini % 10 düşürdü. Hindistan,
bazı gıda maddelerinde ithalat vergilerini azaltıyor ve soğan (Hint
mutfağının temel maddesi) ithalatındaki % 5’lik ithalat vergisini
kaldırıyor. Güney Kore, 67 üründe ithalat vergilerini
düşürüyor. Cezayir, şekerdeki KDV ve ithalat tarifelerini
donduruyor, gıda fiyatlarını % 40 düşürmek için
çalışırken bazı ürünlere fiyat kontrolü getiriyor.
Fas, şeker ve buğdayda uygulanan ithalat vergilerini aşağıya
çekiyor. Bangladeş, yemeklik yağlarda ithalat vergisini
düşürüyor. Endonezya, pirinç, buğday, soya fasulyesi
ve hayvan yemi için ithalat vergilerini kaldırıyor. Rusya, buğday
ve şekerkamışı ithalatında uygulanan tarifeleri indiriyor. Filipinler,
buğdayda uygulanan % 3’lük vergiyi 6 aylığına kaldırıyor.
Türkiye’nin elinde, hasat dönemine kadar kullanabileceği 5.5
milyon ton buğday olmasına karşın ithalatta gümrük vergilerinin
sıfırlanması için kararname hazırlanıyor. Bu tür
girişimler, isyanları ancak ötelemeye yarar, çözmez.
Ülkeler kendine yeterlilik için üretimi
arttırmadıkça, küresel iklim değişikliğine neden olan
üretim modelini değiştiremedikçe, gıda fiyatlarını
dünya borsalarında küresel şirketler belirledikçe, ithalat
vergileriyle oynamak sadece küresel şirketlerin kârına kâr
katar.

Ülkelerin bu önlemlerine küresel şirketler ellerini
ovuşturarak bıyık altından gülüyor...

*ÇİFTÇİ-SEN (Çiftçi Sendikaları
Konfederasyonu) Genel Başkanı 

Kaynak: radikal.com.tr

Meslek lisesi mezunları bile iş bulamıyor / Güngör Uras

Meslek lisesi mezunları
bile iş bulamıyor / Güngör Uras

Gençler düz liseye gideceklerine meslek lisesine gitseler
kolaylıkla iş bulurlar denilir.

İşsizlik öyle bir dert ki, meslek lisesi mezunları bile iş
bulamıyor. Devletin rakamına göre 2010 yılında iş arayıp da iş
bulamayan düz lise mezunu sayısı 432 bin iken, meslek lisesi mezunu
sayısı buna yakın, 332 bin. Halbuki okuma yazma bilmeyen işsiz sayısı
sadece 69 bin. Geliniz de bu tabloya şaşmayınız.

Yüksek okul ve fakülte mezunu 446 bin kişi iş arıyor. Bunların
152 bini yöneticilik tahsili yapmış. 43 bin mühendis, 20 bin
mimar, 54 bin öğretmen 21 bin sanatçı işsiz. Bilgisayarın bu
kadar hayatımıza girdiği günümüzde üniversite mezunu
16 bin bilgisayarcı iş arıyor.

Üniversiteye gidecek ve meslek seçecek gençlerimiz
devletin yayınladığı öğretim dallarına göre
çalışanların ve işsizlerin sayılarını gösteren tabloyu iyi
incelemelidirler. Talebi olmayan okullardan ve mesleklerden uzak
durmalıdırlar. (Gençler tabloyu inceledikten sonra soracaklar: En az
işsiz sayısı, okuma yazma bilmeyenlerde... Acaba okumasak mı? Ben de ne
cevap vereceğimi bilemeyeceğim!)

Dün yayınlanan araştırma sonuçlarına göre:

- 2010 yılında kurumsal nüfus, 2009 yılına göre, 12 ayda 801
bin artmış.

- 15 ve daha yukarı yaşta bulunan ve çalışma çağına
girdiği varsayılan nüfustaki artış 855 bin olmuş.

- Çalışma çağına girenlerden iş arayanlar ile daha
önce çalışma çağına girdikleri halde iş aramayan
fakat o yıl iş aramaya başlayanların toplamı o yılın iş
gücü, (çalışmaya hazır ve iş arayan nüfus)
sayısını büyütüyor. 2010 yılında iş gücü
sayısı 893 bin artmış.

- İş gücü sayısı 893 bin artarken yıl içinde 1 milyon
317 bin kişiye iş bulunmuş.

- Yıl içinde tarım kesimi 874 bin kişiye, tarım dışı kesim 443
bin kişiye iş imkânı yaratmış.

- Çalışmak isteyen sayısı 893 bin artarken 1 milyon 317 bin kişi
iş bulabilince işsiz sayısı 425 bin azalmış. İşsizlik oranı
yüzde 14.0’ten yüzde 11.9’a düşmüş. Ne var
ki, gençlerin yüzde 21.7’si hâlâ işsiz.

Tarım dışı işsizliğin en yüksek olduğu bölge Van, Muş,
Bitlis, Hâkkâri ve Kilis bölgesi. İşsizlik yüzde 24.5
oranında. Onları yüzde 21.2 oranında işsizlikle Ağrı, Kars,
Iğdır, Ardahan izliyor. Üçüncü sırada yüzde
21.0 işsizlik oranı ile Adana ve Mersin yüzde 21.0 var.
İstanbul’da tarım dışı işsizlik 2009‘da yüzde 16.8
iken 2010’da yüzde 14.3’e gerilemiş. Türkiye’de
çalışan her 100 kişinin 17.5’i İstanbul’da bir işte
çalışıyor.

Kaynak: milliyet.com.tr 

Kentsel Dönüşüm ve Barınma Hakkı Söyleşisi

Kentsel Dönüşüm ve
Barınma Hakkı Söyleşisi

04/03/2011 tarihinde İvme-Genç İzmir söyleşilerinin 7.si olan
"Kentsel Dönüşüm ve Barınma Hakkı" konulu
söyleşimizi gerçekleştireceğiz.

Bütün dostları etkinliğimize bekleriz.


Yer : Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi
Tarih : 04/03/2011 Cuma
Saat : 18.00

“Bologna süreci ve eğitimde dönüşümler” paneli

"Bologna süreci ve
eğitimde dönüşümler" paneli

(01.03.11) - İzmir’de TMMOB’nin çeşitli odalarına
üye öğrenciler ile Genç-Sen üyesi mühendislik
öğrencileri ve +İvme dergisinin oluşturduğu bileşenin yaptığı
çalışmalar kapsamında 26 Şubat’ta bir panel yapıldı.

Mühendislik, mimarlık ve planlama alanındaki muhalefetin
zayıflığını tartışarak güçlü bir muhalefet yaratmak
amacıyla yola çıkan bileşen ilk önce, bu alandaki sorunların
tartışıldığı eğitim çalışmaları yaptı. Sorunlar ve
çözümleri hakkında ortak bir akıl oluşturabilmek
için yapılan çalışmalarda, Bologna süreci, mesleki
dönüşümler, GAT, GATS ve özelleştirmeler
tartışıldı. Bunların sonucunda Bologna Süreci mühendislik,
mimarlık ve planlama eğitiminde daha yakıcı ve kapsayıcı bir sorun
olarak öne çıktı. Bologna Süreci’ne karşı bir
örgütlülük oluşturma fikriyle panel örgütleme
kararı alındı. Çünkü daha geniş bir kitleyle
tartışılarak örülen bir mücadele hattının daha
sağlıklı olacağı düşünüldü.

Panelin çalışması bir hafta boyunca Ege ve Dokuz Eylül
Üniversitelerinin mühendislik, mimarlık fakültelerinde afiş
asarak, bildiri dağıtarak ve sınıflarda duyurular yaparak
gerçekleştirildi.

TÜMTİS’te gerçekleştirilen panel 13.00’de
başladı.

Panelde ilk olarak KPSS intiharlarından ve Ege Üniversitesi Gıda
Mühendisliği’nde final döneminde geçen sene iki
öğrencinin intiharından bahsedilerek kapitalizmin kirli ve acı
yüzü teşhir edildi. Ardından bu düzene karşı mücadele
ederken katledilen üniversite öğrencileri Şerzan Kurt, Aydın
Erdem ve Ali Serkan Eroğlu; iş kazasında hayatını kaybeden harita
mühendisi Gülseren Yurttaş ve 25 Şubat’ta hayatını
kaybeden Orhan İyiler şahsında devrim ve demokrasi mücadelesinde
şehit düşenler adına saygı duruşu yapıldı. Saygı duruşunun
ardından Ada(Island) ve İstihdam(El Empleo) adlı kısa filmler
gösterildi. Daha sonra panele giden süreçte yapılan
çalışmadan, ortak bir şekilde mücadele etme fikrinin
çıkış noktalarından bahseden bir açılış konuşması
yapıldı. Geçen dönem Dokuz Eylül ve Ege
Üniversiteleri’nde meydana gelen ulaşım ve formasyon
eylemlerinden bahsedilerek örgütlülüğün hak alıcı
mücadelelerdeki rolüne değinildi.

İlk konuşmayı Dokuz Eylül Üniversitesi Araşırma
Görevlisi Ümit Akıncı gerçekleştirdi. Akıncı
konuşmasında Bologna Süreci’nin tarihsel sürecinden
bahsetti. Üye ülkeler arasında standart bir eğitim sistemi
oluşturularak üretim süreçleri için mezunlar
oluşturma misyonunu anlattı. Bologna Süreci’nin hedeflerini,
yaşam boyu öğrenimi, YÖK’ün uygulamalarını anlattı.
Ardından sürecin kapitalizmle bağlarını ve sermayedarların konu
hakkında söz sahibi oldukları halde öğrencilerin temsil
edilmediğinden bahsetti.

Akıncı’dan sonra sözü Dokuz Eylül Üniversitesi
Araştırma Görevlisi Meltem Yıldırım aldı. Yıldırım modüler
insan kavramından söz etti, ardından YÖK’ün kontenjan
artırma ve üniversite sanayi işbirliği çalışmalarının
Bologna Süreci’yle bağlarını ortaya koydu. ABET ve
MÜDEK’i anlatarak öğrencilerin talebi olan özerklik ile
TÜSİAD’ın sözettiği özerkliğin farkını anlattı.
Yıldırım’ın ardından sözü Dokuz Eylül
Üniversitesi öğrencisi Yusuf Ekici alarak daha somutta Bologna
Süreci’nin öğrencilere yönelik sonuçlarını
anlattı.

Konuşmaların ardından soru-cevap ve serbest kürsü kısmına
geçildi. Bologna Sürecinin maddeleri tek tek ele alındığında
iyiymiş gibi görünmesiyle ilgili sorular öne çıktı,
soruna bütünden bakınca yapılan her değişikliğin aslında
sermayedarların hesabına olduğu biçimindeki cevaplarla bu
karışıklık giderildi. Ardından öğrenciler sürecin kendi
bölümlerine yansımalarına somut örnekler verdiler. Sorunlar
tartışıldıktan sonra artık bireysel kurtuluş umutlarının yok
olduğundan, birlikte mücadele etmek gerekliliğinden bahsedilerek,
mücadele yönünde sözler alındı. Ardından da platforma
çağrı yapıldı. Platform toplantısı için zaman
belirlenerek panel bitirildi.

Panelin ardından Konak Belediyesi taşeron işçilerinin
başlattığı direnişe ziyarete
gidildi.                  

İzmir’den Toplumcu Mühendislik Mimarlık Planlama
Öğrencileri

Kaynak: kizilbayrak.net          
                     
         
                  

'Postmodern' anılar

'Postmodern'
anılar

 




'Postmodern' anılar




Dün 28 Şubat postmodern darbesinin 14.
yıldönümüydü. O günler ile bugünün
farkını görmek için kısa hatırlatmalar yeterli.





'Postmodern' anılar src="http://i.radikal.com.tr/644x385/2011/03/01/fft5_mf673438.Jpeg"
style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left:
0px; padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left:
0px; border-top-width: 1px; border-right-width: 1px; border-bottom-width:
1px; border-left-width: 1px; border-style: initial; border-color: initial;
outline-width: 0px; outline-style: initial; outline-color: initial;
font-weight: normal; font-style: inherit; font-size: 13px; font-family:
inherit; vertical-align: top; border-style: initial; border-color: initial;
border-top-style: solid; border-right-style: solid; border-bottom-style:
solid; border-left-style: solid; border-top-color: rgb(199, 199, 199);
border-right-color: rgb(199, 199, 199); border-bottom-color: rgb(199, 199,
199); border-left-color: rgb(199, 199, 199); " />


 



Dün Erbakan’ın gündemin birinci maddesiyken 28 Şubat
darbesinin yıldönümüydü. 28 Şubat sürecinde
öne çıkan bazı olaylar şöyleydi: 
Başbakan Erbakan, 11 Ocak 1997 Cumartesi akşamı Başbakanlık
Konutu’nda bir iftar yemeği düzenledi. Sarıklı, cüppeli,
şalvarlı tarikat ve cemaat liderleri, Başbakan’ın davetlileri
arasındaydı. 

Yüksek rütbeli subaylar 22 Ocak 1997’de
Gölcük’te toplanarak irticanın iktidarda olduğunu
tartıştılar. 

31 Ocak’ta Ankara Sincan’da belediyenin düzenlediği
‘Kudüs Gecesi’nde cihat oyunu sergilendi. 

Bu gelişme üzerine Sincan’da Belediye Başkanı Bekir
Yıldız’la röportaj yapmaya giden Star televizyonu muhabiri
Işın Gürel takkeli, sakallı birinin saldırısına uğradı.  />

4 Şubat sabahı Etimesgut’taki Zırhlı Birlikler
Tümeni’nden yola çıkan 15 tank Sincan’a
yöneldi. Bu olay ‘demokrasiye balans ayarı’ olarak 28
Şubat sürecinin sloganı haline geldi. 

En uzun MGK toplantısı 
28 Şubat’ta yapılan MGK toplantısı 9.5 saat sürdü.
Erbakan MGK’da ağır eleştirilere hedef oldu, ülkedeki laik
sistemi değiştirme amaçlı girişimlere göz yummak, teşvik
etmekle suçlandı. Erbakan 18 maddelik bir irtica ile mücadele
programını kabul etmek zorunda kaldı. 

Erbakan, 4 Mart’ta MGK kararları yumuşatılmazsa
imzalamayacağını söyledi. 

Başbakan YardımcısıTansu Çiller, 5 Mart’ta
Erbakan’a işin şakasının olmadığını söyledi. 13
Mart’ta Başbakan Erbakan, MGK kararlarını imzalamak zorunda
kaldı, 

Erbakan, Başbakanlığı ortağı Tansu Çiller’e devretmek
için 18 Haziran’da istifasını Cumhurbaşkanı Demirel’e
sundu. Ancak Demirel, 19 Haziran’da ANAP lideri Mesut Yılmaz’ı
hükümeti kurmakla görevlendirdi. 30 Haziran’da da
ANASOL-D hükümetini kurdu.


Kaynak: Radikal

Getir hastayı götür parayı

Getir hastayı götür
parayı

Hastane koridorlarını mesken tutan 'hasta simsarları' ayda 10
bin-35 bin lira kazanıyor. Faturayı ise hastalar ve SGK
ödüyor.

Borsa ve emlak simsarlığı derken sağlık sektöründeki rekabet
ve özel hastanelerin müşteri kapma yarışı, hasta
simsarlarının ortaya çıkmasına neden oldu. Hasta simsarlarının,
kimi eski bir ilaç tanıtımcısı, kimi tıp eğitimini yarım
bırakmış öğrenci, kimiyse aile mesleği olan simsarlığı
babasından alarak sürdürüyor. Simsarlar, çevresi
geniş, ilişkileri kuvvetli, ağzı laf yapan, kaliteli giyinen kişiler.
Tümüyle kayıtdışı olan aylık kazançlarıysa 10 bin ile
35 bin lira arasında değişiyor.

Derine derman arayan hasta, etrafında dönen sisteminin farkında
olmadan simsar, doktor ve özel hastane üçgenine
yönlendiriliyor. Simsar ne kadar çok doktor tanıyıp anlaşarak
portföyünü zenginleştirirse o kadar çok para
kazanıyor.

‘Kapsamlı tetkik gerek’
Doktor muayeneye gelen hastasına, kapsamlı bir tetkik gerektiğini
söyleyerek, simsarın bağlantılı olduğu özel hastaneye
gitmesini öneriyor. Hasta kendisine söylenen sağlık kurumuna
gittiğinde simsar tıpkı bir hastane elemanıymış gibi hastayı
karşılayarak yönlendiriyor. Simsar ve ortağı olan doktor,
gönderdikleri hasta başına, hastaneden komisyon alarak para
kazanıyor. Hastaya ekstra yapılan anjio, stent, baypas gibi
müdahalelerse simsara ödenecek paranın kat kat artmasını
sağlıyor.

Özellikle onkoloji, organ nakli ve kardiyoloji gibi ekonomik değeri
yüksek üst uzmanlık alanları hasta simsarlar için ideal
çalışma alanlarını oluşturuyor.

İstanbul’da özel bir hastanede görev yapan ve
Radikal’e adını vermeden konuşan kardiyolog Adnan E.
çarpıcı iddialarda bulundu:
“Marka değeri olan ve üstgelir grubuna hitap eden hastaneler
dışında, orta ve küçük ölçekli hastanelerin
yüzde 80’i simsarlık sistemiyle dönüyor. İstanbul
bölge bölge simsarlar tarafından paylaşılmış durumda.
Çanakkale, Edirne, Tekirdağ gibi yakın illerden her gün
çok sayıda hasta, bazı özel hastanelerin kardiyoloji servisine
anjio yaptırmak için getirilir. Gelen hastalara gereksiz
birçok uygulama da yapılır. Devlet SGK’li hastaları
için özel hastanelere boşuna milyonlar ödüyor. Orta
ölçekli bir özel hastanede 5-6 simsar çalışır.
Bazı simsarların portföyünde 50-60 tane anlaşmalı doktor
vardır. Simsar, ona ortaklık eden doktor ve bazı özel hastanelerin bu
yöntemle kazandığı para çok büyük ve tamamıyla
kayıtdışı. Portföyünün kabarıklığına göre bir
ayda 10 bin ile 35 bin lira arasında değişen miktarlarda para kazanan
simsarlar var.

İstanbul’da simsar tarifesi Simsar getirdiği hasta başına hem
anlaştığı sağlık kurumundan (özel hastaneler, laboratuvarlar gibi)
hem de aracılık yaptığı doktordan ayrı ayrı yüzde 20-30 komisyon
alır. İddiaya göre sistem şöyle işliyor: Simsarla anlaşmalı
doktor, hastayı özel bir sağlık kuruluşuna yönlendirir. Simsar,
hastayı hastanede karşılar. Ve birimlere yönlendirerek aradan
çekilir. Bunun karşılığında gelen her hasta başına hem
hastaları yönlendiren doktor hem de simsar hastaneden
‘pay’ını alır. Örneğin anjiyo işleminde hastayı o
hastaneye yönlendiren doktora 200 lira ödenir. Stent
takıldığında bu bedel 400 liraya çıkar. Baypasta doktorun
aldığı pay 700-900 lirayı bulur. Hem hastane hem de
portföyündeki doktordan pay alan simsarın kazancı ise doktorun
aldığının yarısı kadardır. Hastane de verdiği ‘hizmet’in
bedelini hasta SGK’li ise SGK’dan; değilse hastanın cebinden
alır.

Bir hasta simsarı anlatıyor
4 yıldır hasta simsarlığı yapan 37 yaşındaki Cengiz B., bir firmada
ilaç tanıtımı ve pazarlaması yaparken hasta simsarı olan bir
arkadaşı vasıtasıyla işinden ayrılıp simsarlık yapmayı
seçenlerden. Cengiz B, “İlaç tanıtımı yaptığım
yıllarda doğal olarak bir sürü doktorla tanıştım. Şimdi 45
anlaşmalı doktorlardan oluşan bir portföyüm var. Bence iyi bir
simsar hastanın, bir sürü doktor içinden en iyi doktoru
seçmesi, tetkiklerini güvenli sağlık kurumlarında yaptırması
için bir çeşit danışmanlık vererek zaman kazandırıyor.
Anlaşmalı olduğum hastane için bazen yakın illerden hasta
getirdiğim de olur. Sürekli yeni doktor tanıyarak kendimi
geliştirmeye çalışıyorum. Şükürler olsun kışlık
evimi de aldım, yazlığım da var” diyor.

‘ABD’de sistem yasal hale geldi’
Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof.Dr. Ahmet Rasim
Küçükusta: Hasta simsarı terimini ilk 1955-65 arasında
Kayseri’de diş hekimi olarak çalışan babamdan duydum.
Simsarlar Kayseri Otobüs Terminali’ni mesken tutmuşlardı. Hasta
olanı bir bakışta tanır, konuşup yakınlık kurar ve şikâyetine
en uygun hekime götürüp komisyon alırdı.
Günümüzde simsarlık hâlâ çok yaygın.
Bazı laboratuvar ve hastanelerin hasta gönderen doktorlara hasta
başına simsar aracılıyla ücret verdiği biliniyor. Bazı sağlık
kurumlarının da para kazanacağım diye hastaya gereksiz tahlil
yaptırdığını söylemeye gerek bile yok. Hasta simsarlığı ABD ve
Avrupa’da hasta danışmalığı adıyla yasal hale getirilmiş
durumda.

Kaynak: radikal.com.tr