24 Nisan 2010 Cumartesi

Ankara'da 1915 Sempozyumu düzenlendi

Ankara'da 1915 Sempozyumu
düzenlendi

Ankara Düşünceye
Özgürlük Girişimi, Ermeni tehcirinin yıl
dönümünde, "Hrant'ın Bıraktığı Yerden Öncesi ve
Sonrasıyla 1915 İnkar ve Yüzleşme" başlıklı sempozyum
düzenledi.

Ankara'da 1915 Sempozyumu düzenlendi 3 src="http://media.etha.com.tr/images/2010/04/24/cache/etha-20100424-ermeni-sempozyumu-2_display.jpg"
/>

ANKARA- Ankara Düşünceye
Özgürlük Girişimi'nin "Hrant'ın Bıraktığı Yerden
Öncesi ve Sonrasıyla 1915 İnkar ve Yüzleşme" başlığıyla
düzenlediği sempozyum başladı. Princess Hotel'de düzenlenen
sempozyumun ilk günkü oturumları tamamlandı.

Sempozyumun açılış konuşmasını yapan Fikret
Başkaya, rejimin önemli tabularından birini etkisizleştirmek
için bir başlangıç yaptıklarını söyledi. Başkaya,
resmi tarihin gerçeklerin üstünü
örttüğünü belirterek, katliamın sorumlularının
devletin üst görevlerinde yer aldığını kaydetti.

Sibel Özbudun, "Sadece bir tehcir değildir,
daha uzun bir tabloyla karşı karşıyayız. Ermeniler bu sorunu kendi
içinde çözse bile bunu belleğimizden silemeyiz"
dedi.

Adil Okay, Ermeni tehcirinin 1915 sonrasında da devam
ettiğini belirterek, "Onların mallarını, topraklarını,
geleceklerini çaldık. Hatta onların kültürlerini ve
türkülerini de çaldık" dedi. Okay, "İttihat ve
Terakki'nin artıkları, 12 Eylül'de binlerce insanımızı zindanlara
atarak, 17 bin faili meçhul cinayet işleyerek katliamlara devam
etti" diye konuştu.

Mahir Sayın, Ermeni meselesinin sadece soykırım olarak
kalan bir mesele olmadığını söyledi, "Ermeni katliamı
Türkiye'deki demokrasi tutumuyla eşdeğerdir. Tarihle
yüzleşmedikçe demokrasiden söz edilemez" dedi.

Sempozyumun "İttihat Terakki'den Kemalizm'e Resmi
İdeoloji İnkar ve İmha" başlıklık oturumda konuşan İsmail
Beşikçi, katliamı gizlemek adına 'devletin arşivleri araştırın'
söyleminin gerçeği yansıtmadığını söyledi.
Beşikçi, "Devletin böylesi bir emri yazılı olarak vermesi
mümkün değildir. Katliam kararları, İttihat ve Terakki'nin gizli
toplantılarından çıkmıştır" dedi. Beşikçi, o
dönemlerde yine İstanbul hamamlarında tonlarca belge yakıldığına
dair bilgiler olduğunu belirtti. Katliamların tümünde belge ile
araştırma yapmanın yanıltıcı ve eksik olacağının altını
çizen Beşikçi, katliamların ancak yaşayan tanıkların
ifadeleri doğrultusunda açığa kavuşacağını savundu.

Sait Çetinoğlu ise Ermeni katliamının devlet
tarafından organize bir şekilde yapıldığını savundu. Katliama
katılanların devletin çeşitli kademelerinde yer aldığını ifade
eden Çetinoğlu, bu kişilerin o dönem CHP içerisinde yer
aldıklarını belirtti. Çetinoğlu, "Katliama katılan
İttihatçıların çocukları hala devletin çeşitli
makamlarında görevlerine devam ediyor" dedi.

Tuma Çelik, resmi ideolojisinin asıl sorununun
ırkçılık üzerine kurulu olan Türkleştirme politikası
olduğunu söyledi. Çelik, bu politikanın tüm halkların
katliamında, inkârında ve imhasında asıl rolü oynadığını
söyledi.

Sempozyumun son bölümünde "Sermayenin
Türkleştirilmesi ve tehcir sonrası Ermeni'lerin mallarının
akıbeti" konuşuldu. Konuşmacılar resmi tarihin Ermenilerin
mallarının iade edildiğini söylediğini ancak bunun tamamen
gerçek dışı olduğunu, bu malların devletin kasasına gittiğini
söylediler.

Etkin Haber Ajansı / 24 Nisan 2010 Cumartesi,
18:46

Kaynak: www.etha.com.tr

23 Nisan 2010 Cuma

Suyun Ticarileştirilmesine Genel Bir Bakış

Suyun Ticarileştirilmesine
Genel Bir Bakış

Su kaynaklarının azalması ve kirletilmesi
sonucu çok da uzak olmayan bir gelecekte dünyada  susuzluk
sorunu yaşanacağı tespitleri yapılmakta ve su gibi tüm canlı
varlıklar için yaşamsal  önem taşıyan bir konuda
karşılaşılacak kıtlık sorununun aşılmasının insanlığın en
önemli problemlerinden biri olduğu ileri sürülmektedir.
Sermaye ve hükümetler gelecekte yaşanacak olası susuzluğu
gerekçe göstererek su kaynaklarının ve su dağıtım
şebekelerinin ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesini gündeme
getirmiştir.

Suyun ticarileştirilmesi politikaları ile sermayenin özellikle
küresel ısınma konusuna bağlayarak tartışma konusu ettiği su
kıtlığı aynı zamanlarda gündem olmuştur. Suyun ticarileştirilmesi
polikası, kuraklık senaryosu üzerine oturmaktadır. Ancak su
kaynaklarının kapitalist üretim biçiminin doğaya duyarsız
sanayileşme politikaları sonucunda kirletildiği, korunmadığı da bir
gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Susuzluk sorunu karşısında duyarsız olmak elbette mümkün
değildir. Su tüm canlıların yaşaması için
vazgeçilmezdir. Bu nedenle Birleşmiş Milletler'in aşağıdaki
verileri, her geçen gün dünya genelinde bir kuraklaşma
olduğunu ve susuzluk yaşanacağını göstermesi bakımından
önemli ve dikkate değerdir.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı'nın (UNEP) 2002 yılında
yayımladığı 3. Küresel Çevre Raporu'na göre,
dünya üzerinde 1.1 milyar insan güvenli içme suyundan,
2.4 milyar insan ise güvenli arıtma hizmetlerinden yoksun durumdadır.
Bu gidişin olumsuz yönde artarak devam ettiği belirtilerek "2050
yılında  başta Ortadoğu ülkeleri olmak üzere 54
ülkede su sıkıntısı çekileceği
öngörülmektedir" deniyor(1).  

Ülkemizde ise ekonomik olarak kullanılabilen su miktarı yaklaşık 107
km3'tür. Kişi başına düşen su miktarı 1990 yılında
3.625 m3, 2000 yılında ise 3.250 m3'tür. 2025 yılında bu
sayının 2.186 m3'e ineceği öngörülmektedir.
UNEP'in raporuna bakıldığında, "dünya ortalaması 7000
m3 olarak belirlenmiş olup, Türkiye 2006 yılı itibarı ile kişi
başına 1430 m3 tatlı su kaynağı ile düşük sınıfta yer
almaktadır".(1)

Su kaynaklarındaki azalmanın en önemli nedenlerinden biri sanayideki
aşırı ve dengesiz su tüketimidir. Gelişmiş ülkelerde
kullanılan temiz suyun yaklaşık %59'unu tek başına sanayi
tüketmektedir. Ayrıca sanayi atıklarının arıtılmadan ırmaklara,
göllere verilmesi temiz su kaynaklarının başlıca kirlenme nedenidir.
Sanayide tatlı su kullanımı engellenmelidir. Deniz suyunun arıtılarak
sanayide kullanılması mümkündür ancak ek bir maliyet
getirdiği için sermaye tarafından tercih edilmemektedir.

Öte yandan kapitalist sistemde üretimin toplumun
ihtiyaçlarına göre yapılmadığı ve her zaman aşırı olduğu
bilinen bir gerçektir. Kapitalist üretimin su üstündeki
olumsuz etkisine verilecek en güzel örnek savaş sanayidir.
Kesinlikle toplumsal bir ihtiyaç olmayan ama sermayenin
yayılmacılığı ve kâr hırsı dolayısıyla çok yoğun
üretimin yapıldığı bu sanayi aynı zamanda aşırı temiz su
tüketen bir sanayidir. Ancak su kıtlığı gerekçesiyle su
konusunda düzenlemeler yapılmasının şart olduğunu ileri süren
sermaye, kapitalist üretim biçiminin su kaynaklarının
azalmasındaki ve kirlenmesindeki sorumluluk payını tartışma konusu bile
etmemektedir.

Ülkemizde de Çorlu'da, Çerkezköy'de ve
daha birçok yerde nehirler ve dereler sanayi atıkları ile
kirletilmiş durumdadır. Aşırı kirlenme ve nehir sularının sanayi
kuruluşları tarafından çekilmesi, sözü geçen
bölgelerdeki akarsuları kuruma noktasına getirmiştir. Örneğin
Elbistan-Afşin termik santralleri su ihtiyacını Ceyhan nehrinden
sağladığı için bu nehir kuruma noktasındadır. İstanbul'da
ve birçok büyük kentte su havzaları yapılaşmaya
açılmakta,  kirlenmesine göz yumularak havzalar yok
edilmektedir. Örneğin Düzce su havzası sanayiye teşvik
bölgesi ilan edilmesi sonucu havza özelliğini yitirmiştir.
Sermaye kesiminin tüm halkın malı olan su kaynaklarını, havzaları
kendi çıkarına kullanmasına ve kirletmesine hükümetlerin
göz yumması ve yardım etmesi kapitalist sistemin işleyişinin hem bir
gereği hem de bir göstergesidir.    

Su kaynaklarının diğer kirleticisi evsel atıklar içinde bulunan
kimyasallardır. Bu kimyasal atıkların su kaynaklarına karışması
önlenebilir, bu atıklar arıtılabilirdir. Ayrıca doğaya zararsız
temizlik maddelerinin kullanımı da teşvik edilebilir.

Tarım alanlarındaki ilaçlama ve gübreleme yoluyla meydana gelen
kirlenmeler de  önlenebilirdir.  Organik tarımın
desteklenmesi ve yaygınlaştırılması bir önlem olabilir.

Tüm bu örnekler, dünyada ve ülkemizde tatlı su
kaynaklarının sermaye tarafından sorumsuzca kirletildiğini,
hükümetlerin ise bunu görmezden geldiğini anlatmak
için yeterlidir. Su kaynaklarının kirlenmesini engelleyecek
bilimsel/teknolojik altyapı mevcuttur ama kâr oranlarını
düşürecek ek maliyetler ortaya çıkaracağı için
sermaye kesimi bu önlemlere rağbet etmemektedir. Öte yandan su
kaynaklarının kirletilerek yok edilmesi sermayenin sözcüsü
olan Dünya Su Konseyi'nin suyun ticarileştirilmesi politikasına
hizmet ettiği için de  önlenmemektedir. Sorunların
kaynağı, kapitalistlerin doğayı ve çevreyi değil, yalnızca
kârlarını düşünen üretim anlayışıdır.

Suyun Ticarileştirilmesinin Neresindeyiz?  

Suyun ticari bir "meta" olarak ilk tanımlanması 1992'de
yapılan Uluslararası Su ve Çevre Konferansı'nın Dublin
beyanındadır. Yine 1992'de Rio'da yapılan Çevre ve
Kalkınma konulu BM Konferansı'nda da suyun "eko-sistemin bir
parçası, doğal bir kaynak ve sosyal ve ekonomik bir mal"
olması gerektiği belirtilmiştir.

İçinde Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler'in de
olduğu kurucular tarafından 1996 yılında oluşturulan Dünya Su
Konseyi'nin kuruluş amacı tüm dünyada su ile ilgili temel
politikaları belirlemektir. Dünya Su Konseyi'nin her
üç yılda bir düzenlediği Dünya Su
Forumları'nda su sorununun çözümü için
önerilen yol suyun ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesi
olmaktadır.

Dünya Su Forumu 2001 yılındaki toplantısında suyun "bir insan
hakkı" olduğu kavramını değiştirerek "bir insan
ihtiyacı" kavramını kabul etmiştir. Kapitalizmin temel iktisat
anlayışı  kaynakların kıt, insan ihtiyaçlarının ise
sınırsız olduğu kabulüne dayanır. Suyun dünya üzerinde
kıt bir kaynak ve bir insan ihtiyacı olarak tanımlanması, liberal iktisat
kuramları gereği, suyun kullananın karşılığını ödemesi gereken
ticari bir mal olması sonucunu beraberinde getirir. Böylelikle
uluslararası sermaye açısından suyun ticarileştirilmesinin teorik
altyapısı oluşmuş olur. Sıra hızla su kaynaklarının denetimini ele
geçirmeye gelmiştir.

Dünya Su Konseyi, Dünya Bankası ile doğrudan bağlantılı
uluslararası tekeller tarafından yönlendirilmektedir. Bu tekellerden
Suez ve Vivendi su pazarının %70'ini kontrol etmektedir. Suez 130,
Vivendi 90'dan fazla ülkede faaliyet yürütmektedir.
 

DB ve İMF tarafından desteklenen uluslararası tekeller dünyanın
birçok ülkesinde hükümetlerin de desteği ile su
dağıtm şirketlerini ele geçirmişlerdir. Dünyadaki içme
suyunun %5'inin sermaye denetimine geçmiş olmasına karşın,
su ticaretinde elde edilen kâr tüm petrol karının %40'ı
kadar olmuştur. Sermaye açısından su ticareti bir "mavi
altın" demek olurken, tüm bu gelişmeler dünya yoksulları
açısından ucunda ölümlerin olduğu felaketlere gebedir. Su
kaynaklarının sermaye denetimine geçmesi ile "kullanan
öder" işleyişi gereği, parası olan suya erişebilecek, parası
olmayanlar susuz kalacaktır. Suyun ticarileştirilmesi politikası bu
gerçek üzerine oturmaktadır.

Su dağıtım şebekeleri uluslararası su tekellerine satılan
ülkelerde su fiyatlarının nasıl hızla yükseldiği açık
bir şekilde görülmüştür. Gana'da
ticarileştirilmesinden sonra su ücretleri %95 yükselmiştir.
Hindistan'da aile bütçesinin %25'i su faturalarına
gitmeye başlanmıştır. Peru'nun yoksul halkı ABD halkından altı
kat pahalıya su tüketmeye başlamıştır. Güney Afrika'da
halk faturalarını ödeyemediği için suları kesilmiş, susuzluk
ve kolera salgını başlamıştır. Bolivya'da su fiyatları %200
artmıştır. Fas'ın Kazablanka kentinde su dağıtım şebekelerinin
özeleştirilmesinden sonra su fiyatları üç kat
artmıştır. Kanada'nın Ontorio Walkerton kentinde laboratuar
hizmetinin (su tahlilleri için) ticarileştirilmesinden sonra yedi
kişi sudan bulaşan E.Coli bakterisi nedeni ile ölmüştür. Su
şebekelerinin özel şirketlere devredildiği bu ülkelerde yaşanan
sorunlar, suyun ticarileştirilmesinin halk açısından ne anlama
geldiğini gayet iyi anlatmaktadır.

Suyun ticarileştirilmesinden zarar gören yalnızca insanlar da
değildir. Su kaynağının yanısıra kaynağın çevresindeki karasal
alanın da özel şirketlerin egemenliğine gireceği gözden
kaçırılmamalıdır. Sermaye bu alanlarda istediği faaliyetlerde
(örneğin maden arama vb.) bulunabilecektir. Bundan hem doğa hem de o
bölgede yaşayan tüm canlılar elbette etkilenecektir. Suyun
ticarileştirilmesi, insanlara getireceği sıkıntıların yanında, doğaya
ve tüm canlı yaşamına da zarar verecektir.

Türkiye'de bu konudaki gelişmelere bakıldığında;
ülkemizde suyun ticarileşmesine ilk adım 1981 yılında
çıkarılan 2560 sayılı İSKİ kanunudur. 
Büyükşehir Belediye Kanunu ile İSKİ idare tipi
büyükşehirlerin tamamında kurulmuştur. Bu kuruluşların en
önemli özelliği, uluslararası sermayenin yeni su yönetimi
anlayışının altyapısını oluşturmuş olmalarıdır. Bunlar Maliye
Bakanlığı izni ile uluslararası finans kuruluşlarından borç
alarak su ve kanalizasyon yatırımı yapabilmektedir, ancak alınan
kredilerde DB'nın suyun ticarileştirmesi ile ilgili koşulları
bulunmaktadır.

Ayrıca İSKİ, ASKİ ve diğer benzer kuruluşlarda su dağıtımı ve
kanalizasyon hizmetleri bir kamu hizmeti gibi verilmemektedir. Yaptıkları
hizmetlerin ücretlendirilmesinde kâra dayalı bir anlayış esas
alınmaktadır.

Ülkemizin birçok şehrinde su ve kanalizasyon işletmesi
imtiyazlarla uluslararası tekellere devredilmiştir. Antalya Belediyesi 1996
yılında su işletmeciliğini uluslararası bir tekel olan Suez'e 10
yıllık süre devretmiştir. Suyun fiyatında aylık %7 artış olunca
tepkiler doğmuş, bunun üzerine belediye Suez'in faaliyetlerine
2002 yılında son vermiştir. Suez ise Antalya Belediyesi'ni
uluslararası tahkim kuruluna şikayet etmiştir.

İzmit Belediyesi, Yuvacık Barajı'nın işletme imtiyazını 16
yıllığına uluslararası bir tekele devretmiş, kamu kaynakları bu proje
ile şirketin kasasına akıtılmış, İzmit halkının payınaysa susuzluk
düşmüştür.

Dünyanın ikinci su tekeli olan Vivendi  İzmir
Çeşme'de ortaya çıkmıştır. Vivendi'nin
büyük ortak olduğu Vivendi-Çalbir ortaklığı
Çeşmelilere suyu 3 kat pahalıya satmıştır.

Birçok belediye, Dünya Bankası'nın, özel bankaların
ve çeşitli ülkelerin yatırım bankalarının fonlarını
kullanarak atık su arıtma, içme suyu arıtma, su dağıtım
şebekelerinin yenilenmesi, baraj inşaatı gibi projeleri uluslarası
tekeller aracılığı ile yaptırmaktadır. Uluslararası tekeller
verdikleri şartlı kredilerle su kaynaklarını denetimleri altına
almaktadırlar.

Ayrıca belediyelerin hizmetleri, su, atıksu ve çöp toplama
işleri piyasaya açılmış; su işletmeciliğinin
bütünü özelleştirilmeyip hizmetin sayaç okuma, su
ve kanal arızaları, borçtan dolayı su açma- kapama ve
istasyon bakımı gibi hizmetlerinin taşeron firmalara ihale edilmesi yoluna
gidilmiştir. Asli görevi hizmet üretimi olan belediyeler, kentsel
hizmetlerin tamamını bir bedel karşılığında özel sektöre
yaptırmaktadırlar.

Görüldüğü gibi, ülkemizde suyun ticarileştirilmesi
konusunda bir hayli yol alınmıştır. 16-22 Mart 2009 tarihlerinde
İstanbul'da toplanacak olan Dünya Su Forumu bu süreci
yaygınlaştırma ve hızlandırma amacını taşımaktadır.  

Dünya Su Forumu'nun Meksika'daki dördüncü
toplantısında bir sonraki toplantının İstanbul'da yapılması
kararı alınmış, ardından hükümet su kaynaklarının
ticarileştirilmesi için gerekli fizibilite çalışmalarını
başlatmıştır. Basına yansıdığı kadarıyla çalışmalarını
tamamlamış olduğu da anlaşılmaktadır. Su kaynaklarının satılması
ile elde edilecek para miktarı bile belirlenmiş durumdadır. Bu konuda
gazetelerde çıkan haberler dikkat çekicidir.

4 Mayıs 2006 tarihli Hürriyet gazetesinde Yalçın Doğan
köşesinde "Başkentte dün bir kurye trafiği yaşanıyor.
Merkezde Çevre ve Orman  Bakanlığı var. Bir kol
Başbakanlığa, ikincisi Maliye Bakanlığına,
üçüncüsü de ekonomiden, aynı zamanda AB'den
sorumlu devlet bakanlığına uzanıyor. Gizli dosyalar, Çevre
Bakanlığı'ndan bu kurumlara kuryelerle gönderiliyor. Ne var o
dosyada? Önümüzdeki üç yıl içinde nasıl
60 milyar Euro'luk kaynak yaratabiliriz sorusu var. O soruyla birlikte, bunun
çözümü üzerine geliştirilen projeler var. (...)
Çevre Bakanlığı nüfusu yüz binden fazla belediyelere
talimat gönderiyor.
Sıvı ve katı atıklarların tasfiyesi için bu belediyeler
üç ay içinde yatırım programı sunmak zorunda.
Sundukları programı da, üç yılda gerçekleştirmek
zorunda. Üç yılda, nasıl olacaksa! Hangi parayla? Para nerede?
İşte, o gizli dosyadaki ilk emir. Su parasıyla ilgili." (2)

7 Temmuz 2007 tarihinde  Hürriyet gazetesinde Yalçın Bayer
köşesinde  12-13 akarsuyun satış kapsamında bulunduğunu ve
bunlardan metreküp hesabıyla yaklaşık 3,1 milyar dolar beklendiğini
yazmıştır. Aynı yazıda Fırat'ın sularının üzerindeki
Atatürk ve Keban gibi barajlara giden suların da bu özelleştirme
kapsamı içinde olacağı, DSİ'de yapılan ön
çalışmalara göre Fırat'ın 29 yıllık satış
değerinin 950 milyon dolar, Dicle'nin 650 milyon dolar olacağı
söylenmektedir. (3)

Kısacası gazetelere yansıyan bilgilere bakıldığında
hükümetin akarsuları, gölleri satışa çıkaracağı,
satış sonucunda elde edeceği para miktarını bile belirlemiş olduğu
anlaşılmaktadır.

Suyun Ticarileştirilmesine Karşı Mücadele

Önümüzdeki yıllarda temiz suya ihtiyacın artacağı,
dolayısıyla suyun bol kâr getirecek bir alan olabileceği
düşüncesi sermayenin iştahını kabartmış, bu yöndeki
çabalarını ve girişimlerini  hızlandırmışken,
emekçiler ise temiz suya erişimin bir  insan hakkı olduğunu,
herhangi bir meta gibi kâr amaçlı alınıp satılamayacağını
söylemektedirler. Bu haklarının sermaye tarafından gasp edilmesine
karşı emekçilerin cevabı, suyun ticarileştirildiği
ülkelerdeki mücadelelerde kendini somutlamıştır.

Suyun ticarileştirilmesine karşı mücadele dünya genelinde
sürmekte ve bu politikaların uygulanmaya çalışıldığı her
yerde direnişler ortaya çıkmaktadır.  Su dağıtım
şebekeleri ticarileşen ülkelerde su fiyatlarının aşırı
yükselmesi ve suların sağlıksız sunulması bu direnişlerin
başlıca nedenleridir.

Tekellerin ve hükümetlerin su politikalarına en büyük
karşı çıkış Bolivya'da örgütlenmiştir.
Bolivya'da 1999 yılında Cocahamba'nın su dağıtım şebekesi,
merkezi ABD'de bulunan bir uluslararası tekel olan Bechtel şirketine
40 yıllığına devredilmiştir. Su işletmesi Bechtel'e geçer
geçmez üç hafta içinde su fiyatları 2 kat, iki ay
sonra da 3 kat arttırılmıştır. Bunun üzerine halk protestolara
başlamıştır. Göstericiler "su tanrının armağanıdır, su
hayattır" sloganıyla direnişe geçmiştir. Direniş
yaygınlaşınca sıkıyönetim ilan edilmiştir. Göstericilere
ateş açılmış, yüzlerce kişi yaralanmış, 17 yaşındaki
Hugo Daza öldürülmüştür. Direniş saldırılara
rağmen devam ettiği için Bolivya hükümeti sözleşmeyi
iptal etmek zorunda kalmıştır.  Yani Bolivya'da direniş
kazanmıştır.

Kolombiya'da ise Cali belediyesine ait olan Emcali 3 milyon kişiye su,
kanalizasyon, elektrik ve telekomünikasyon hizmeti sağlamaktaydı. Su
işletmesinin ticarileştirilmesi istenmiş, sendikanın grev, işgal gibi
direnişleri uluslararası kampanyaların da desteğiyle suyun
ticarileştirilmesi engellenmiştir.

Daha bir çok ülkede suyun ticarileştirilmesine ve
özelleştirilmesine karşı çeşitli biçimlerde verilen
mücadelelerin ayrıntılarını dergimizde okuyacaksınız.
Ülkemize gelindiğinde ise; Türkiye'de de suyun
ticarileştirilmesine karşı bir mücadele
yürütülmektedir. Dergimizin de içinde olduğu,
sendikalardan, meslek odalarından, siyasi partilerden,
DKÖ'lerden, çeşitli platformlardan, dergi gruplarından
oluşan geniş bir kesimce kurulmuş olan Suyun Ticarileştirilmesine Hayır
Platformu bu alandaki mücadele dinamiklerini bir merkezde toplamaya
çalışmaktadır. Platform faaliyetlerine 2008 yazından bu yana devam
etmektedir. Yapılan çalışmalarla bir yandan kamuoyu suyun
ticarileştirilmesi konusunda bilgilendirilmeye ve uyarılmaya
çalışılırken bir yandan da pratik bir mücadele
örgütlenmektedir.

Sonuç

Dünya Su Konseyi ve Dünya Su Forumları kendilerini her ne kadar
olası bir su kıtlığını tüm dünya halklarının iyiliğine
önlemeye, bu konuda bir küresel akıl oluşturmaya çalışan
kurumlar olarak sunsalar da su kaynaklarının azalmasına ve kirlenmesine
yol açan temel ekonomi politikalarını hiçbir şekilde
sorgulamadıkları için inandırıcı değillerdir. Susuzluk sorununu
su kaynaklarının, dağıtım şebekelerinin ve su hizmetlerinin
ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesine meşruluk kazandırmak
için kullanmaktadırlar. Oysa yapılmak istenen, üzerinden
yüksek kârlar elde etmeyi vaat eden suyu, sermayeye yeni bir
birikim aracı olarak sunmaktır.

16-22 Mart'ta İstanbul'da toplanacak olan 5. Dünya Su
Forumu'nun amacı, ülkemizdeki su kaynaklarının sermaye
denetimine geçirilmesi için oluşturulan plana son
rötuşların yapılması, planın uygulamaya sokulması için
gerekli yasal düzenlemelerin hazırlanmasıdır.

Üretimin, üretim araçlarını ellerinde bulundurulanların
daha fazla kâr edebilmeleri amacıyla değil, insanların
ihtiyaçlarını karşılamak için yapıldığı bir sistemde
suyun kıtlığı söz konusu değildir ve insanlara bedava sağlanması
da mümkündür. Su kaynaklarının kirlenmesinin önüne
geçilmesi de eldeki teknik olanaklarla mümkündür.
Bütün bunların yapılmaması sisteme ilişkin bir
tercihtir.      
   
Dünya Su Konseyi'nin önerdiği su politikaları sermayenin
aslında 1970'li yıllardan beri içinde bulunduğu ve bugün
giderek derinleştiği görülen krizinden çıkmak için
yaratmaya çalıştığı çözüm yollarından biridir.
Sermayenin krizini aşmak için getirdiği her yeni düzenleme gibi
emekçilerin aleyhinedir. Su gibi yaşamın sürdürülmesi
için mutlaka gerekli olan bir şeyin ticarileştirilerek sermayenin
egemenliğine girmesini emekçiler asla kabul etmemelidir. Suyumuza
yönelik saldırılar devam ederse, sıkça sözü edilen
"su savaşlarının" emekçiler ile sermaye arasında
yaşanacağı kesindir.  

NOTLAR

(1)    2007 Su Raporu, Çevre ve Mühendis dergisi,
"Su ve Havza Yönetimi" sayısı, no: 28, 2007, Çevre
Mühendisleri Odası
(2)    Suyu Parayla Satın Emri, Yalçın Doğan,
Hürriyet gazetesi, 4 Mayıs 2006
(3)    Nehirlerimiz de 'satılıyor',
Yalçın Bayer, Hürriyet gazetesi, 7 Temmuz 2007

 

“Pencereleri Kapatın” Özgür Yazılım Etkinliği Gerçekleştirildi

<![endif]-->

style="">        

İvme-Genç'in ve EMO-Genç Ankara'nın ortak
çalışması olan "Pencereleri Kapatın" özgür
yazılım etkinliği 15.04.2010 tarihinde ODTÜ'de MM125 amfisinde
gerçekleştirildi. Özgür yazılımın teknik boyutu ile
birlikte ekonomik ve sosyal yönleriyle de ele alınması gerektiği
düşüncesiyle etkinlik üç oturum şeklinde yapıldı.
Birinci oturumda Linux Kullanıcıları Derneği (LKD) Başkan'ı Doruk
Fişek özgür yazılımın tarihi, felsefesi ve gelişim evreleri
üzerine eğlenceli ve bilgilendirici bir sunum yaptı. Ardından
oturumun ikinci konuşmacısı Elektrik Mühendisleri Odası (EMO)
üyesi Burak Oğuz EMO'nun özgür yazılım üzerine
yapmış olduğu araştırmaları paylaştı. Kendisi de özel bir
şirkette özgür yazılım geliştiricisi olarak çalışan
Burak Oğuz, özellikle kamu kurumları bünyesinde patentli ve
özgür olmayan yazılımların kullanılıyor olmasının ne denli
büyük mali külfet oluşturduğunu raporlarla çarpıcı
bir biçimde ortaya koydu.İkinci oturumda ise Çankaya
Üniversitesi'nden uzman Efe Çiftçi bir özgür
yazılım işletim sistemi olan GNU/Linux Ubuntu 9.10 kurulumunu anlattı.
Eş zamanlı olarak taşınabilir bilgisayarlarıyla gelen katılımcıların
bilgisayarlarına Ubuntu 9.10 kurulumu gerçekleştirildi. Kurulumdan
sonra ise Efe Çiftçi güncel Linux masaüstü
uygulamaları hakkında kısa bir eğitim verdi. Son oturumda ise Elektrik
Mühendisleri odasından İzlem Gözükeleş ve İvme
Dergisi'nden İlker Kalaycı sırayla sunumlarını yaptılar. Ana
başlığı özgür yazılımın ekonomi politiği olan
üçüncü oturumda İzlem Gözükeleş kapitalist
sistem, insan doğası ve özgür yazılım arasındaki
bağlantılardan bahsederken özgür yazılımın özel
mülkiyete karşı olan, paylaşımcı felsefesi üzerine vurgu
yaptı. İvme Dergisi adına sunum yapan İlker Kalaycı ise bilgi, bilim ve
üretim üzerine tarihsel bir bakış açısıyla yaptığı
konuşmasında bilginin ilkçağlardan günümüze kadar
olan evrimi ve bilgi üretiminin toplumla ilişkisinden bahsetti.
Günümüz kapitalist toplumunda bilgi üretiminin nasıl
metalaştığı ve patentler yoluyla tekelleştirildiği üzerinde duran
Kalaycı, bu durumun toplumun ilerleyişi önünde engel teşkil
ettiğini söyledi. Özgür yazılım hareketinin bilgiyi
özgürce kullanma ve paylaşım üzerine kurulu felsefesine
vurgu yapan İlker Kalaycı kapitalist sistemle mücadelenin sürekli
olması ve bu sebepten özel mülk yazılımlara " hayır
" denmesi gerektiğini belirtti.




Sayısal Verilerle Su

<![endif]-->

SAYISAL
VERİLERLE SU

style="">

 


Dünyadaki suyun
yaklaşık %97'si (kimi verilere göre %97,5'i) denizlerde
bulunan tuzlu sudur. İçilebilir ya da kullanılabilir olan %3 (kimi
verilere göre %2,5) oranındaki tatlı suyun ise büyük bir
kısmı kutuplardaki buz dağlarında bulunur, bir kısmı ise derin yeraltı
sularıdır. Bunlar çıkarıldığında geride kalan, yani
ulaşılabilir olan tatlı suyun (nehirler, dereler, göller vb.) %1
(kimi verilere göre %0,5) oranında olduğu görülmektedir.
Kullanılabilir olan bu %1'lik kısım ise dünya üzerinde
eşit ve düzenli bir biçimde dağılmamıştır (Bkz. Tablo 1).
Dolayısıyla suya olan talep ülkeden ülkeye değişiklik
göstermektedir.  style=""> 

 

class="MsoNormalTable">

KITALAR


class="MsoNormal">Nüfus (%)


class="MsoNormal">Su Kaynağı (%)


Kuzey Amerika


class="MsoNormal">8

class="MsoNormal">15

Güney
Amerika


class="MsoNormal">6

class="MsoNormal">26

Avrupa


class="MsoNormal">13

class="MsoNormal">8

Afrika


class="MsoNormal">13

class="MsoNormal">11

Asya


class="MsoNormal">60

class="MsoNormal">36

Avustralya ve Adalar


class="MsoNormal">1

class="MsoNormal">5

style="">Tablo 1: Suyun Dünya
Üzerinde Dağılımı


 

Nüfus artışı,
kentleşme, sanayi, iklim değişikliği, ormansızlaştırma, sulak
alanların kurutulması, akarsulara atıkların ve gübrelerin
boşaltılması gibi nedenlerle yaşam kaynağımız olan su gün
geçtikçe azalmakta ve kirlenmektedir. Dünyanın kimi
bölgelerinde su rezervleri tükenme noktasındadır.

 

Bir ülkenin su
varlıklarının yeterli olup olmadığını anlamak için
yenilenebilir tatlı su miktarının kişi başına düşen yıllık
değerine bakılmaldır:

class="MsoNormal"><!--[if !supportLists]-->Ø     
<!--[endif]-->Kişi başına yıllık yenilenebilir
tatlı su miktarının 1000 m3'ün altında olması o ülkenin
su fakiri bir ülke olduğunu, su kıtlığı noktasında bulunduğunu
gösterir.

class="MsoNormal"><!--[if !supportLists]-->Ø     
<!--[endif]-->1000 ile 1670 m3 arasında değişmesi, su
azlığı ya da su baskısı olarak adlandırılır.

class="MsoNormal"><!--[if !supportLists]-->Ø     
<!--[endif]-->8.000-10.000 m3'ten fazla olması
ise o ülkeyi su zengini bir ülke sınıfına sokar.

style="">

 


UNEP (Birleşmiş Milletler
Çevre Programı) 3. Küresel Çevre Raporu'na
göre, d style="">ünyada sağlıklı içme suyundan yoksun olan insan
sayısı 1.1 milyardır!

Güvenli arıtma
hizmetlerinden yoksunluğa bakıldığında ise bu sayı 2.4 milyara
ulaşmaktadır!

style="">

 


Önümüzdeki
yirmi yıl içinde dünyanın su ihtiyacının %40 oranında
artacağı öngörülmektedir. Nüfus artışına bağlı
olarak yükselen gıda talebi su ihtiyacındaki artışın başlıca
nedenidir.

 

Bugün
188 ülkenin 50'sinde 2 milyardan fazla insan su kıtlığı sorunu
ile karşı karşıyadır.
2050 yılında her dört kişiden
birinin yeterli içme suyuna ulaşamayacağı
öngörülmektedir.

 

UNEP raporu, gelişmekte
olan ülkelerde atık suların %90-95'inin, endüstriyel
atıkların ise %70'inin arıtma işlemlerinden geçirilmeden doğaya
salındığını ortaya koymaktadır.

 

BM'e göre toplam
dünya nüfusunun yaklaşık yarısı kirletilmiş su kaynaklarını
kullanmaktadır. Sudan kaynaklanan hastalık ve ölüm olayları
yüksek boyutlardadır. Dünya Sağlık
Örgütü'nün verileri %90'ı beş yaş altı
çocuklar olmak üzere her yıl 1.8 milyon insanın ishalden, 1.3
milyon insanın ise sıtmadan hayatını kaybettiğini ortaya koymaktadır.
İshal ve sıtma hastalıkların bu boyutlara ulaşmasının nedeni
güvenli olmayan su kullanımı ve yetersiz kanalizasyon
hizmetleridir.

 

Kişi başına düşen
yıllık kullanılabilir su miktarında dünya ortalaması 7600
m3'tür. Türkiye ise kişi başına 1430 m3 su tüketimi
ile dünya ortalamasının epey altındadır (Bkz. Tablo 2).

 



style="font-size: 10pt;">Ülke- Kıta Ortalaması
style="font-size: 10pt;">



style="font-size: 10pt;">Kişi Başına Düşen Kullanılabilir Su
Miktarı (yıllık)


style="font-size: 8.5pt; font-family: Verdana;">SURİYE


style="font-size: 8.5pt; font-family: Verdana;">1.200
m3


style="font-size: 8.5pt; font-family: Verdana;">LÜBNAN


style="font-size: 8.5pt; font-family: Verdana;">1.300
m3


style="font-size: 8.5pt; font-family: Verdana;">TÜRKİYE


style="font-size: 8.5pt; font-family: Verdana;">1.430
m3


style="font-size: 8.5pt; font-family: Verdana;">IRAK 


style="font-size: 8.5pt; font-family: Verdana;">2.020
m3


style="font-size: 8.5pt; font-family: Verdana;">ASYA ORTALAMASI


style="font-size: 8.5pt; font-family: Verdana;">3.000
m3


style="font-size: 8.5pt; font-family: Verdana;">BATI AVRUPA ORT.


style="font-size: 8.5pt; font-family: Verdana;">5.000
m3


style="font-size: 8.5pt; font-family: Verdana;">AFRİKA ORT.


style="font-size: 8.5pt; font-family: Verdana;">7.000
m3


style="font-size: 8.5pt; font-family: Verdana;">GÜNEY AMERİKA ORT.


style="font-size: 8.5pt; font-family:
Verdana;">23.000m3


style="font-size: 8.5pt; font-family: Verdana;">DÜNYA
ORT.


style="font-size: 8.5pt; font-family: Verdana;">7.600
m3

style=""> Tablo 2:
Kişi Başına Düşen Yıllık Kullanılabilir Su Miktarı
Ortalaması


 

Kişi başına bir
günde tüketilen su miktarı sanayileşmiş ülkelerde 266 litre
iken, Latin Amerika'da 184, Asya'da 143, Afrika'da 67,
Türkiye'de ise 111 litredir. Bu miktar uluslararası
standartların altındadır.

 

Toplam tüketilen su
içinde en büyük pay tarım sektöründe,
özellikle endüstriyel tarımdadır. Tarımı sanayide
tüketilen su izlemektedir. Evlerde tüketilen su miktarı ise tarım
ve sanayiden azdır.

 

Türkiye'de suyun
%72'si tarımda, %10'u sanayide, %18'i ise evlerde
kullanılmaktadır. Tarımsal sulamanın %88'i salma sulama ile
yapılmaktadır. Şebekelerdeki kayıp kaçak oranı ise %40'lara
ulaşmaktadır. Belediyelerin yalnızca %8'inde arıtma tesisi vardır.
Organize Sanayi Bölgeleri'nde atık suyun %25'i
arıtılmadan çevreye salınmaktadır. 1 lt. atık kirli suyun 8 lt.
tatlı suyu kirlettiği düşünülürse sanayinin
arıtılmamış atıklarının doğaya verilmesinden doğan kirliliğin
büyüklüğü daha iyi anlaşılabilir.

 

Su dünya üzerinde bölgeler ve
ülkeler arasında eşit dağılmadığı gibi, ekonomik sistemin
tercihleri nedeniyle insanlar arasında da adaletsiz bir dağılım
sözkonusudur.
Örneğin Endonezya'nın kuraklık
yaşadığı sırada Jakarta'nın golf sahalarında aşırı su
tüketimi sürmüştür. Aynı şekilde Meksika'nın
kuzeyinde hükümet 1995 yılında kuraklığı gerekçe
göstererek çiftçiye verdiği suyu keserken, Serbest
Bölgeler'deki yabancı şirketlerin suyunda bir kısıntı
yapmamıştır. UNDP'nin (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı)
bir çalışması ise gecekondu bölgelerinde yaşayanların suya,
şebeke suyundan yararlananlardan 5-10 kez daha yüksek bir para
ödediği gösler önüne sermiştir.

 

style="">KAYNAKÇA


style="">

 


  1. class="MsoNormal">2007 Su
    Raporu
    , Çevre ve
    Mühendis dergisi, "Su ve Havza
    Yönetimi
    " sayısı, no: 28, 2007, Çevre
    Mühendisleri Odası

  2. class="MsoNormal">Su Temel İhtiyacımız ve
    Hakkımız Ama Susuzluk Kapıda. Su İnsan İçin Neden
    Önemli?
    , Türkiye Bilimler Akademisi, href="http://www.tuba.gov.tr/index.php?id=450">http://www.tuba.gov.tr/index.php?id=450
    style="">


  3. class="MsoNormal">Su Krizi Gerçek Mi?, Tahir
    Öngür, Jeoloji Mühendisleri Odası

  4. class="MsoNormal">Globalizmde Suyun Ekonomi Politiği,
    Prof. Dr. Türkel Minibaş, href="http://www.turkelminibas.net/read.asp?id=29&tur=makale">http://www.turkelminibas.net/read.asp?id=29&tur=makale style="">



style="">

 






Suyun Ticarileştirilmesi Ne Demektir?

Suyun Ticarileştirilmesi Ne
Demektir?

Su, dünyanın var oluşundan bu yana canlıların ihtiyaç
duyduğu yaşamsal, vazgeçilmez bir doğal kaynaktır. Yakın tarihe
kadar, herkese yeter ölçüde ve erişilebilir durumda olduğu
için, doğanın bize karşılıksız sunduğu, sınırsız bir kaynak
gibi görülmüştür. Çünkü
gerçekten de su, kendi döngüsü içinde yenilenen
ve tükenmeyen bir kaynaktır.
 

Ancak kapitalist üretimle birlikte su farklı bir anlam kazanmış,
yalnızca yaşamsal ihtiyaçları karşılayan bir kaynak olarak
görülmekten çıkmış, kâr için yapılan
kapitalist üretimin bir girdisi olmuştur. Günümüzde
kapitalist üretimde kullanılan su miktarı çok artmış
durumdadır çünkü sanayide temiz su kullanımı son derece
yaygındır. Bu nedenle su kaynaklarının sınırsız
görüntüsü kaybolmaya başlamıştır. Üretimde
kullanılan temiz su kirletilmekte ve sonra çoğu zaman arıtılmadan
yeniden doğaya salınmaktadır. Bu da eldeki temiz su kaynaklarının da
kirlenmesine neden olmaktadır. Kapitalist üretimden elde edilen
kârın artırılması için her geçen gün daha fazla
temiz su tüketilmektedir. Sanayinin yanı sıra, kapitalizmin emek
gücü ihtiyacını karşılamak üzere oluşan modern kent
yerleşimleri de temiz suyun buralara taşınmasına ihtiyaç
duymaktadır. Tarımda kullanılan yeni kapitalist teknikler de toprağı
kuraklaştırmakta ve daha fazla sulamayı gerektirmektedir.
 

Gelinen durum, su kaynaklarının sınırsız olmadığının ve
kirletildikçe tükendiğinin fark edilmesine yol
açmıştır. Bu da dünyadaki tüm kaynakların olduğu gibi
su kaynaklarının bölüşümünün de önem
kazanması demektir. Kapitalistler, kâr odaklı yaptıkları
üretimde kullandıkları suyun payının artmasını, evsel kullanım
suyunun payınınsa azalmasını talep etmektedirler. Su kaynaklarının
bölüşümünün bu yönde değişmesini sağlamak
için, suyun alınıp satılır bir mal olması, diğer tüm
metalar gibi suyun fiyatının da piyasada belirlenmesi gereklidir.
 

Suyun ticarileştirilmesi, suyun, fiyatı piyasada belirlenen bir meta
olması demektir. Ancak bu gerçekleştirilirse suyun arz-talep dengesi
kurulacak; her talep eden, suyu arza göre belirlenen aynı fiyattan
alacaktır. Yani suyu, üretimde kullanacak ve kâr elde edecek olan
kapitalist de yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamak için
kullanacak halk da aynı fiyattan satın alacaktır. Bu adil olmayan durumda,
tabii ki yoksul halk yüksek fiyatları karşılayamayacak ve daha az su
kullanacaktır. Böylece evsel su kullanımı kısıtlanacak, buradan
artan su kaynakları kapitalistlere sunulabilecektir. Ve tabii ki vahşi
kapitalizm açısından, bu durumun, suya erişimi olmayan halkın
arasında hastalıkların yayılmasına ve ölümlere yol
açacak olması hiç önemli değildir.
 

Tüm bu sebeplerden, suyun ticarileştirilmesi kapitalist sınıfın
bütünü için bir ihtiyaçtır ve önem
taşımaktadır. Suyun ticarileştirilmesinin bir yöntemi, su
kaynaklarının ve hizmetlerinin özelleştirilmesidir. Bu
özelleştirmeler bazen hükümetler, bazen belediyeler eliyle
yapılmaktadır. Su kaynaklarının özelleştirilmesi için
bulunan yöntem, suyun kullanım hakkının belli bir süreyle
özel bir şirkete satılmasıdır. Böylece su kaynaklarının
satılmadığı, bunun özelleştirme olmadığı iddia edilmekte; buna
"kamu-özel ortaklığı" adı verilmektedir. Uluslararası
sermaye için, su çok kârlı bir yatırım alanıdır
artık. Su, vazgeçilmez bir ihtiyaç ve üretimin de
önemli bir girdisi olduğu için, suya talep hiçbir zaman
tükenmeyecek, hatta gittikçe artacak; bu yüzden de suyun
piyasa fiyatı gittikçe yükselecektir. Bu yüzden de su
kaynakları için açılan yeni özelleştirme alanları,
dünyadaki büyük tekellerin iştahını kabartmaktadır.
 

Dünyada su özelleştirmelerinin çok ilginç
yansımaları olmuştur. Nehirler satılmış, kıyılarına silahlı
bekçiler dikilerek köylülerin kendi köylerindeki
nehirlerden yararlanmaları engellenmiştir. Şehirlerde, şebeke suyuna
ödeyecek parası olmayan halkın yağmur suyunu toplaması bile
yasaklanmıştır. Temiz su kaynakları şişe su şirketlerine
satılmıştır. Şehirlerin şebeke suyu hizmeti özel şirketlere
devredilmiş; büyük kentlerin suya erişimi, devralan şirketin
kârlılığına bağlanmıştır. Üstelik elektrik
özelleştirmelerinde de karşımıza çıktığı gibi, su
kaynaklarını devralan özel şirkete fiyat garantisi verilmesi,
otomatik zam tarifeleri ve kontörlü su sayaçları da
uygulamalar arasındadır.
 

Bu kârlı alandan su şirketlerinin elde edeceği kazanç
tahmin edileceği gibi çok büyüktür. Ancak suyun
ticarileştirilmesinin tek yöntemi, özelleştirme değildir.
Dünyada, devlet kurumlarının da tıpkı özel şirketler gibi,
uluslararası ölçekte suyu pazarladığı, bundan kâr elde
ettiği görülmektedir. Türkiye'de de DSİ böyle bir
kurum olmaya adaydır. Yani ister özel sektör eliyle, ister devlet
eliyle, ister bunların ortaklığıyla olsun, suyumuz hızla
ticarileştirilmektedir.
 

Suyun ticarileştirilmesinin ideolojik altyapısını hazırlayan, toplumu
bu fikre alıştırmaya, oluşabilecek tepkileri azaltmaya çalışan,
tüm bu ticarileştirme sürecinin uluslararası ölçekte
planlamasını yapan kurum, 1996'dan bu yana Dünya Su
Konseyi'dir. Dünyada ve Türkiye'de suyun
ticarileştirilmesi yönünde atılacak adımları planlamak
üzere Dünya Su Forumu'nun beşincisi Mart 2009'da
İstanbul'da yapılacaktır. Bu ticarileştirme saldırısına dur
demenin yolu, suyumuzu çalan kapitalist sınıfa karşı halkın
tepkisini örgütlemek ve Dünya Su Forumu'na halkların
cevabını vermektir.

 

 

Sayı 7 Su Sayfa5-6

İvme Dergisi yazısıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

 

Merhaba

href=http://www.ivmedergisi.com/node/3703>Merhaba

Bugünlerde
her yerde SU var… Reklam panolarında, televizyon ekranlarında,
gazetelerde… 5. Dünya Su Forumu'nun İstanbul'da
yapılacak olması nedeniyle, başımızı çevirdiğimiz her yerde
Forum'un reklamlarıyla karşılaşıyoruz. "Farklılıklar suda
birleşiyor", "Suyla şaka olmaz", "Dünya su
için İstanbul'da buluşuyor", "Dünya kadar
suyumuz yok" gibi sloganlarla su konusunun artan öneminin altı
çiziliyor. İşin özü, suyla ilgili korku verici
senaryolarla karışık yoğun bir propaganda altındayız. Biz de böyle
bir ortamda, su konusunu enine boyuna incelemek, ortaya atılan savların
doğrularını yanlışlarından ayırmak, önerilen yeni
düzenlemelerin emekçi kesimin yaşamında ne tür
değişikliklere yol açacağını anlamak için dergimizin 7.
sayısını bu konuya ayırmaya karar verdik.
 

Kitle iletişim araçlarında sürekli suyumuzun azaldığı,
hepimizin mutlaka su tasarrufu yapması gerektiği, örneğin dişimizi
fırçalarken, bulaşık yıkarken ya da temizlik yaparken suyu israf
etmeden nasıl kullanacağımız anlatılıp duruyor. Gelecekte yaşanacak
olası bir su kıtlığının nedeninin evlerimizde kullandığımız su
olduğuna, kâr odaklı aşırı üretiminin bunda hiç payı
olmadığına inanmamız isteniyor. Kendi doğal döngüsünde
yeterli ve yenilenebilir bir kaynak olan su, kapitalizmin ekonomi
politikaları nedeniyle azalmış ve kirlenmiş durumdadır. Oysa
dünyanın su sorununa çare bulmak için toplandığını
ileri süren Forum, bu noktayı tartışma konusu bile etmiyor

Bir yandan insanlara "Suyu yanlış kullanıyorsunuz"
denirken, öbür yandan da devletlere "Suyu yanlış
yönetiyorsunuz" deniyor. Bu sırada, suyun yönetimine talip
olan sermaye kesimi ve onların sözcüsü konumundaki
uluslararası kuruluşlar da gerekli idari, yasal, finansal ve toplumsal
hazırlığı dört koldan sürdürüyorlar. Bu
hazırlıkların temelinde suyun ticarileştirilmesi yaklaşımı bulunuyor.

 

Ticarileştirme, suyun kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp,
fiyatı piyasada belirlenen bir metaya dönüşmesi anlamına
gelmektedir. Ticarileştirmenin ve özelleştirmenin suyu halka (siz bunu
müşterilere diye okuyun) daha güvenli, sağlıklı ve iyi kalitede
ulaştırmak için şart olduğunu öne sürüyor sermaye.
Ne var ki dergimizde de okuyacağınız üzere, sermayenin talepleri
doğrultusunda şekillenmiş su politikalarının uygulandığı
hiçbir ülkede vaat edilenler yerine getirilmediği gibi, hepsinde
suyun fiyatına yapılan fahiş zamlarla, faturalar öden(e)mediğinde
insanları susuz bırakan ön ödemeli sayaçlarla, giderek
kötüleşen altyapı hizmetleriyle karşılaşılmıştır.
 
 

Türkiye'de de son yıllarda su alanında yeni geliştirilen
politikalar, yasal düzenlemeler, Avrupa Birliği uyum süreci
kapsamında hazırlanan projeler mevcuttur. Ülkemizdeki bu
çalışmaların çerçevesi, Dünya Su Konseyi
üyesi su tekellerinin talep ve beklentileriyle uyum içinde
şekillenmektedir.      
 

Su; iklim değişikliğinden tarıma, sanayiden sağlığa, enerjiden
uluslararası ilişkilere kadar pek çok alanla hem neden hem
sonuç ilişkileri içindedir. Su konusundaki bir yaklaşım
değişikliği bağlantılı tüm alanlarda da değişiklikler
getirecektir. Dergimizde tüm bu alanlara değinmeye çalıştık.
Emperyalizmin su politikasını, bu politikaların merkezindeki kurum olan
Dünya Su Konseyi'ni ve onun düzenlediği Dünya Su
Forumları'nı araştırdık; ülkemizde dünden bugüne su
politikalarını, su ile ilgili yasal durumu ele aldık; tarımsal alanda su
kullanımı, hidroelektrik santraller, su havzaları gibi konuları işledik.

 

Suyun ticarileştirildiği her yerde halkların buna karşı
çeşitli biçimlerde örgütlenmiş mücadeleleri
olmuştur. Dünya halklarının suyun ticarileştirilmesine karşı
direnişlerinden Türkiye'de yaşanan su hakkı mücadelesi
örneklerine kadar tüm bu hareketleri ayrıntılı bir
biçimde incelemeye çalıştık. Suyun ticarileştirilmesini
isteyen uluslararası sermaye ve yerli işbirlikçileri bu isteklerini
gerçekleştirmek için nasıl merkezileşmişse, bu
ticarileştirmenin yıkıcı sonuçlarını yaşayacak emek
güçleri de merkezileşmeli, güçlerini
birleştirmelidir. Bu anlamda, dergimizin de içinde bulunduğu Suyun
Ticarileştirilmesine Hayır Platformu'na halkın su hakkı
mücadelesini geliştirmekte büyük rol düşmektedir;
bugüne kadar yapılanlar daha başlangıçtır.
 

Tüm okurlarımızı, demokrat ve ilerici mühendis, mimar ve
şehir plancıları halkın su mücadelesine destek vermeye
çağırıyoruz.

Unutmayalım ki;  
 

Su Yaşamdır, Su Hakkı Yaşam Hakkıdır!
 

Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada +İvme Dergisi

 

 

Sayı 7 Su Sayfa 3

İvme Dergisi yazısıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

 

22 Nisan 2010 Perşembe

İki Yıldır Neredeydiniz

İki Yıldır
Neredeydiniz

HABER ÇIKINCA
MÜDAHALE

Siirt'te yaşları 18'den küçük 7 kız çocuğunun 2
yıldır onlarca yetişkin erkek tarafından cinsel istismara maruz
kaldığı ve 'başlatılan soruşturmanın gizliliği' gerekçesiyle
konunun örtbas edildiği ortaya çıktı.  14 yaşındaki H.T
ve 16 yaşındaki ablası S.T. birlikte onlarca erkeği şikâyet etti.
Konu, Hürriyet'in haberiyle tekrar gündeme gelince, Siirt
Valisi Necati Şentürk, 'cinsel istismar' olayıyla ilgili olarak 2 kamu
görevlisinin açığa alındığını açıkladı.

'ŞEYH EFENDİ' DE VAR
Yaşları 14-70 arasında değişen 100 erkeğin arasında okulun
müdür yardımcısı, kızların sınıf arkadaşları,
Siirt'in tanınmış ailelerine mensup esnaf, 'hacı dede'ler,
bir asker, bir polis var. Bu arada Siirt'teki bir 'Şeyh
Efendi'nin adı da zanlıların arasında geçti. Savcı,
Şeyh'in fotoğrafını çeken muhabiri ifadeye
çağırdı. Şeyh efendiyi koruyan aynı devlet, kızları korumadı!
Olayın örtbas edilmesinin ardında tarikat-aşiret bağlantılarının
olduğu iddia ediliyor.
Siirt'te yaşları 18'den küçük 7 kız
çocuğunun 2 yıldır onlarca yetişkin erkek tarafından cinsel
istismara maruz kaldığı ve 'başlatılan soruşturmanın
gizliliği' gereğince konunun örtbas edildiği ortaya
çıktı. Konu Hürriyet gazetesinde tekrar gündeme gelince,
Siirt Valisi Necati Şentürk, 'cinsel istismar' olayıyla
ilgili olarak 2 kamu görevlisinin açığa alındığını
açıklarken, ancak hiçbir yetkili, aralarında birçok
kamu görevlisinin de bulunduğu sanıkların ve Vali
Şentürk'ün daha önce niçin açığa
alındığını açıklamadı.
Siirt'te ilköğretim öğrencisi 14 yaşındaki H.T.,
geçen yıl okulu bırakan 16 yaşındaki ablası S.T. ile birlikte
kendilerine cinsel istismarda bulunan onlarca erkekten
şikâyetçi oldu. Kız kardeşlerin maruz kaldığı bu durum,
iki yıldır devam ediyordu.
Sonunda olay 10 Nisan'da yargıya taşındı. 100 erkek sorgulandı,
16'sı tutuklandı, 25'i gözaltında. Yaşları 14-70
arasında değişen 100 erkeğin arasında okulun müdür
yardımcısı, kızların sınıf arkadaşları, Siirt'in tanınmış
ailelerine mensup esnaf, 'hacı dede'ler, bir asker ve bir polis
var.
Aradan 10 gün geçti, şehirden tek satır bir haber bile
sızmadı. Hürriyet gazetesinden Gülden Aydın'ın haberine
göre; "savcılık ve emniyet, 'gizli soruşturma'
gerekçesiyle tek kelime bilgi vermiyordu. Zanlıların isimlerini
öğrenmek için konuşulan şehrin sakinleri, hatta siyasi
partilerin il başkanları, bildiklerini anlattıktan sonra 'Beni
görmedin, hiç konuşmadık' diyor."

SIĞINDIKLARI OKULDA BİLE İSTİSMAR
Her şey, H.T. ile 4 arkadaşının rehberlik öğretmeniyle
konuşmasıyla başladı. Kızların anlattığına göre, okulun
müdür yardımcısı Fahrettin Kuzu, kendilerine tacizde bulunuyor,
cinsel ilişkiye zorluyordu. Rehber öğretmen, hemen diğer
müdür yardımcısıyla konuştu ve olay polise yansıdı. Durumu
haber alan Fahrettin Kuzu, kayıplara karıştı. Emniyet ve Savcılık
araştırmayı derinleştirdikçe aslında iki yıldır süregelen
bir suçun mağdurları H.T. ile ablası S.T.'nin trajedisi
ortaya çıkmaya başladı.
İki kardeş, çok yoksul bir ailenin çocukları. Babaları
Mithat T., çarşıda hamal. En küçüğü sekiz
aylık yedi kardeşler. En büyük kardeşleri Yunus, on yıl
önce kaybolduğunda 12 yaşındaydı. Bir daha bulunamadı. Kızları
şikâyetçi olup da olay adli makamlara yansıyınca babaları
avukat tutamadı. Siirt Barosu da avukat Deniz Doğan'ı atadı.
Abla S., 5'inci sınıftayken cinsel istismara uğradı. Korkudan
sesini çıkaramadı. Esnaf arasında kulaktan kulağa yayılan
durumuyla birlikte tacizci ve 'cinsel istismarcı' sayısı
arttı. Geçen yıl okulu bırakmak zorunda kaldı.
Esnaf, H. büyüdükçe ona da ablasına baktığı gibi
bakmaya, aynı saldırılarda bulunmaya başlayınca okulun müdür
yardımcısı Fahrettin Kuzu da geri kalmadı. H.'yi, sıkıştırmaya,
tehdit etmeye başladı. H., Kuzu'nun tacizlerinden bıkınca
çareyi rehberlik öğretmeniyle konuşmakta buldu ve
Siirt'te bilinip de görmezden gelinen gerçekler
açığa çıktı.

BİLİNEN MAĞDUR SAYISI: 7, SANIK: 100
Polis ve Savcılık soruşturmayı derinleştirdikçe, mağdur
kızların sayısı 7'ye çıktı. Kızlardan 2'si, H. ve
S. gibi kızkardeş ve 4'ü aynı okulda okuyor, 2'si de yine
aynı okuldan mezun. Çocuk Esirgeme Kurumu Yurdu'na
yerleştirilen iki kız, Savcılık'ta önce üç isim
verdi. Ancak yurttaki psikologlar yardımıyla kendilerini güvende
hissettiklerinde, listeye 25 isim daha eklendi. Diğer kızların
ifadeleriyle taciz ve cinsel istismar iddiasıyla sorgulananların sayısı
100'e çıktı.
Kız çocuklarının ifadeleri doğrultusunda aynı sınıftan
yaşları 14 ile 16 arasında değişen 7 erkek öğrenci de
gözaltına alındı. Yaşları küçük olduğu
gerekçesiyle serbest bırakılan bu 7 erkek öğrenci hakkında
savcının itirazı üzerine yeniden tutuklama kararı
çıktı.

POLİS VE ASKERİN ADINI SÖYLEYEMİYORLAR
Mahkemenin gizlilik kararı aldığı bu olayla ilgili Siirtli
hukukçuların verdiği bilgiye göre, kızların
şikâyetçi olduğu kişiler arasında rütbe ve adlarını
bilmedikleri bir polis ile bir asker de bulunuyor. Ancak genel kanı,
kızların korkudan bu iki zanlının adını söyleyemediği
yönünde.
Mağdur H. ve S.'nin amcası Mehmet T., "Müdür
yardımcısı Fahrettin Kuzu, yeğenime sarkıntılık etti. Üç
kız öğrenciyi daha mağdur etti. Gözaltını duyunca firar
etti" diyor.
Haberler üzerine Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf'ın Siirt İl
Sosyal Hizmetler Müdürlüğü'ne talimat verdi. Bu
doğrultuda, mağdur kız öğrenci ve ablasının koruma altına
alınarak, sosyal ve psikolojik destek verilmeye başlandı. Mağdurların
güvenlik amacıyla başka bir kente gönderildiği de bildirildi.
Siirt Valisi Necati Şentürk, "cinsel istismar" olayıyla
ilgili olarak 2 kamu görevlisinin açığa alındığını
açıkladı.
Şeyh efendiyi koruyan devlet kızları koruyamadı!
Hürriyet gazetesinde, Siirt'e giderek haberi yapan muhabirin
ifadeleriyse cinsel istismar kadar karanlık ilişkilerin de olabileceğini
akıllara getiriyor. İfadeler şöyle:
"Tutuklananlarla ilgili Emniyet ve Savcılık'ın basına
koyduğu ambargo, Siirt'te 'Zanlıların içinde hatırlı
isimler mi var" sorusuna neden oluyor. Nitekim, gece yarısı
İstanbul'a dönüşümde Siirt Emniyet
Müdürlüğü'nden bir komiser yardımcısı
tarafından cep telefonumdan arandım. Arayan yetkili 'Şeyh
Efendi'nin izinsiz fotoğrafını çekmişsiniz,
şikayetçi olmuş, Savcı Bey sizi ifadeye çağırıyor'
diyordu. Şikayetçi olan kişi, tecavüz olayında adı
geçenlerden biriydi. Ertesi gün aynı komiser yardımcısı beni
iki kez daha aradı, talebini tekrarladı.

Kaynak: href="http://www.birgun.net/actuel_index.php?news_code=1271889998&day=22&month=04&year=2010">
Birgün
22 Nisan 2010