27 Temmuz 2010 Salı

"Evet" ile "Hayır" Açmazındaki Nafilelik / Sibel Özbudun - Temel Demirer

"Evet" ile "Hayır"
Açmazındaki Nafilelik / Sibel Özbudun - Temel Demirer

class="rteright">SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER
 "Kaygılanmak ya da umut etmek değil
yeni silahlar aramak
gerekiyor."[2]
 
"Muhafazakâr/maneviyatçı" "Anadolu
Kaplanları"nın; bir başka deyişle, önü, emek ve
özgürlük mücadelesini boğan12 Eylül askerî
darbesinin yol verdiği neo-liberal siyasalarla açılan, şimdinin
moda tabiriyle "Askerî vesayet rejimi" altında semiren
taşra burjuvazisinin "öz" partisi AKP; bu coğrafyada
iktidar olmak için hükümet olmadığı gerçekliğine
birbiri ardı sıra birkaç kez toslayınca, bir "fars"
sergilemeye koyuldu. 12 Eylül rejiminin ve genelde askerî-sivil
bürokrasinin siyaset üzerindeki müdahaleciliğini tasfiye
edecek bir "sivil Anayasa" idi farsın adı.
Ve ütopyaları AB'ye endeksli liberallerin tezahüratı
altında, öteki egemen fraksiyon ile, anayasa değişikliği
üzerinden bir itiş-kakışa girişti. Birkaç hamlesi,
kendilerini rejimin "kurucu iradesi" ile özdeşleştirip,
yeni-yetme taşra burjuvazisinin ve siyasal temsilcisinin niyetlerine
kuşkulu gözlerle bakan geleneksel oligarşi tarafından
püskürtülse de, yılmadı. Parlamentodaki çoğunluğu,
Türkiye'den bir "turuncu devrim" beklentisi
içindeki iç ve dış (neo-)liberal çevrelerin
alkışları ve iftar çadırlarının, valiliklerin, belediyelerin
dağıttığı yardımların önünde kuyruğa dizilen yoksulların
"yaşa-varol!" haykırışlarından aldığı cesaretle, her
defasında, "liberal-demokrat" şakşakçıların
gözünü boyayacak bir-iki tadilatın üzerini
örttüğü, "geleneksel oligarşiyi"
(askerî+sivil bürokrasi) etkisizleştirip (özellikle) hukuk
kurumunun iplerini kendi eline verecek düzenlemeler paketini
sürmesini bildi piyasaya…
Bu kez de öyle oluyor.
"12 Eylül rejiminin kökünü kazıyorum!"
iddiasındaki AKP, gerçekte 12 Eylül kurumlarının denetimini
eline verecek önlemleri sunmaya hazırlanıyor, referandumda.
Böylelikle geleneksel laik/bürokratik elitin yerini neo-liberal
Fethullahçı elitin almasını sağlayacak bir
"transformasyon"u, ezilenlere, sömürülenlere
"demokratikleşme/sivilleşme" olarak yutturmaya kalkışıyor.
Bir başka deyişle, kalkıştığı "düzen-içi
düzenleme," burjuvazinin ezilenlere karşı kullandığı silahı
sağ omzundan sol omzuna veya sol omzundan sağ omzuna geçirmekten
başka anlam ifade etmiyor.
Peki, önümüzdeki 12 Eylül referandumu
"fars"ının (evet evet; 12 Eylül 2010 günü
gerçekleştirilecek olan referandum, yakın tarihimizdeki kanlı bir
trajedinin bir 'fars'a bağlanmasıdır!)
CHP'li/MHP'li "red cephesi" neye denk
düşüyor?
Anayasa değişikliklerine "Hayır!" demenin, bu
zadegân açısından 12 Eylül Darbe Anayasası'na
sahip çıkmak, "Devlet ve Milletin Bölünmez
Bütünlüğü" adına onun kılına dokundurtmamaya
yeminli, "lüzumu hâsıl olursa biz değiştiririz,"
diyen bir yetkeciliği sürdürmek olduğunu vurgulamaya gerek var
mı?
Olan biten, gerçekte şundan ibarettir: AKP düzenin
güçleri üzerindeki hâkimiyetini
güçlendirecek aygıtları anayasa hükmüne bağlamaya,
dolayısıyla da iktidarını pekiştirmeye çabalarken, muarızları
AKP iktidarının elini rahatlatacak bu düzenlemelere karşı
çıkıp, referandumu "Vatan elden gidiyor!" aculluğu ile
güvenoylamasına dönüştürme çabasına
girişmişlerdir…
Bu, bu coğrafyanın sömürülenleri ve ezilenleri
için bir tuzaktır; referandum, önümüzdeki dönemde
egemen fraksiyonlardan hangisini sırtında taşıyacağını
seçmesini istemektir emekçilerden, Kürtlerden,
yoksullardan, kadınlardan, gençlerden…
Ve emekçileri, Kürtleri, yoksulları, kadınları,
gençleri, yani ezcümle sömürülen ve ezilenleri
referandumda "Evet" (ya da hiç fark etmez:
"Hayır") oyu kullanmaya çağırmak, bu toprakların
"lanetlileri"nin yazgısını bir kez daha fillerin tepişmesine
bağlamak anlamına gelmektedir.
* * *
Fillerin tepişmesinde taraf olan herkes, yani hem "ulusal
sol"cular, hem de "Fethullah" muhibbi liberaller bilmelidir
ki, Devrimci-sosyalistlerin 12 Eylül Anayasası'nı savunmak gibi
bir derdi yoktur; olmaz da… Bu konuda her söz, muğalatadır,
abes ile iştigaldir…
Abes ile iştigal edenler; AKP "Taraf"lı liberallerdir;
hani "ama"lı, "fakat"lı konuşma ve yaşamayı
meslek edinerek, hep sağlarından medet uman siyasal kadavralardır!
(Sahi, kaç kişidir bu "Taraf"lı liberaller? Kim(ler)i
temsil ederler? İstanbul'un Beyoğlu'su dışında nere(ler)de
bulunurlar? Şimdiye dek hangi taşın altına sokmuşlardır
ellerini?)
"Yetmez ama…" mı diyorsunuz! 12
Eylül'ün izlerini silmek mi istiyorsunuz? Çok kolay:
12 Eylül'ün sebeb-i hikmetinin karşısına dikilirsiniz!
Sahi, 12 Eylül darbesi, Türkiye'de sermayenin
egemenliğini tahkim etmek için yapılmamış mıydı? yoksa biz mi
yanlış hatırlıyoruz?
Bunu AKP'siz (Fethullah'sız) yapmaya; niyet ve
cüretiniz var mı?
Varsa işte o zaman otoriterliğe karşı çıktığınızı
söylemeye hakkınız olur; yoksa susun!
"Yetmez…" deyip, ardından "Evet" diyen
"aymazlık"; "Ne"yin, "Neden" yetmez
olduğunun "Niçin"i konusunda niye dut yemiş
bülbüle dönüyor?
Neden "şer" söylemini öne çıkarıp,
ardından da "ehven-i şer" ilan ettiğine itibar edilmesini
istiyor?
* * *
Ya "AKP gericiliğine karşı mücadele" kisvesiyle bu
coğrafyada kokuşmuş, yozlaşmış, tefessüh etmiş ne varsa
"kutsal", "dokunulmaz" ilan eden "ulusal
solcu"lar? "Anti-emperyalizm" maskenizin altından
Kürtleri "düşman" ilan eden kirli bir
milliyetçilik sırıtmıyor mu? Bu ülkenin emekçilerini,
yoksullarını, Kürtlerini, kadınlarının, gençlerini boğan,
yaşamlarını cehenneme çeviren bütün baskı ve zulüm
aygıtlarını, "vatanı böldürtmeme" adına
sahiplenmenize ne demeli?
İşte "açılım"dan beklediğini (ki beklediği,
Kürtlerden, kendilerine verilen birkaç hak kırıntısına
medyun-u şükran, İslâm maneviyatçılığı altında
birleşmiş bir "millet-i sadıka" yaratabilmekti) bulamayarak
"millî birlik cephesi"ne rücu eden AKP'lilerle
aynı safta buluştunuz… Şimdi siperlerinizin ardında, "kim
daha milliyetçi?" yarışmaları düzenleyebilirsiniz
rahatlıkla…
Bizim, yani devrimci sosyalistlerin ne "şer"inizle, ne de
"ehven-i şer"inizle bir işimiz olamaz.
Biz Eşitlik, Özgürlük, Eşitlikçi
Özgürlük ya da Özgürlükçü
Eşitliğin Anayasası, Halkların Gönüllü ve Eşit Temelli
Kardeşliği'nin Anayasası'nı kaleme alacağımız kardeşlik
günleri için mücadelemizi sürdüreceğiz.
Bazılarınıza "uçuk-kaçık", bazılarınıza
"dogmatik gelse" de: Bunun için "Evet'e de
Hayır... Hayır'a da Hayır..." diyerek referandumu boykot
ediyoruz!
Boykot = boşa çıkarmadır; boykot egemen siyasetin
ilüzyonlarını deşifre edip, başka bir şeyin mümkün
olduğunun propaganda ve eyleminin örgütlenmesidir; bağımsız
emekçi çizgisinin ortaya çıkartılmasıdır!
Önümüzdeki "referandum aldatmacası"
konusunda bizim tavrımız bu.
Bu duruşun coğrafyamızda her türlü
ezilme/sömürü ilişkisine karşı duranlar açısından
hayırlı bir ayrışmaya yol açacağı kanısındayız.
Söz konusu duruş, Kürt hareketini ve sosyalist sol'u
liberal sivil toplumculuktan ayrıştırarak yeni (ve daha sağlıklı)
birliklere yönelmenin önünü açacaktır. Ve suyun
batı yakasında iyi anlatılabildiği takdirde, Fethullah'çı
kuşatma ile 12 Eylül Anayasası arasında sıkışmış emekçi
kitlelerin hegemonik söylemden kopuşunu kolaylaştırabilir.
 
18 Temmuz 2010 10:16:25, Çeşme Köy.
 
N O T L A R
[1] Newroz, Yıl:4, No:139, 22 Temmuz 2010…
[2] Gilles Deleuze.
 

 


26 Temmuz 2010 Pazartesi

DİSK-AR: "Kayıt Dışı ve Güvencesiz Çalışma Yaygınlaşıyor"

DİSK-AR: "Kayıt Dışı ve
Güvencesiz Çalışma Yaygınlaşıyor"

class="rtecenter">DİSK ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜ (DİSK-AR)

2010 NİSAN AYI DÖNEMİ

KAYITDIŞI VE İSTİHDAM RAPORU

26/07/2010

 
AKP İŞSİZLİĞE KARŞI ÇÖZÜMÜ
BULDU:
KAYITDIŞI, GÜVENCESİZ VE GEÇİCİ
ÇALIŞMA
 
İşsiz sayısındaki 547 bin kişilik azalmaya karşın,
kayıtdışı çalışanların sayısı geçtiğimiz yılın
aynı dönemine göre 905 bin, geçici işlerde
çalışanların sayısı ise 315 bin kişi arttı.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
İŞSİZ SAYISI 2 YILDA YÜZDE 32 ARTTI
 
 
 
 
 
solid="" colspan="4">
NİSAN DÖNEMİ İÇİN
KARŞILAŞTIRMA TABLOSU
border-bottom:solid="">
İşgücüne dahil olmayanlar (000)
solid="">
27 066
solid="">
27 191
solid="">
26 788
 
2008
2009
2010
Kurumsal olmayan nüfus (000)
69 549
70 368
71 173
15 ve yukarı yaştaki nüfus (000)
50 627
51 507
52 360
İşgücü (000)
23 561
24 316
25 572
    İstihdam
(000)
21 228
20 698
22 501
    İşsiz (000)
2 333
3 618
3 071
İşgücüne katılma oranı (%)
46,5
47,2
48,8
İstihdam oranı (%)
41,9
40,2
43
İşsizlik oranı (%)
9,9
14,9
12
    Tarım dışı işsizlik
oranı (%)
12,3
18,2
14,9
    Genç nüfusta
işsizlik oranı(1)(%)
17,6
26,5
21,2
Kaynak: TÜİK HİA sonuçları
 
KAYITDIŞI İSTİHDAM NİSAN DÖNEMİ İÇİN REKOR
KIRDI
 
 
 
GÜVENCESİZ ÇALIŞMA YAYGINLAŞIYOR
 
 
 
 
 
 
 
İŞİ GEÇİCİ OLDUĞU İÇİN İŞSİZ KALANLAR BAŞI
ÇEKİYOR
 
 
 
windowtext="">
Durumlarına göre
işsizler
windowtext="">
Kişi sayısı (bin)
windowtext="">
Oran (yüzde)
border-bottom:solid="">
Diğer nedenler
border-bottom:solid="">
344
solid="">
11,2
Çalıştığı iş geçici olup işi sona
erenler
915
29,8
İşten çıkarılanlar
577
18,8
Kendi isteğiyle işten ayrılanlar
498
16,2
İşyerini kapatan/iflas edenler,
249
8,1
Ev işleriyle meşgul olanlar
261
8,5
Öğrenimine devam eden veya yeni mezun olanlar
227
7,4
Kaynak: TÜİK
 
ÇALIŞIYORMUŞ GİBİ GÖRÜNENLERİN SAYISI DA
ARTTI
 
 
 
ÇARESİZLİKTEN KÖYE DÖNÜŞ BAŞLADI
 
 
 
GENİŞ TANIMLI İŞSİZLİK YÜZDE 18
 
Türkiye açısından işsizlik verileri ile ilgili olarak
giderek önemini artıran kesim, işe başlamaya hazır olup, iş
bulmaktan umudunu kestiği için iş aramayan ve bu nedenle işsiz
sayılmayanlar ile diğer nedenlerle işe başlamaya hazır olup, iş
aramayan ve bu nedenle işsiz sayılmayanlardır. Bu durumda olan kişi
sayısı 10 yıl önce son derece azken, bugün neredeyse toplam
işsiz sayısına yakın bir düzeye ulaştı. 2004 yılında sayısı 1
milyon 100 bin olan işe başlamaya hazır olup son 3 aydır, başta
umutsuzluk olmak üzere, çeşitli nedenlerle iş arama
kanallarından birini kullanmayan ve bu nedenle işsiz sayılmayanların
sayısı, 2010 yılının Nisan dönemi için 1 milyon 976 bin
düzeyindedir.
 
Tanımlama nedeniyle işsiz sayılmayan, söz konusu 1 milyon 976
bin işsizi dahil ettiğimizde, daha gerçekçi bir rakama
işaret eden geniş tanımlı (GT) işsizlik oranlarına ulaşıyoruz. Bu
hesaplamaya göre işsiz sayısı 3 milyon 71 binden 5 milyon 47 bine
yükselmekte, işsizlik oranı ise yüzde 12,0'den yüzde
18,32'ye çıkmaktadır.
 
GT işsizlik verilerine çeşitli nedenlerle tam zamanlı
çalışamayanlardan oluşan, eksik istihdam sayılarını ilave
ettiğimizde, işsiz ve yetersiz istihdam edilenlerin, toplam istihdama
oranı yüzde 23'ü bulmaktadır.
 
HERKESE İŞ BULMA HÜKÜMETİN SORUMLULUĞUDUR
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
  1. Haftalık çalışma süresi gelir kaybı
    yaşanmaksızın 40 saate, fazla mesailer için uygulanan
    yıllık 270 saat sınırı, 90 saate
    düşürülmelidir.
  2. Herkese en az 1 aylık ücretli izin hakkı
    tanınmalıdır.
  3. Herkes için iş güvencesi ayrımsız bir
    biçimde uygulanmalıdır.
  4. Sendikal hak ve özgürlükler
    güvence altına alınmalı, sendikal barajlar, noter şartı
    kaldırılmalı, herkesin sendika hakkını özgürce
    kullanabilmesi için gerekli yasal düzenlemeler
    yapılmalıdır
  5. Kamu girişimciliği ve hizmetleri istihdam yaratacak
    şekilde yeniden ele alınmalıdır
  6. Kamuda personel açığı derhal
    kapatılmalıdır.
  7. Taşeronlaşma ve kayıtdışı istihdam
    engellenmelidir.

 


href="http://disk.org.tr/default.asp?Page=Content&ContentId=980#_ftnref1"> roman="" new="" times="">[1]
Kaynak:
http://www.stargazete.com/ekonomi/basbakan-erdogan-issizlik-oranlarinda-...
Erişim:[22 Temmuz 2010]

href="http://disk.org.tr/default.asp?Page=Content&ContentId=980#_ftnref2">" href="http://www.statistics.gr/">National Statistical Service
of
 Greece
", Nisan
ayı verisi
href="http://www.statistics.gr/portal/page/portal/ESYE/BUCKET/A0101/PressReleases/A0101_SJO02_DT_MM_04_2010_01_F_EN.pdf">http://www.statistics.gr/portal/page/portal/ESYE/BUCKET/A0101/PressReleases/A0101_SJO02_DT_MM_04_2010_01_F_EN.pdf
Erişim[22.07.2010]

Kaynak: disk.org.tr


Karikatür = Semih Balcı ile Turhan Selçuk / Temel Demirer

Karikatür = Semih Balcı
ile Turhan Selçuk / Temel Demirer

TEMEL
DEMİRER
 
"Bana bir halkın neye
güldüğünü söyle;
sana onun ne için kanını akıtmaya
hazır olduğunu
söyleyeyim."[1]
 
"İnsan güldüğü kadar insandır," der
Moliere ve ardında da "Gülmek, insanı tüm öteki
yaratıklardan ayıran yetenektir," diye ekler Addison…
"Mizah"/ "gülmece" deyince ilk
anımsanması gereken bu(n)lar. Ancak artısı da var ki, onlar da
şunlardır:
"Umutlarımızın dibe vurduğu zamanlarda bize, hadi kalk,
lütfen diyen mizah değil midir? Yaşama ters dönen
hâllerimizi ne denli büyüttüğümüzü
görüp, kendimize gülmeye başladığımız noktada mizah yok
mudur? Nefes alışımızdan, geldiğimizi sandığımız son yaşam
noktasına kadar ararız gülmeceyi…
Gülmek; tepeden tırnağa uğradığımız bir elektrik
boşalmasıdır. Kaptırır, gideriz. Bütün çaresizlikler
ufalmıştır. Beynimiz boşalmış, sorun çözmelere, yeni
sorular sormaya hazırlanmıştır. Yoksa; bu yüzden mi,
kültür tarihleri çoğunluğun elinden alınan
gülmelerin, daha çok biz gülelim diyenlerle
mücadelesidir. Ya da mizahtan etkilenmez hâllere
dönüştürülünce toplum, artık bir korkulmazlar
ordusu mu yaratılır? Suskun, bezgin, gülmekten uzak...
Yaşama inadımız varsa; elimizdeki tek güçtür
gülmece, espri, mizah..."[2]
Bun(lar)a, Wylie Sypher'in, 'Komedya Anlayışımız'
başlıklı incelemesinden şunları da eklemek gerekir:
"Artık yaşamın trajik ve komik diye iki ayrı açıdan
görülüşü pek de sürdürülemiyor, bunlar
birbirlerine yaklaşıyorlar, birbirlerinden ayrılmıyorlar. Belki de modern
eleştirinin en önemli buluşu, komedya ile tragedyanın akraba
oldukları ya da komedyanın, durumlarımız üstüne tragedyadan
daha çok şeyler anlatabilmesi gerçeğidir. XIX. yüzyıl
ortasında Dostoyevski buldu bunu ve Kierkegaard sonsuzun saltık noktasında
komik ile trajik'in birleştiklerini söylerken modern biri gibi
konuşuyordu. Nitekim Paul Klee'nin saf sanatında, komik ile trajik
birleşmişlerdir."
Bu sözlere "kara mizah", "kara komedi"
anlayış ve kavramlarını da katarsak, güldürmenin ya da
ağlatmanın ne denli anlamsız, ya da hiç olmazsa ne denli geride
kaldığı kendiliğinden ortaya çıkar. Böylece mizaha,
gülmeceye ayrı bir tür gibi bakma alışkanlığı ortadan
kalkar.
Bu açıdan karikatürü "çizgi ile
mizah" biçiminde tanımlama düalitesi de doğru
değildir.
"Fikrin çizgiyle mizaha dönüşmesi
karikatürü oluşturur; grafik sanatların en çarpıcısı
ortaya çıkar; karikatür bu anlamda vurucu
silahtır."[3]
Ya da "Betimleme, sözle resim yapmaksa; karikatür,
betimlemenin çizgisel olanıdır. Çizgi ise, anlatının en
yalın biçimidir."[4]
Gelişmiş mizah duygusunun etkin öğelerinden olan karikatür;
Türker Alkan'ın, "Korkularımızı besler aşırı
ciddiyet, mizahı da sürgüne gönderir," diye
betimlediği hiyerarşik dayatmaların aşılmasıdır…
Hayatın çizgilerle anlatılırken, eleştirilip aşılmasına
denk düşen karikatürden söz edilirken akla ilk gelen
isimlerden biri Semih Balcı ise diğeri de Turhan
Selçuk'tur…
* * * * *
27 Ekim 2006'da yaşamını yitiren Semih Balcıoğlu,
"Bizim notamız çizgimiz. Meramımızı onunla
anlatırız," derdi…
Tan Oral'ın, "Çizgi dünyamızın
demirbaşlarındandı," diye tanımladığı Semih Balcı,
'Gabrovo Mizah Evi' tarafından dünyanın en iyi 106
çizerinden biri olarak ilan edilmişti…
1928 yılında İstanbul'da doğan Semih Balcıoğlu, Işık
Lisesi ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde okudu. Akademinin
grafik bölümünden mezun oldu (1951). İlk karikatürü
Akbaba mizah dergisinde yayımlandı (1943). Birçok dergi ve gazetede
çalıştı.
'Akbaba', 'Karikatür', 'Taş',
'Akşam', 'Vatan', 'Dünya',
'Tercüman', 'Hürriyet' ve 'Yeni
Yüzyıl' bunların başlıcalarıydı... Meslek hayatı boyunca
100'den fazla ödül kazandı. 'Gümüş
Güvercin (Skopje)', 'Altın Madalya (Pescara)',
'Altın Palmiye' ve 'Gümüş Hurma
(Bordighera)', Abdi İpekçi Barış ve Kardeşlik
Ödülü, TÜYAP Onur Çizeri, Karikatür Vakfı
Onur Ödülü bunlardan birkaçıdır.
İtalya'da Tolentino, Bulgaristan'da Gabrovo,
İsviçre'de Basel, Polonya'da Varşova karikatür
merkezlerinde karikatürleri vardır. Ayrıca Almanya'da
Willhelm-Bush Karikatür Müzesi'nde yapıtları
sergilenmiştir.
Türkiye'de üç boyutlu karikatürü
gerçekleştiren ilk sanatçıdır. Seramikle yaptığı
karikatürler üç yıl arka arkaya İstanbul ve
Ankara'da sergilendi (1964-1966).
7'si yurtdışında olmak üzere (Skopje 1972, Paris 1975, New
Castle 1978, Frankfurt 1981, Melbourne, Sydney ve Canberra 1994) 71 kişisel
sergi açtı. 28 karikatür kitabı yayımlanan
Balcıoğlu'nun "Güle Güle İstanbul" adlı
eseri, İtalya'nın Pescara kentinde yapılan karikatür kitapları
yarışmasında birincilik ödülü kazandı. 

SEMİH BALCIOĞLU'NUN
KİTAPLARI
1) Yazısız Çizgiler... 2) 50 Yılın Türk
Mizah ve Karikatürü... 3) 1.M.C.... 4) Güle Güle
İstanbul... 5) Cumhuriyet Dönemi Türk Karikatürü... 6)
Gözüm Görmesin... 7) Karikaturgut... 8) Galeri
Çiller... 9) Hacı-Bacı... 10) Semih Balcıoğlu Kitabı... 11)
Cumhuriyet'in 75. Yılında Türk Karikatürü... 12)
Palyaçolar... 13) Kapadokya... 14) Kırmızı-Red... 15) Mavi... 16)
Önce Çizdim Sonra Yazdım... 17) Memleketimden
Karikatürcü Manzaraları... 18) Çizgiyle 2002
Günlüğü…
Balcıoğlu iyi bir çizer olmanın ötesinde
karikatürün Türkiye'de kurumsallaşması için de
çalışmalarda bulundu. Kuşağının önemli çizerlerinden
Turhan Selçuk ve Ferit Öngören'le birlikte 1969
yılında Karikatürcüler Derneği'ni kuran Balcıoğlu, yedi
dönem derneğin başkanlığını da yaptı. 1996 yılında da derneğin
Onursal Başkanı oldu. Ayrıca 1973-1979 arasında Türkiye Gazeteciler
Sendikası Genel Başkanlığı yaptı. 1999'da Türkiye
Gazeteciler Cemiyeti Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü alan
Balcıoğlu'na, 2002 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar
Üniversitesi tarafından da Onursal Doktor unvanı verilmişti.
"Karikatüre üç boyutu
getiren"[5] ve "Düşünceyle donanmış
kahkaha"[6] ya da "Karikatürün
içten kahkahası"[7] diye anılmayı hak eden
O'nu Sunar Aytuna ise, "Karikatür
'gerçekten' yaşama biçimiydi. Soluk alırdı,
karikatür çizerdi," sözleriyle
betimliyor…
Nihayetinde, 78 yaşındayken bırakıp gitti bizi; "Yaratıcı
bir zekânın sessiz kahkahasını kendine özgü
çizgilerde somutlaştırmış bir oksijen kolyesi daha uçup
gitti; atıklarıyla boğuşan çalkantılı bir gölün
derinliklerinden uçup giden daha başka berrak oksijen kabarcıkları
gibi,"[8] Çetin Altan'ın satırlarındaki
üzere…
* * * * *
Hacı Bektaş-ı Veli'nin ünlü, "İlimden
gidilmeyen yolun sonu karanlıktır," sözünü kendine
düstur edinen Turhan Selçuk,[9] taviz vermez bir
yaratıcılıktı…
Cemal Nadir döneminde karikatüre başlayan Turhan
Selçuk, başından itibaren kendi üslubunu aradı. Onda en
çok Amerikalı çizer Steinberg etkili oldu.
Zeynep Oral'ın, "Çizgiye insan haklarını, insan
onurunu, insana ve emeğe sevgi ve saygıyı yerleştiren; çizgisiyle
haksızlığa, sömürüye, baskıya direnen; savunduğu ilkeleri
en incelikli yorumlarla ortaya koyan; çizgi sanatını evrensel
değerler hiyerarşisinde doruklara taşıyan bir usta"… Semih
Gümüş'ün, "Karikatürün bizim
ülkemizde bir sanat olarak kendini var etmesi özellikle 1950
Kuşağı'nın çabasıyla olmuşsa, Turhan Selçuk da
bunun öncülüğünü yapmıştır"…
Miraç Zeynep Özkartal'ın, "Onun bir
karikatürünü görseniz, bunu Turhan Selçuk
çizmiştir demek için imzasını arar mısınız? Tabii ki
hayır... Onun imzası, çizgisidir çünkü," diye
betimlediği O; "Çizginin
Çehov"uydu[10]
Ezilenlerin yanında olan, Abdülcanbaz'ın babası O;
1922'de Muğla'nın Milas ilçesinde doğdu…
Adana Erkek Lisesi'nden mezun olduktan sonra girdiği Diş
Hekimliği Fakültesi'nin ikinci sınıfından ayrıldı. Zira
başka bir "çizgi"yle kesişmişti yolu.
İlk karikatürleri 19 yaşında Adana'da 'Türk
Sözü', İstanbul'da 'Kırmızı Beyaz' ve
'Şut' dergilerinde yayımlandı. 21 yaşında dönemin en
etkili dergilerinden 'Akbaba'nın kadrolu çizerleri
arasına katıldı. Ardından Refik Halit Karay'ın
çıkardığı 'Aydede'nin baş çizeri oldu.
'Yön', 'Akis', 'Tasvir' gibi
dergiler ve 'Milliyet', 'Akşam',
'Cumhuriyet'gibi gazetelere de çizgileriyle renk katan
Selçuk, ABD'li karikatürcü Saul Steinberg'in
"çizgiyle mizah" anlayışını benimsedi.
"Grafik mizah"ın karikatürün evrensel anlatımı
olduğunu savunan Selçuk, 1951'de ilk sergisini açtı.
Bir yıl sonra kardeşi İlhan Selçuk ile birlikte
öncülerinden olduğu 1950 Kuşağı'nın ilk yayını
'41.5' adlı mizah dergisi ile yayıncılığa da başladı. İlk
kitabı Turhan Selçuk Karikatür Albümü'nü
çıkardığı 1954'te 'Milliyet'de
başkarikatürcü olarak girdi. Geometrik estetiğe oturtmaya
başladığı üslubu, yine kardeşiyle birlikte çıkardığı
mizah dergisi Dolmuş'ta ivme kazandı
Ancak Selçuk Türk çizgi roman tarihine damgasını,
yarattığı Abdülcanbaz ve Komiser Osman karakterleriyle vurdu.
Turhan Selçuk der demez akla gelen isim
Abdülcanbaz'dır. Türkiye'nin ilk çizgi roman
karakteri, unutulmaz Abdülcanbaz... Düzenbaz, bozuk karakterli
Gözlüklü Sami'ye karşı dürüstlüğü
savunan bir kişiliktir Abdülcanbaz.
"Abdülcanbaz"ın doğum tarihi 1957, doğum yeri
Milliyet gazetesidir. Milliyet'in Genel Yayın Müdürü
Abdi İpekçi, Türk sanatçıların da çizgi roman
türünde örnekler vermesi gerektiğini söyler. Bunun
üzerine kolları sıvar Turhan Selçuk ve
"Abdülcanbaz'ın Turist Rehberi"ni çizer. İsim
babası ve metin yazarı Aziz Nesin'dir.
İkinci macera "Abdülcanbaz Artist Ajanı"nı ise
Rıfat Ilgaz kaleme alır. İki maceranın ardından
"Abdülcanbaz" tamamen Turhan Selçuk'a kalır.
Bir farkla... Artık Nesin ve Ilgaz'ın yazdığı gibi
üçkâğıtçı değil; doğrunun, haklının yanında
yiğit bir delikanlıdır. Her haksızlığa Osmanlı tokadıyla karşılık
verir. Yeni karakterler de eklenir yanına: Sürmegöz Hoca,
Gözlüklü Sami, Karanfil Hoca, Fettah, Ruhsar, Canbaziye,
Zaruhi... Çizgi romandaki kadınlar da o kadar çekicidir. Uzun
bacaklı, ipince belli, geniş kalçalı, hani 'kum saati'
tabir edilen, seksi kadınlardır bunlar...
1960'larda İtalyan mizah dergisi II Travaso'nun kadrosuna
giren Selçuk 1969'da Semih Balcıoğlu ve Ferit
Öngören ile birlikte Karikatürcüler Derneği'ni
kurdu.
Hem "Halkın Sanatçısı", hem "Yılın
Karikatürcüsü" seçilen Selçuk,
yurtiçinde ve yurtdışında Bordighera Altın Palmiye (1956) ve
Gümüş Hurma (1962) İppocampo (1970) Vercelli (1975) Sedat Simavi
Vakfı Görsel Sanatlar Ödülü (1984), Cumhurbaşkanlığı
Büyük Sanat Ödülü (1997) gibi ödüller
aldı. "Barış ve Kitap" konulu karikatürü
1992'de Avrupa Konseyi'nin başlattığı kitap okuma kampanyası
boyunca bütün afiş ve dokümanlarda logo olarak
kullanıldı.
Abdülcanbaz'ı emekli etti ama Selçuk, bu
süreçte Abdülcanbaz'la yollarını ayırmadı. 50
yaşına girdiği 1987'de emekli ettiği Abdülcanbaz,
1994'te ısrarlara dayanamayarak Türkiye gözlemine yeniden
başladı. Çalışmalarını Turhan Selçuk Karikatür
Albümü (1954), 140 Karikatür (1959), Hiyeroglif (1964),
Hâl ve Gidiş Sıfır (1969), Söz Çizginin (1979) adlı
albümlerde topladı…
1950'lerde 'Yeni İstanbul' gazetesinde çıkan
bir makalesinde, karikatür sanatının kökenlerini şöyle
özetliyordu Turhan Selçuk: "Karikatürün ne
olduğunu anlayabilmek için gerilere, karikatürün
kökenine kadar uzanmak, tarihi gelişimini izlemek gerekir. Kelimenin
aslı İtalyanca hücum etmek anlamında olan caricare'den geliyor.
Karikatür başlangıç dönemlerinde bir nevi portre sanatı
hâlindeydi, öyle bir portre ki modelin bütün fiziki
kusurları büyüteçle büyütülerek acaip ve
gülünç bir hâle konuluyordu."
Gerçekten de karikatür, İlhan Selçuk'un
ifadesiyle, bir "Aydınlanma ürünü"ydü ve
siyasal eleştiriden beslenen "çizgiyle mizah" sanatının
gelişme güzergâhı yaşlı kıtadaki yenilenme
rüzgârını, devrimleri izliyordu sanki. Ama bu yepyeni sanatın
arka planında, 16. yüzyılda Rabelais'yi yaratan,
Shakespeare'in en önemli esin kaynaklarından birini oluşturan,
daha sonra Molière'i besleyen halk mizahının, dünyayı
altüst edip, başları ayak, ayakları baş yapan Karnaval
meydanlarının tazeleyici soluğunun esintisi de seziliyordu.
Metin Üstündağ'ın, "Türk
karikatürü Picasso'su" diye betimlediği O; Yaşar
Kemal'in ifadesiyle, "İnsanlık en incesinden, belli belirsiz
hem ağlayan hem gülendir. Çehov'da olduğu gibi
Turhan'da da insanlık ağlarken gülendir. Turhan'ın
çizgileri düzdür, yalındır, zengindir. (...) Zulme,
kötülüğe, insanlığı aşağılamaya, acıya,
sömürüye sonuna kadar karşıdır. Turhan'ın
sanatındaki dünyası cömert bir dünyadır, işte
başkalarında olmayan da budur. Ustalığını, gönlünü,
yüreğini bir çizgiye, bir duyguya, bir düşünceye
hapsetmemiştir. Dünyaya her şeyini sonuna kadar
açmıştır."
Ve nihayet "O çizgilerde, insan hakları, insan
onuru...
O çizgilerde, sömürüye, eşitsizliğe, yalana,
talana ve baskıya direniş...
O çizgilerde şiddete, kaba kuvvete, hoyratlığa karşı
duruş...
O çizgilerde sonsuz bir derinlik, düşünceyi, emeği
yüceltme, özen ve titizlik,"[11] olarak
nitelenmeyi hak edendi…
 
4 Mayıs 2010 09:47:37, Ankara.
 
N O T L A R
[*] Patika, No:70, Temmuz-Ağustos-Eylül
2010…
[1] Stanislaw Jerzy Lec.
[2] Esma Aydın, "Herşeye Rağmen
Gülmeler", S'İmge, No:8, Kasım-Aralık 2003, s.47.
[3] İlhan Selçuk, "Karikatüre
Övgü...", Cumhuriyet, 13 Mart 2010, s.12.
[4] Adnan Binyazar, "Gözlüklü
Sami'ler Ülkesi", Cumhuriyet, 16 Mart 2010, s.16.
[5] Sevin Okyay, "Güle Güle, Semih
Ağabey", Radikal, 31 Ekim 2006, s.23.
[6] Zeynep Oral, "Güle Güle,
'Çizgilerin Efendisi'...", Cumhuriyet, 3 Kasım
2006, s.15.
[7] Doğan Hızlan, "Karikatürün
İçten Kahkahası Sustu", Hürriyet, 30 Ekim 2006,
s.22.
[8] Çetin Altan, "Semih Balcıoğlu",
Milliyet, 1 Kasım 2006, s.4.
[9] Turgut Çeviker, "Turhan'ın Son
Yolculuğu", Toplumsal Tarih, No:196, Nisan 2010, s.10.
[10] Şakir Aydın, "Çizginin
Çehov'una Veda...", Milliyet, 14 Mart 2010, s.17.
[11] Zeynep Oral, "Duyguda, Düşüncede,
Çizgide Sonsuzluk...", Cumhuriyet, 12 Mart 2010, s.20.

25 Temmuz 2010 Pazar

IPTV’YE SANSÜR YARGIYA TAŞINDI

IPTV'YE SANSÜR YARGIYA
TAŞINDI

ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASI
BASIN BÜLTENİ

IPTV'YE SANSÜR YARGIYA TAŞINDI

Teknolojik olanakların gelişimiyle birlikte insanların
iletişim kanalları artarken, siyasal iktidarların sansürcü
yaklaşımları ile teknolojinin kullanımı üzerinde kısıtlayıcı
uygulamalarla karşı karşıya kalınmaktadır. Ülkemizde de Youtube,
ardından Google gibi İnternet sitelerine erişimi engelleme ile devam eden
yasakçı bir anlayış hakim kılınmaya çalışılmaktadır.
Türkiye için yeni bir yayıncılık türü olan IPTV
(İnternet aracılığıyla televizyon yayıncılığı) uygulamasına
yönelik Radyo ve Televizyon Üst Kurulu'nun (RTÜK)
yayımladığı yönetmelikle baştan sansürcü bir yaklaşım
ortaya konulmuştur. Elektrik Mühendisleri Odası (EMO), "RTÜK
tarafından uygun bulunmayan isteğe bağlı yayın hizmetlerinin program
kataloğundan çıkarılmasına" ilişkin hükmün iptali
ve yürütmesinin durdurulması istemiyle dava
açmıştır.

EMO tarafından bugün (21 Temmuz 2010)
Danıştay'a yapılan başvuru ile RTÜK'ün 17 Temmuz
2010 tarihli Resmi Gazete'de yayımladığı "IPTV Yayın Lisans
ve İzin Yönetmeliği"nin öndenetim yoluyla sansür
uygulamasına olanak tanıyan hükmü dava konusu yapılmıştır.
Dava dilekçesinde; radyo ve televizyon yayınlarının, genişbant
iletim ve erişim teknolojileri kullanılarak, özel yönetilen bir
ağ üzerinden, abonelere veya izleyicilere İnternet Protokolü (IP)
uygulanarak set üstü cihaz veya bütünleşik TV
alıcıları ile alınmasına imkan tanıyan sistemlerin yayın lisans ve
izinleri için yerine getirilmesi gereken
yükümlülükleri ile lisans ve izin verme esas ve
usullerini düzenleyen yönetmelikle ilgili şu bilgiler verildi:

"Yönetmelik kapsamındaki IPTV hizmetlerinin
sunulması sürecinde, radyo ve televizyon yayınını kamuya
yönelik olarak iletilmek üzere tertip eden bir yayıncı kuruluş
ve bu yayınları belirli bir platform üzerinden doğrudan abonelere
ileten ayrı bir IPTV platform işletmecisi bulunmaktadır. Yayınların
içeriğinden yayıncı kuruluş, abonelerle ilişkili konulardan ise
platform işletmecisi sorumlu tutulmuştur.

IPTV üzerinden ses ve görüntü yayın
akışı yanında, kullanıcıların herhangi bir zamanda ve kendi
istekleriyle, platform işletmecisi tarafından hazırlanan katalog
üzerinden seçerek izleyebilecekleri ya da dinleyebilecekleri
'isteğe bağlı yayın hizmetleri' bulunacaktır. Bu hizmetler
teknolojinin yaratmış olduğu olanaklar kullanılarak, tamamen
kullanıcıların tercihleriyle, istedikleri zaman yararlanacakları
nitelikte bir özgürleşme alanı yaratmaktadır."

Dava dilekçesinde, Yönetmeliğin IPTV platform
işletmecilerinin yükümlülüklerinin belirlendiği maddede
"İsteğe bağlı yayınlar için program kataloglarını Üst
Kurula bildirmek" ve "Üst Kurulca uygun bulunmayan isteğe
bağlı yayın hizmetlerini program kataloğundan çıkarmak"
hükümlerinin yer aldığına dikkat çekildi. "Bu
düzenlemeye göre, kullanıcıların istedikleri zaman ve kendi
tercihleri ile izleyebilecekleri ya da dinleyebilecekleri yayınlara ait
katalog Üst Kurul'a sunulacak, Üst Kurul yapacağı inceleme
sonucunda, uygun bulmadığı programları katalogdan
çıkartılmasını isteyecektir" denilen dilekçede,
platform işletmecisinin bu isteğe uymaması durumunda yönetmelik
kapsamında yaptırımlarla karşılaşacağı kaydedildi. Söz konusu
düzenlemenin bir radyo veya televizyon yayınının önceden
denetlenerek, yayınının engellenmesi anlamını taşıdığı vurgulanan
dilekçede, bu durumun hukuka aykırılığı şöyle
anlatıldı:

"Bu haliyle öndenetim yoluyla bir sansür
uygulaması yaratacak olan düzenleme, açıkça hukuka ve
Yönetmeliğin dayanağı olan yasaya aykırılık taşımaktadır.
Nitekim 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları
Hakkında Yasa'nın 'Yayınların Men Edilmesi' başlıklı
25. Maddesinin birinci fıkrasında açıkça 'Yargı
kararları saklı kalmak kaydıyla yayınlar önceden denetlenemez ve
durdurulamaz. Ancak, milli güvenliğin açıkça gerekli
kıldığı hallerde yahut kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması
kuvvetle ihtimal dahilinde ise Başbakan veya görevlendireceği bakan
yayını durdurabilir' denilmektedir. Dava konusu Yönetmelik
hükmü, Yasanın yukarıda belirtilen emredici hükmüne
aykırı olarak, isteğe bağlı yayınların önceden denetlemesini ve
Üst Kurul'un uygun bulmadığı programların durdurulmasını
içermektedir."

Elektronik, elektronik haberleşme ve bilgisayar
mühendislerinin üye olduğu bir meslek örgütü olarak
EMO; iletişim özgürlüğünü sınırlandırıcı,
teknolojinin getirdiği olanaklardan yararlanmayı engelleyen, öndenetim
yoluyla sansür uygulanması ve bu karara uymayan IPTV platformun
kapatılmasına kadar uzanan cezalandırma yöntemlerinden
vazgeçilmesini, özgürlükçü bir anlayışla
iletişim ve yayıncılık alanının düzenlenmesini talep
etmektedir.

ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASI
21 Temmuz 2010

 

Kaynak: emo.org.tr

16 Gündür Bu Kapının Önündeyim ve Direniyorum...

16 Gündür Bu Kapının
Önündeyim ve Direniyorum...

Bugün
direnişin 16. günü ve 3. cumartesi. Burada bulunmamın sebebi;
haksız yere 8 Temmuz'da işten çıkarılmamla,
çalıştığım Paşabahçe Devlet Hastanesi önünde 24
saatlik oturma eylemine başlamamdır.

Beş yıldır bu hastanenin taşeronda çalışan
temizlik işçisiydim, sendikalı olma hakkımı kullandığım
için suçlandım ve sorgusuz sualsiz kapının önüne
konuldum ve ben de 16 gündür hastane kapısındayım.

16. günüme hastanede çalışan
işçi arkadaşlarımla, onlar işe başlamadan önce kahvaltı
ederek başladım. Olanı biteni tekrar değerlendirdik. Haklı olmamdan
kaynaklı bir kabullenmişliği var bu direnişin onların gözünde
ama benim işe dönmem için yeterli değil.

Ben dışarda direniyorum, hastane yönetimi
hiçbirşey yokmuş gibi davranıyor. İşten attıkları bir kadın
var dışarıda; evinden, çocuklarından, eşinden ayrı, onların
hiç umurunda değil.

Öğlen saatlerinde Çağdaş Hukukçular
Derneği'nden avukatlar geldi ziyaretime. Ve kendisi de çağdaş
hukukçu olan avukatım fasülye kavurması yapmış. Dokuz
kişiydiler, fasulye, yoğurt ve üzümle geçen bir öğle
yemeği yedik. Bana; desteklerinin tam olduğunu, tekrar geleceklerini, daha
kalabalık olarak bir ziyaret düzenleyeceklerini, kamuoyunun
dikkatlerini buraya çekmek gerektiğini, her gün işten
atılmaların her yerde devam ettiğini, insanların iş güvencesiz
çalıştırıldıklarını, bunun önüne geçmenin
yolunun, sesimizi duyurmaktan geçtiğini söylediler. Ben de
onlarla aynı düşünceleri paylaşıyorum, bunlara dur demek
gerekiyor.

Akşam oluyor herkes evine dönüyor, ben
çadırda kalmak zorundayım işim, aşım için. İçerde
çalışan arkadaşlarım için. Direnmeliyim, onlar da bu
çadıra gelmek zorunda kalmasın diye. Bu hastanede işçiden
yana esmeli rüzgar, bunun için direnmeliyim. Bunun için
kamuoyunu burada olup bitenlerden haberdar etmeliyim. Benim ve işçi
arkadaşlarımın sesini duyurmalıyım.

Türkan Albayrak
İşine Son Verilen Paşabahçe Devlet Hastanesi Temizlik
İşçisi

24 Temmuz 2010

TÜSİAD–DİSK buluşması: Sınıf mücadelesi ‘out’, sınıf işbirliği ‘in’ – Tülin Öngen

TÜSİAD–DİSK
buluşması: Sınıf mücadelesi 'out', sınıf işbirliği 'in' –
Tülin Öngen

Niyeti ifşa eden ifadeler için
kullandığımız bir atasözü vardır; "dervişin fikri
neyse zikri de odur" diye. Gerçekten de dil nötr
değildir; duygu ve düşüncelerimizin aracı olan
sözcükler aynı zamanda anlam dünyamızı da  imlerler.
Sözcük dizinlerinin analizine dayanan  anlam okuması
günümüzde artık ayrı bir uzmanlık alanı haline geldi.
'Söylem analizi' denen yöntemle edebi, siyasi vb
metinler incelenip, arkadaki fikirler deşifre edilebiliyor.

Kelâmın hikmeti abartılmadığı sürece toplum
çalışmalarında veya politikada söylemden yararlanılabilir.
Yani dil düşünceye öncelenmedikçe ve
sözcükler anlam dünyasının bağımsız kurucuları
sayılmadıkça bir sakıncası yoktur. Aksi halde sorunludur.
Çünkü anlam, olgusal dünyadan soyutlanırsa
düşünce de  nesnel gerçeklikten
bağımsızlaştırılmış olur ki, bu  özcülüktür.
Düşünceyi maddeye önceleyen idealist felsefe ile söz
dışında başka hakikat kabul etmeyen post yapısalcı felsefenin hatası
budur.

Bilimsel sosyalizmin özgün yanı ise tam tersi bir
metodolojiye sahip olmasıdır. Marx ve Engels, kendilerinden önceki ve
çağdaşları idealist filozoflarla önce bu noktada
hesaplaşmışlardır. İdealistleri "düşünceye maddi
dünyadan bağımsız bir varoluş verir vermez dili de bağımsız bir
dünya haline getirmek zorundaydılar" diyerek eleştiren
Marx,  "dili düşüncenin dolaysız fiilliği"
sayar  (Alman İdeolojisi).

• • •

Konuşma (eylem) dışında dil tek başına bir
hiçtir; ölü bir dünyadır. Konuşma dediğimiz pratik
ise, sonuçta insan ilişkilerinin bir boyutudur. İktidar
hiyerarşilerinin geçerli olduğu bir toplumda, insanlar ancak verili
hiyerarşik konumlardan birbiriyle ilişkiye geçerler. Dolayısıyla
dil (söylem) iktidarı  değil, iktidar ilişkileri konuşmayı
(gerek içerik gerekse biçim açısından)
belirler/kurar.

Toplumsal yapının bütün zıtlıklarını
bünyesinde taşıyan sınıf ise, iktidar ilişkilerinin en
önceliklisidir. İki sınıf arasındaki 'antagonistik'
ilişki, yaşamın tüm sahaları ve süreçlerinde işler.
Sermaye ile emek arasındaki uzlaşmaz çelişki ile bundan
türeyen bağımlılık ve egemenlik biçimleri, dili de
kuşatır. Bu yüzden konuşma, sınıf mücadelesi alanlarından
biridir, ancak post-marksistlerin sandığı gibi tek başına var olan veya
bağımsız iş gören bir alan değil.

Her sınıfın kendine özgü bir dili vardır. Daha
doğrusu (bağımsız) bir sınıf olabilmek için özerk bir dil
de gerekir. Öyleyse sınıf adına konuşan herkes, kullandığı dil
konusunda da özen göstermelidir. Ayrıca sınıf
mücadelesinin öteki alanlarında  olduğu gibi söylem
sahasında da iktidarın tek aracının zor olmadığını bilmelidir. 
Çünkü hâkim sınıflar ile siyasal temsilcileri,
ezilenlerin rızasını örgütlemek için alternatif (daha
ılımlı) söylemler de geliştirirler. Özellikle kriz gibi
sermayenin ekonomik ve siyasal şiddetinin yoğunlaştığı dönemlerde
toplumsal muhalefeti kontrol etme veya etkisizleştirmeye yönelik dil
oyunlarına başvururlar.

Uzlaşı, sosyal diyalog ve müzakere çağrıları
ile 'ekonomik ve sosyal konsey', 'üçlü
istişare kurumu', 'demokratik açılım' benzeri
hamleler, sermayenin iktidarını meşrulaştırma ihtiyacını duyduğu her
durumda gündeme gelir. Sahte ve pratikte herhangi bir karşılığı
veya yararı olmayan taktiklerdir.

 Bir kere uzlaşı ve diyalog, partnerler
arasında  eşit bir ilişki ile  karşılıklı ve
gönüllü ödünü varsayar. Buna karşılık
sınıf gibi baştan eşitsiz güçler arasında, üstelik
birinin ötekini kıyasıya ezdiği ve neredeyse tümüyle
teslim aldığı koşullarda uzlaşı yalandır ya da ahlaksız
tekliftir.

• • •

Meğer bu konuda da yanılmakta imişiz! Temmuzun ilk
haftası TÜSİAD Başkanı Boyner ile bir araya gelen DİSK Genel
Başkanı Süleyman Çelebi'ye göre eşit olmayan
güçler arasında da ortak bir dil ve anlayış birlikteliği
mümkünmüş! Zaten sınıfın da artık 'yeni bir dile,
yeni kucaklayıcı dillere ve yeni bir anlayışa ihtiyacı
varmış'!.

Sanki aynı teksten okur gibi benzer sözleri Boyner de
sarf etmekte. Çelebi ise,  'ruh ikizini' bulmuş
insanların mutluluk ve heyecanıyla Boyner'e (TÜSİAD'a)
övgü üstüne övgü dizmekte. Hatta bir ara
hızını alamayıp 'kadın elinin TÜSİAD'a değmesiyle
artık daha sıcak ilişkiler yaşamaya başladıklarını'
söyleyerek artık saçmalamakta (öncekinin cinsiyeti neydi
ki!).

Uzlaşı ve işbirliği söylemi sermaye
açısından anlaşılabilir bir şey. Ne var ki ilerici
geçinen ve adında devrimci sözcüğü geçen bir
işçi konfederasyonu temsilcisine hiç yakışmadığı
gibi  koşulsuz bir teslimiyet mesajı içerdiği için de
son derece vahim. Özellikle DİSK'in halihazırdaki savunmacı ve
teslimiyetçi konumdan daha geriye düşüp, Türk-İş ve
Hak-İş gibi işbirlikçi bir sendikal yapıya
dönüşeceğine işaret eden  ifadeler.

Hani sınıf dilinin ne olduğu, nasıl olması
gerektiğinden söz ediyorduk ya, nasıl olmaması gerektiğine dair
bundan daha iyi bir örnek bulamazdık.

• • •

Kapitalist sistem, zaten emek sermaye çelişkisini
soğuracak bir örgütlenme ve işleyiş tarzına sahiptir. Ekonomik
ve siyasal yapıların birbirinden ayrıldığı kapitalizmde sınıfsal
çıkarlar ile çatışma da ayrı alanlarda ve farklı
biçimlerde kurumsallaşmıştır: Sendika, toplu pazarlık ve grev
gibi kurumlar ekonomik çıkar çatışmasının; parti,
parlamento, seçim benzeri kurumlar ise siyasal çatışmanın
yasal biçimleridir. Çatışmanın parçalanması, iki
sınıf arasındaki karşıtlığın bir pazarlık ve oydaşma sorununa,
dolayısıyla demokrasi mücadelesine indirgenmesini
sağlamaktadır.

Oysa ekonomi siyaset ayrımı tümüyle yapay ve
zahiridir; iki alan arasında sadece göreli özerklik söz
konusudur. Çünkü ekonomik iktidar ile siyasi iktidarın
kaynağı aynıdır: Sömürü olgusu. Dolayısıyla
sömürü sonlanmadıkça emek gerçek anlamda
özgürleşemez. O halde sınıf örgütlerinin (sendika ve
parti) öncelikli görevi sınıf mücadelesidir, demokrasi
değil.

Dil, niyetin göstergesi ise niyet bozulunca dil de
değişecektir. Sınıf mücadelesinden cayınca ekonomizme, siyasal
mücadeleden  kaçınca demokratizme, hiçbiri göze
alınamayınca ise liberteryenizme niyet edilecek, zorunlu olarak da
onların diliyle konuşulacaktır. Gayet normal!

BirGün /
25.07.10

Kusura bakma baba, İsrail'in için savaşmayacağım

Kusura bakma baba,
İsrail'in için savaşmayacağım

TEL AVİV (24.07.2010)-
Mossad'ın eski başkan yardımcılarından Naftali Granot'un
kızı Omer Goldman'ın da aralarında olduğu vicdani retçiler
mücadelelerini sürdürüyorlar. Vicdani retçiler
Siyonist işgale karşı verdikleri mücadelede uluslararası kamuoyunu
desteğe çağırıyorlar.

İsrail'de onlarca genç Siyonist işgale karşı vicdani reddini
açıkladı. Mossad'ın eski başkan yardımcılarından Naftali
Granot'un kızı Omar Goldman da bu isimler arasındaydı. Filistin
önderlerine karşı suikastlerin, işgal planlarının merkezi olan
Mossad'ın önemli bir isminin kızının işgali ve Filistinlileri
öldürmeyi reddetmesi İsrail kamuoyunda şok etkisi yarattı.

Goldman'ın öncülük ettiği diğer vicdani
retçi İsrailli kadınlar ve eski İsrail askerleri, insiyatiflerinin
manifestosu niteliğinde bir kısa film çekerek internette
yayınladılar. Kendilerine "Şiminist" diyen vicdani
retçiler son hazırladıkları video kliple neden vicdani retçi
olduklarını anlatıp dünya halklarını kendilerine destek olmaya
çağırıyorlar.

Omar Goldman'ın da seslendiricileri arasında olduğu klipte vicdani
retçiler şunları söylüyor:

"İsrail ordusunda hizmet vermek istemiyoruz. Çünkü
başka bir halkı, Filistinlileri işgale maruz bırakıyorlar. Kontrol
noktalarından dolayı Filistinli çocuklar okullarına
gidemiyorlar.Sağlık hizmetlerinden bile yararlanamıyorlar.Çoğu
Filistinli genç hapishanede.Çoğu
öldürüldü. Veya evleri yıkıldı Hükümet bu
politikaların bizi güvende tuttuğunu söylüyor. Ama asıl
Filistinlileri inkar etmek, onların en temel insan haklarını ihlal etmek
bizi tehlikeli bir duruma düşürür."

Babamla ben karşı taraflardayız

Omar Goldman kendi ailesinin değerlerine karşı çıkmak zorunda
kaldı. Vicdani reddini açıklamasından dolayı iki kez cezaevine
girdi. Babası Mossad'ın eski başkan yardımcılarından Naftali
Granot ve kendisi İsrail güvenlik sisteminin en önemli
adamlarından birisi sayılıyor. Omar, babasının izni olmadan Batı
Şeria'da bir Filistin kasabasını ziyaret etti ve kontrol noktasında
İsrail askerleri "onun sözde düşmanlarına",
Filistinlilere ateş açtı.

Goldman o anı şöyle anlatıyor: "Yol kenarında oturup
konuşuyorduk. Askerler geldiler ve bir kaç saniye sonra bir emir
alıp bize doğru gaz bombaları ve plastik mermiler attılar. Sarsıldım
ve askerlerin düşünmeden bir emiri uygulamaları karşısında
şaşkına döndüm. Hayatımda ilk defa İsrail askerleri
silahını bana doğrultup ateş açtı"

Öte yandan, tabi şaşırtmayacak bir şekilde, babası kızının
reddetme kararını desteklemiyor. Goldman "Babam ve ben benzer
karakterlere sahibiz. Ben de onun gibi indandığım şey için sonuna
kadar mücadele ederim. Ama ideolojik olarak karşı
taraflardayız" diyor.

Vicdanı reddini duyurduğu açıklamasından Omar şunları
kaydetmişti:

"İsrail ordusuna asker olmayı reddediyorum. Hiç gerek yokken
şiddet politikasını uygulayan ve günlük hayatta en temel insan
haklarını ihlal eden bir ordunun parçası olmak
istemiyorum.Akranlarımın çoğu gibi İsrail ordusunun etikliğini
sorgulamayı göz önüne alamıyordum. Ama işgal altındaki
bölgeleri ziyaret ettiğimde şiddete dayalı, baskıcı, bambaşka bir
gerçekliği farkettim. Ve bu gerçeklik derhal sona
erdirilmeli.

"Parçası olduğum bu topluma hizmet etmeyi ve ülkem
tarafından işlenen savaş suçlarına dahil olmayı reddediyorum.
Şiddet çözüm getirmeyecektir ve şiddete bağlı
kalmamalıyım".

İsrailli vicdani retçilerin dayanışma metnine
"december18th.org" adlı internet sitesinden ulaşılabilir.

 

Kaynak : 
http://www.atilimhaber.org/haberler/2010/07/24/Kusura_bakma_baba__israil_in_icin_savasmayacagim.html