31 Ağustos 2010 Salı

Liberallikten Marksizme - Enis Üser YILLARIN LİBERALİ NASIL MARKSİST OLDU

Liberallikten Marksizme -
Enis Üser YILLARIN LİBERALİ NASIL MARKSİST OLDU

style="margin: 0cm 0cm 0.0001pt; text-align: justify; font-family:
georgia;">G M Tamas style="font-size: 11pt;"> Macaristan'da komünist rejime karşı
ilk bayrak açanlardan. Muhaliflikten yola çıkarak, rejimin
devrilmesi sonrasında, politikanın en yüksek kademelerine kadar
çıkıyor ve büyük düş kırıklığına uğrayarak
kendisine yepyeni bir rota çiziyor. Şu anda Budapeşte'de
felsefe profesörü olan Tamas İngiltere'de yayınlanan
International Socialism adlı derginin 2009 Yaz sayısı için
yaptığı söyleşide günümüzün politik, ekonomik
ve ideolojik kavgasını anlamamıza yarayacak önemli ipuçları
veriyor. Söyleşiyi özetleyerek, derleyerek veriyoruz.
Rejime karşı muhalefete 1970'lerin sonunda başladım. Hareketimiz
özgürlükçü soldan esinleniyordu. Zamanla
liberalizmi benimsedik. Kimimiz, ben mesela, liberalizmimizi
aşırılıklara vardırdık. Orta ve doğu Avrupa'daki eski sosyalist
ülkelerde bizim gibi muhalif grupların ideolojik ve sosyolojik
kökenleri hep soldu. Kavgamız başlangıçta sosyalizm değil,
Stalinizm'le idi. Marksist yönüm çok ağır
basmıyordu, ancak özgürlükçü sosyalist idim.
1988'lere geldiğimizde bir kırılma yaşadık ve liberal insan
hakları söylemi ön plana çıktı. Bu kırılma her yerde
ayni şekilde yaşandı. 1990'ların ortasına kadar benim diğer
çağdaşlarımdan bu anlamda bir farkım olmadı. On beş yıllık
muhaliflik yaşamımda bana iş vermediler. Gizli çalışmak zorunda
kaldım. 1986 yılında yurt dışında öğretmenlik yapmama izin
verdiler. ABD, İngiltere, Fransa gibi ülkelere gittim, Oxford
Üniversitesi'nde araştırmalar yaptım. 1988 yılından itibaren
rejime karşı muhalefetim organize ve formel bir nitelik kazandı.
Mitinglerde konuştum, protesto hareketleri örgütledim. Sivil
toplum şahlanmış, binlerce örgüt ortaya çıkmıştı.
Çok güzel günlerdi onlar. 1988-1992 yıllarını hep
konuşarak, tartışarak geçirdik ve hiç uyumadık.

Tüm bunlar hiçbir
netice vermeyen, sosyolojik hayal kurmaktan öteye geçmeyen
faaliyetlerdi ancak biz bunu özgürlük olarak algıladık ve de
öyle olmasını umut ettik. Ben bu gelişmelerin tam ortasındaydım ve
sonunda Özgür Demokratik İttifak'ın temsilcisi olarak
parlamentoya seçildim. Bu parti rejim muhalifleri tarafından
kurulmuştu, parlamentonun ikinci büyük partisi idi. Liberal bir
parti idi, ben de partinin en sağ kanadında yer alıyordum. İnsan
hakları açısından-azınlık hakları, kültürel
özgürlükler, eşcinsellerin eşit hakları-solda olup
Amerikan liberalizminden esinleniyordu. Ancak ekonomik politikalar
açısından neo-con bir partiydi. Ben bu karışımın doğruluğuna
inanmıştım.

SINIF SAVAŞINDA KARŞIMIZA
ÇIKAN SÜRPRİZ

İlk seçim kampanyamızda
kendimizi has düşman olarak gördüğümüz Stalinist
partiyle mücadeleye hazırlamış iken birden kendimizi hiç
tahmin etmediğimiz şekilde muhafazakar sağ ile kapışmış bulduk.
Muhafazakar sağ bize "Yahudi komplocuları,"
"atalarımızın düşmanları,"
gibi sloganlarla
saldırıyordu. Bu bir anlamda eski günlerin
"batıcılar-ulusalcılar,"
"kozmopolitanlar-vatanseverler,"
şeklindeki ön
yargıların devamı niteliğindeydi. Ve kaçınılmaz olarak Macar
sağının acayip, antika tekerlemesi olan "yabancı
hayranı," "soyu köklü,"
ifadelerini de bu
arada hatırlayalım. 1990'larda başlayan bu çekişme
bugün aynen devam ediyor. 1988-89 yıllarına kadar Stalinistlerin
"sizi asacağız," şeklindeki tehditlerine
alışmıştık ve bunların devam edeceğini bekliyorduk. Halbuki
karşımıza ulusalcı sağ çıkıverdi. Posterlerimi yırtıyorlar,
üzerlerine gamalı haç işaretleri yapıyorlardı. Ne var ki bu
hezeyanlar geniş seçmen kitlesi tarafından destek
görmüyordu.

GERÇEKLER ORTAYA
ÇIKIYOR

1994 yılında kafam karışmış
bir şekilde profesyonel politikayı bıraktığımda seçimleri
sosyal-demokrat ve liberal karışımı güçler kazanmıştı. Bu
gelişme karşısında ulusalcı sağ tehdidi ortadan kalkmış gibi oldu. Bu
arada geriye dönüp baktığımda, politikanın en yüksek
mevkilerinde görev yaparken 2 milyon kişinin işini kaybettiğinin
farkına vardım. Bu gelişmelerin olduğundan politikacılar
konuşmalarında hiç bahsetmemişti. Hayatımın en utandığım
umursamazlık olayıdır bu. Politik tartışmalar anayasal haklar
için, devlet radyo ve televizyonunun kontrolü için
yapılan kavgalar, monarşi mi cumhuriyet mi çekişmesi üzerine
yoğunlaşmış yaşamsal sorunlar es geçilmişti. Politik
mücadelede kamplaşma önemsizdir demiyorum. Ancak üzerimize
çökmüş bulunan ekonomik felaket karşısında kamplaşma o
kadar ön plana çıkmamalıydı. Bizler ise bu ikisi arasındaki
ilişkiyi göremiyorduk. Yeni egemen sınıf neden medyada tekel kurmak
istiyordu? Çünkü gittikçe fakirleşen
çoğunluğun desteğini yitirmişti. O kadar naiftik ki, kendimizi,
koşullarımız bakımından hiçbir anlamı ve etkisi olmayan klasik
liberalizm söylemine kaptırmış gidiyorduk. O nedenle Macaristan
Liberal Partisi yok olup gidecek ve buna da müstehak.
Yasa meclise geldiğinde durumun farkına vardım ve bir daha
seçimlere girmemeye karar verdim. Sakın bunları sadece
Macaristan'a özel bir durummuş gibi düşünmeyin.
Sibirya'dan Prag'a, Alma Ata'dan Doğu Berlin'e
sorun hep ayni idi. Yapılanlar ekonominin transfomasyonu olmayıp tam
tersine toptan çökertilmesiydi. Kapitalizmin yıkıcı
gücünün en şiddetli bir şekilde sergilendiği bir
tecrübeydi. Yöntem dünyanın her yerinde ayni idi:
küçülme, taşeronlaştırma, özelleştirme ve
insanları sokağa atma. Yeni pazarlar arayan yabancı sermaye gelmiş ve
bedavaya satın aldığı imalat sektörünün kapısına kilit
vurmuştu. Bu uygulamalar her yerde oluyordu. İşçiler yığınlar
halinde işlerini kaybediyordu. Ama bizim açımızdan bir farkı
vardı bu uygulamaların: yaşam biçimimizi yok ediyorlardı.
Komünist rejimin yıllar boyunca oluşturduğu modern ve şehirleşmiş
toplumun üretim tarzları, kültürümüz birer birer
yok edilmişti. Yerine gelen daha iyi bir şey, yapılan bir değişim
olmayıp ekonomiye son verilmekteydi. Bir medeniyet yok edilmişti.
1990'larda devlet diye bir şey kalmamıştı-çöküş
bütünseldi. Ve bunlar olurken bizler, toplumun krem tabakası,
özgürlüğün, açık toplumun,
çoğulculuğun, fantezi dünyasının, keyif için
yaşamanın zaferini kutluyorduk. Zevk düşkünlüğüne
kapılmıştık ve bundan olağanüstü utanç duyuyorum.
/>
Bir yandan da işlerin iyi gitmediğini seziyordum. Yazılarımda bu
düşüncelerimi aktarmaya çalışıyordum. Ancak analiz diye
ortaya koyduklarım içi boş politik safsatalardı. Mesela
Amerika'nın Balkanlar'daki politikaları, Körfez Savaşı,
gidişattan genel bir memnuniyetsizlik-bunlar göstergeydi. Ne var ki
biz bunların geçici şeyler olduğunu düşünüyorduk.
Geçiş dönemi sıkıntılı, ancak sonunda her şey güzel
olacaktı. Olmayacaktı, olmuyordu. O nedenle, düşüncelerimizdeki
yanlışların kaynağına inebilmek için kendimi tekrar okumaya
verdim. Teori çalıştım, ekonomi ve tarih konularına daldım
tekrardan. Bu çerçevede Liberalizmin muhafazakar eleştirisini
inceledim ve bu inceleme bana Marksizm'e geçiş yapmam
konusunda yardımcı oldu. Ben hiçbir zaman iyi bir Marks
öğrencisi olamamıştım daha önceleri. Pazar ekonomisine
geçişin neden o şekilde bizdeki gibi olduğu, pazar ekonomisinin ne
genelde ne de eski sosyalist ülkeler için yeterli olamayacağı
konularına kafa yordum, anlamaya çalıştım. Bunları öğrenmem
çok uzun sürdü ancak sonucunda yep yeni bir kişilik ve
düşünce yapısı kazandım.
Macaristan'da muhalefet hareketi sol gelenekten geliyordu.
1980'lerde Batı ülkelerini dolaşmıştık. O nedenle modern
kapitalizmin günahları hakkında bilgimiz vardı, buna rağmen onu
tümüyle kabul ettik. Çünkü Sovyet tipi bir
sistemi soldan değiştirmenin olanaksız olduğunu
düşündük. Amacımıza hizmet edeceği düşüncesiyle
kapitalizmi seçerken tercihimizin bedelini ödemeye hazırdık.
Biz buna bedel diyorduk ama aslında bu kapitalizme olan aşkımızdı.


Artık bundan sonra kafası
karışık özgürlükçü sol akıma tekrar
dönemem. Sosyal devleti amaçlayan sosyal-demokrasinin de
zamanının geçtiğini düşünüyorum. Sosyal-demokrasi
tüm eksikliklerine rağmen iyi bir sistemdi ve uzlaşma
kültürü üzerine kurulmuştu. Şimdi uzlaşmadan söz
etmek olanaksız, sadece sermayenin mutlak egemenliği geçerli.
Kapitalizmin şimdiye kadar her türünü
denedik:sosyal-demokrasiyi, Nasyonal Sosyalizmi, askeri
diktatörlüğünü, Katolik korporatist şeklini, vs.. Ve
sorunlar hala devam ediyor. Dolayısı ile burjuva akımlarla yolları
ayırdıktan sonra geriye bir şey kalmamıştı. O nedenle devrimci Marksist
olmaya karar verdim. Bundan başka daha saygın ve akıllı bir yol
göremedim. Yapılanları görüyoruz, kapitalizmi insancıl bir
şekil vererek kurtarma olanağı kalmamıştır.

GÜNÜMÜZDE
MACARİSTAN'IN HALİ...

Sanayi ve tarımımız
çökerttirildikten sonra egemen politik sınıf
Macaristan'ı dünyanın finans merkezi yapacağı iddiasını
ortaya attı. Tam bir deli saçması. 1990'ların başında,
ekonomi tamamen çöktükten sonra biraz yabancı sermaye
geldi. Ucuz emek bolluğu vardı. Orada burada inşaat faaliyetleri filan.
Yabancı sermaye şirketleri kapatmak için satın alıyordu.
Böylece rekabeti yok edip pazarda tekel olmaktı amacı. Ancak
işsizlik olağanüstü boyutlara varınca talep diye bir şey
kalmadı. Sonuçta uluslararası tekeller şimdi ülkeyi terk
ediyor.
Şu anda emeklilerin sayısı özel sektörde
çalışanlarınkini geçmiş durumda. Yaşam standardı dibi
gördü, çalışma saatleri devamlı artıyor, her yer
işsizler ordusu ile dolup taşıyor. Macar halkı hayatında hiç
görmediği, alışık olmadığı şekilde aç geziyor.
1970'lerde, 1980'lerde bölgenin en gelişmiş, refah
içindeki ülkesiydi. Şu an politik kavga gittikçe eriyen
kamu kaynaklarını ele geçirme savaşından başka bir şey değil.
Kavganın bir ucunda orta sınıf var diğer ucunda nüfusun geri kalan
bölümü. Herkese yetecek kadar kaynak yok. Tam da aşırı
sağa yol açacak bir durum. "Sosyalist"
hükümet sosyal harcamaları devamlı kesiyor. Bu da sınıf
kavgasına ırkçılık ve polisiye tedbirlerle yaklaşmayı
beraberinde getiriyor. Sosyal yardıma muhtaç olanlar aşağı bir
ırk veya tembel insanlar olarak yaftalanıyor. Çözüm
olarak önerilenler ise daha fazla polis, daha fazla hapishane ve bu
şekilde proletarya kontrol altında tutulmak isteniyor.

Bu nefret ortamında bir yandan emekliler,
işsizler, sosyal yardım alanlar "parazit" olarak
görülüyor, diğer taraftan da bu görüşe karşı
egemen sermaye "kökü dışarda güçler"
olarak nitelendiriliyor. Bu toplumda el emeği ile çalışanlara
karşı nefretlerini artık saklamıyor insanlar. Batılı liberallerin
Doğu Avrupa'daki ırkçılığı, neo-faşizmi, zenofobiyi
eleştirmesi köksüz kozmopolitan finansa sermayesine, yaşam
hakkını yok eden "politik doğruculuk" tavırlarına
karşı halkın gösterdiği ulusal direnci zayıflatmayı
amaçladığı şeklinde algılanıyor. Bugünün
Macaristan'ında bir yanda burjuvazi, orta sınıflar, uluslararası
sermaye farklı fakat çakışan menfaatleriyle iktidar koalisyonu
oluşturmuş vaziyette işçi sınıfına ve marjinalleşmiş
kesimlere karşı savaş açmış durumda. Şu anda ezilenler bu
saldırıya karşı bir alternatif üretememiş durumda: ama bir
alternatif bulmak zorundayız.

Kaynak :
http://devrimcidinamik.blogspot.com



30 Ağustos 2010 Pazartesi

3 bin 227 kişiye yakın takip

3 bin 227 kişiye yakın
takip

Geçtiğimiz Temmuz ayında gerçekleştirilen
Kamu Personeli Seçme Sınavı'nın (KPSS) eğitim bilimleri testinde
kopya çekildiğine ilişkin iddiaları inceleyen
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Denetleme Kurulu, Türk
Eğitim-Sen'in adaylara dağıtıldığını öne sürdüğü
soruların KPSS'de çıkan soruların ham hali olduğu kanaatine
vardı.

Kurul yetkilileri, soruların KPSS sınavından önce mi yoksa mı
sızdırıldığını ve sızdıran kişinin kimliğini ortaya
çıkartmaya çalışıyor.

KPSS değil kopyacıların sınavı iptal edilecek

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan ise Türk Eğitim Sen'in
iddialarıyla ilgili olarak 3 bin 227 kişinin yakın takibe alındığını
açıkladı; soruların sınavdan önce Isparta'dan B.S.'nin
elektronik posta adresine gönderildiği iddialarını ise
yalanladı.

"Soruların 3 bin 227 kişi arasında dolaştığı
açık" diyen Özcan, usulsüzlüğün
kanıtlanması halinde bu kişilerin sınavlarının iptal edileceğini de
belirtti.

"Elimizde şu an kesin deliller yok ama savcılık yardımıyla
kesinlikle bulacağız" diyen Özcan, "Amacımız soruların
kimden çıktığını bulmak. Asıl kaynağı bulmadan, ÖSYM'ye
girip çalanı bulmadan kesin bir sonuca varamayız. Bu benim boynumun
borcu oldu. Sonuna kadar takip edeceğim" diye konuştu.

YÖK Denetleme Kurulu: Sorular, ÖSYM sorularının ham
hali

Türk Eğitim Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk, bir basın
açıklaması yaparak 116 KPSS sorusunun birkaç kelime farkıyla
sınavdan önce Isparta'dan B.S.'nin elektronik posta adresine
gönderildiğini öne sürmüştü.

Açıklamanın ardından Özcan YÖK Denetleme Kurulu'na
iddiaların incelenmesi talimatını vermiş ve Kurul, çalışmaları
sonunda söz konusu soruların ÖSYM'nin hazırladığı soruların
"ham hali" olduğu kanaatine varmıştı. Kurul şimdi soruların
sınavdan beş gün önce, 5 Temmuz'da oluşturulup
oluşturulmadığını tespit etmeye çalışıyor.

Sınav iptal edilsin mi?

YÖK Üyesi ve Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Necmi
Yüzbaşıoğlu:
"KPSS'ye ilişkin açılan davalar
çok önemli. Çünkü atamaların iptali
olasılığı yüksek. İptal kararı belirli kişiler üzerinden
yapılırsa tüm atamalar iptal edilmez ancak suçlu olduğu ortaya
çıkan isimlerin atamaları iptal edilir. Ancak yaygın kopya
çekildiği ve bunun sınavın sonucunu tamamen etkilediği
yönünde bir karar çıkarsa atamaların da tamamı iptal
edilir. Bunun için Milli Eğitim Bakanlığı 31 Ağustos'ta
yapılacak atamaları ertelemeli."

TBMM Eğitim Komisyonu Başkanı, eski Milli Eğitim Bakanı ve
eski YÖK Başkanı Mehmet Sağlam:
"Eğitim-öğretim
bir sistem içine oturtulmuş durumda. Okulların açılmasına
az bir süre kaldı. Öğrenciler ve veliler mağdur edilmemeli.
KPSS'nin tamamen iptal edileceği kanısında değilim. Öğretmen
atamaları yapılmalı ve sınavda kopya çektiği ortaya çıkan
kişilerin atamaları iptal edilmeli."

CHP Eğitim Komisyonu Üyesi Engin Altay:
"Öğretmen atamaları yapılmalı ancak sınavda kopya
çektiği şüphesi olan adayların atamaları dondurulmalı.
Böylelikle Milli Eğitim Bakanlığı da sıkıntıya girmemiş
olur."(BB)

Kaynak: bianet

 

 

Polis 'Fişeği' Felç Etti

Polis 'Fişeği' Felç
Etti

Diyarbakır'da BDP'nin boykot şöleninde polisin açtığı
ateşle ağır yaralanan işitme engelli Cembeli Erdem, belden aşağı
felç oldu. Basın anında 'havai fişek yaraladı' şeklinde haberler
geçerek polisi aklamaya çalışırken, görgü
tanıkları Erdem'i polisin vurduğunu ve telsizde 'Bir teröristi
etkisiz hale getirdik' şeklinde anonslar geçtiğini belirtti. Ayrıca
ameliyata alınan Erdem'in sırtında 9 mm çapında gerçek
mermi çıkarıldı.

İkinci Erdem vakası: Polis 'fişeği' felç etti

Diyarbakır'ın merkez Sur ilçesinde, önceki akşam BDP'nin
boykot şöleninin ardından çıkan olaylarda açılan ateş
sonucu ağır yaralanan işitme engelli Cembeli Erdem (50) adlı yurttaşın
belden aşağısına felç inerken, hayati tehlikesi sürüyor.
Sivil polisler tarafından açıldığı belirtilen ateş sonucu
sırtından vurulan Erdem'in, kaldırıldığı Dicle Üniversitesi Tıp
Fakültesi yoğun bakım servisinde doktorların müdahalesi ile
sırtından giren kurşun çıkarıldı.

TELSİZDE ANONS YAPILDI

9 mm çapındaki kurşunun Erdem'in sinir damarlarına zarar verdiği
ve aşırı kan kaybettiği belirtilirken, doktorlar, Erdem'in belden
aşağısına felç indiğini ve hayati tehlikeyi atlatamadığını
belirtti. Doktorlar Erdem'in durumunun dün itibariyle 48 saatin
ardından netleşeceğini söyledi. Erdem'in abisi Aziz Erdem, kardeşi
Cembeli'nin kasaplık yaptığını ve işten geldiği sırada olayların
ortasında kaldığını söyledi. Kardeşinin işitme engelli olduğunu
belirten Erdem, sesleri duymadığı için sokaktan eve giderken
polisin rastgele açtığı ateş sonucu vurulduğunu söyledi.
Basında çıkan 'Havai fişek yaraladı' haberlerine tepki
gösteren Erdem, kardeşinin sırtından çıkan kurşunu
göstererek, 'Kahvede oturan komşularımız kardeşimi hastaneye
kaldırmak istemişler ama polisler bırakmamış. Polisler daha sonrasında
'Biz bir teröristi etkisiz hale getirdik' diye telsizde anons
yapıyorlarmış. Aradan 1 saat geçtikten sonra polisler kardeşimi
yerden alıp hastaneye götürüyorlar' dedi.

İZLER YOK EDİLİYOR

'Benim kardeşim sivil giyimli polisler tarafından vuruldu' diyen Erdem,
'Benim kardeşim bel kemiğinden vurulmuş. Dün gece durumu iyi iken
verdiği ifadede 'Vurulduktan sonra arkamı döndüğümde bir
sivil polis beyaz bir silah elinde rastgele etrafa sıkıyordu' dedi. Bir de
benim kardeşime tek sıkılmamış, esnafa bile sıkılmış ama o esnaf
polisler tarafından götürülüp zorla camını yapmasını
istemiş' dedi.

Olay anında polisin çevreye rastgele ateş açtığını
söyleyen görgü tanıklarının ifadesini birçok işyeri
camlarındaki kurşun izleri de doğruluyor. Olayın hemen ertesi
günü polisin işyerine kurşun isabet eden esnafı dolaşarak,
camlarını yenilemeleri noktasında uyardığı öne
sürüldü. DİYARBAKIR

 

Kaynak: gunlukgazetesi.net

+ İVME: "Bugün Yetkin Mühendislik Uygulamasına Karşı Sürdürdüğümüz Bu Mücadeleyi İdeolojik Olarak Kazanmış Durumdayız"

+ İVME: "Bugün Yetkin
Mühendislik Uygulamasına Karşı Sürdürdüğümüz Bu Mücadeleyi
İdeolojik Olarak Kazanmış Durumdayız"

color="#8c0000">Yürüyüş: Yetkinlik
Belgelendirme Yönetmeliğini iptal ettirdiniz. Önce şunu
soralım; Yetkinlik Belgelendirme Yönetmeliği nedir? Bu
yönetmeliğe niye karşısınız?

+ İVME: Özellikle 99 Marmara
Depremi sonrası başını İnşaat Mühendisleri Odası'nın
çektiği yetkin/yetkili mühendislik tartışmaları, İnşaat
Mühendisleri Odası'nın 2006'da ABD'deki profesyonel mühendislik
(professional engineering) uygulamasından kopya edilerek tartışma
boyutunda çıkarak yaşamımıza girdi. Yetkin İnşaat
Mühendisliği Yönetmeliği adı altında yayınlanan ilk
yönetmelikle yetkin mühendislik belgeleri dağıtılmaya
başlandı.

Bu yönetmelikle AB, Dünya Ticaret Örgütü ve GATS
(Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) süreçleriyle dayatılan
ülkemiz mühendislik gücünün, eğitimden istihdama
kadar bütünüyle emperyalist tekeller lehine şekillenecek
olan yönetmelik ve uygulamalar mühendis emeğini
değersizleştirerek ucuz teknik emek gücü yaratma
çabalarına ön ayak olacaktır.

Yürüyüş:
Yönetmeliği kim nasıl savunuyordu? Odaların bu konudaki tutumu ne
oldu?

+ İVME: TMMOB'deki etkin yönetim
anlayışı bu yönetmeliği bizzat hayata geçirmeye
çalışmış, 2005'te Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nın
siparişiyle Yetkili Mühendis, Mimar ve Şehir Plancılarının
Belirlenmesi ve Belgelendirilmesine İlişkin Kanun Tasarısı Taslağı'nı
hazırlamıştır. Mayıs 2004'teki TMMOB GK'da TMMOB Meslek İçi
Eğitim ve Belgelendirme Yönetmeliği kabul etmiştir. Bu
yönetmelikle birlikte, bu anlayışa sahip odalar yönetmelik
hazırlıklarına başlamıştır. İlk yönetmeliği 2006 yılında İMO
(İnşaat Mühendisleri Odası) yayınlayarak uygulamaya başladı.
Diğer odalar da yönetmelik hazırlıklarına başlamış; kimileri bu
süreci hızlandırırken, kimileri bünyelerinde üyelerini
ikna çabasına girmiştir. İMO'nun yayınladığı ilk
yönetmeliğe +İvme Dergisi tarafından açılan davada
Danıştay 8. Dairesi 6 Kasım 2007'de yürütmeyi durdurma, 18
Kasım 2008'de ise iptal kararı vermiştir.

Yürüyüş:
Yönetmeliği nasıl bir mücadele sonucu iptal ettirdiniz?

+ İVME: İlk yönetmeliğin
iptalinden sonra İnşaat Mühendisleri Odası yetkin mühendisliği
uygulama konusundaki ısrarını sürdürmüş ve yeni bir
yönetmelik hazırlamıştır.

Yetkinlik Belgelendirme Yönetmeliği adındaki bu yeni yetkin
mühendislik yönetmeliği, bir öncekinden sadece isim olarak
farklıdır. 15 Şubat 2009'da Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren Yetkinlik Belgelendirme Yönetmeliği'ne
+İvme tarafından 16 Nisan 2009 tarihinde dava açılmıştır.
Danıştay 8. Dairesi 8 Temmuz 2009 tarihinde oybirliğiyle
yürütmesini durdurduğu Yetkinlik Belgelendirme
Yönetmeliği'ni 16 Haziran 2010 tarihinde iptal etmiştir. Bu
mücadelede il il, üniversite üniversite dolaştık,
ulaşabildiğimiz bütün meslektaşlarımıza süreci anlatmaya
çalıştık. Yapılan kurultay, sempozyum vb birçok etkinlikte
bu meslek alanımıza dönük bu saldırıları tartıştırdık ve
mahkum ettik. Bugün yetkin mühendislik uygulamasına karşı
sürdürdüğümüz bu mücadeleyi ideolojik olarak
kazanmış durumdayız.

Yürüyüş: Yetkinlik
Belgelendirme Yönetmeliğinin iptal edilmesi bu alanda nasıl bir
kazanım sağlayacaktır?

+ İVME: Bu uzun soluklu mücadelede
bizim açımızdan bu davanın tek başına bir belirleyiciliği
olmasa da, bu kazanım İMO ve TMMOB etkin yönetim anlayışının
savrulduğunu görmek ve meslektaşlarımızın niteliksiz
işgücü hale getirilmeleri çabalarının önünde
set oluşturmak açısından önemlidir. O kadar ki
mühendislerin aleyhine olduğu bu kadar açık olan yetkin
mühendislik konusunda, TMMOB'nin bütün yaşamsal amacını
belgelendirme ve yetkinliğe dayandırmasına son vermesini bu dava ile bir
kez daha hatırlatıyoruz.

Yürüyüş: Davayı
açan yayın kurulu üyeniz İnşaat Mühendisi İsmail Ozan
Demirel, İMO Ankara Şubesinin baskılarına maruz kalmıştı . Bu konuda
ne diyeceksiniz?

+ İVME: Davayı açan yayın
kurulu üyemiz İnş. Müh. İsmail Ozan Demirel, İMO Ankara
Şubesi tarafından geçen dönem yoğun bir çabayla
sindirilmeye çalışılmış, haksız soruşturmaya maruz
bırakılmış ve mesleğini kötüye kullanarak insan
ölümlerine yol açan mühendisler ya da AKP'li bakanlar
disiplin kurullarına bile verilemezken, Ozan Demirel 6 ay meslekten men
cezasına çarptırılmıştır. Yetkin mühendislik,
örgüt içi demokrasi, örgütün
ticarileştirilmesi konularındaki muhalefetimiz karşısında, İMO
tarafından açılan haksız soruşturmalar ve verilen haksız cezalar
İMO ve TMMOB' deki etkin yönetim anlayışının
örgütümüzü getirdiği nokta açısından
ibretlik örnekler olarak tarihe geçmiştir. İsmail Ozan
Demirel'in +İvme adına açmış olduğu bu dava İMO etkin
yönetim anlayışının vermiş olduğu cezaların arka planını
göstermesi açısından önemlidir.

Yürüyüş: Bunun
dışında eklemek istediğiniz başka bir şey var mı ?

+ İVME: TMMOB'nin asıl yoğunlaşması
gereken ücretli çalışan ve işsiz mühendislerin yakıcı
sorunlarıdır. Yapılması gereken, Ücretli ve İşsiz Mühendis,
Mimar ve Şehir Plancıları ve Kadın Mühendis, Mimar ve Şehir
Plancıları kurultaylarının kararlarını gerçekleştirmek
için çaba göstermektir. Mesleki demokratik kitle
örgütü olarak üyelerinin çıkarlarını savunması
gereken TMMOB'nin ve bazı odaların etkin yönetim anlayışlarının,
üyelerini, mesleklerini icra etme yetkilerini de ellerinden alarak
sermayenin sömürüsüne eli kolu bağlı terk eden yetkin
mühendislik uygulamasını terk etmelidir.

Kaynak: yuruyus.com,
2010.08.29
<!--

Bu yazı 74 kez okundu

-->

Ve İnsan Otomobili Yarattı | Yürüyen Bant - İlya Ehrenburg

Ve İnsan Otomobili Yarattı
| Yürüyen Bant - İlya Ehrenburg

Pierre Chardain montaj
hattında çalışır. Arka suspansiyon yayını monte eder. Elinde
yay kelepçesi vardır. Şasi hareket eder. Pierre Chardain'in
bir dakika on iki saniyesi vardır. Kelepçeyi sıkıştırır.
Gerektiği gibi çalışır. Ne de olsa üç çocuğu
vardır. Saatte dört frank yetmiş beş santim ücret alır.
Fazlasını ister. Yeni bir yatak almak istemektedir çünkü.
Aydınlık bir apartman dairesinde oturmayı bile düşlemektedir.
Oturduğu yerin pencereleri yüksek duvarlarla çevrili
küçük bir avluya bakar. Dört yaşına gelen
küçük kızı bir türlü yürümeye
başlamamıştır. Çok şeyler düşler o. Kelepçeleri
daha hızlı bağlamaya çabalar. On saniye, ya da yirmi saniye
kazansa, kardır.
Şimdi artık bir yay kelepçesini takmak yalnızca elli beş saniye
sürmektedir. Tamam, bunu başardı. Kesinlikle, tam tamına elli beş
saniye. Şimdi, Pierre'in önünden saatte yetmiş şasi
geçmektedir. Gene o aynı dört frank yetmiş beş santimi
almaktadır. Yatak satın alamadı. Kızı hala yürümeyi
öğrenemedi. Karamsar ve dalgındır eve giderken. Hep susar.
Yürümeyi unutmuştur sanki. Bildiği tek şey, yayları
kelepçelemek. Elli beş saniyede. Vaktinden beş yıl önce
ölecek Pierre. Ama artık otomobiller, altı santim daha ucuza mal
oluyor.

 

Jean Lebaque, Suresnes'de oturur. Conta
yapar. İhtiyar bir anası, iki çocuğu vardır. Pierre gibi pek
çok güzel düşü vardır onun da. Yüz contaya
dört frank alır. Yaşamayı unutmuştur. Öfkeden kudurmuştur
adeta. Dostlarıyla oturup zar atan, gülüp oynayan Jean Lebaque
değildir o artık.Hayır. Bir Amerikan makinesidir. Yüz yirmi conta
yerine iki yüz yirmi conta üretmeye başlar. Ailesine güzel
şeyler alacaktır. Ama olmaz. Otomobil ucuzlamalıdır. Eğer Jean Lebaque
contaları daha kısa zamanda üretiyorsa, parça ücreti
değiştirilmelidir. Yüz parça başına dört frank
alırken, şimdi iki frank seksen santim almaktadır. Ha gayret, daha
hızlı çalışayım, dedi. İki yüz otuz contaya
çıktı. Ama olmaz ki, bir Amerikan makinesi değil ki o. Tükendi
Jean. Düştü. Doktor grip olduğunu söyledi. Kendisi bunun
karamsarlık olduğunu biliyordu. Ne yaparsa yapsın, isterse canını
çıkarsın, saptanan ücretten fazlasını alamayacaktı. Umut
yoktu. Umulacak şey yoktu. Salt acele etmiş olmak için acele etmek
zorundaydı, o kadar.
….

 

İşe yeni girmiş biri Pierre
Chardin'e : " Bu akşamki toplantıya geliyor musun? " diye
sordu.
Pierre başını iki yana salladı. Hayır, gelmiyordu. Yeni gelen daha
bozulmamıştı. Hiçbir şey bilmiyordu daha. Kitaplara,
tartışmalara, eğitim toplantılarına inanıyordu. Gençliğinde
sessiz sakin çalışmıştı. Günde on saat çalıştı
ama kimse dürtmedi onu, kimse koşturmadı. Gereçlerini ve
demiri seviyordu. İşinden zevk alıyordu. Kendi kendisinin efendisiydi. O
günlerde kitap okur, toplantılara giderdi. Emeğin zaferine,
insanların kardeşliğine inanırdı. Ama baktı ki, kendi efendiliği beş
para etmiyor! Freze tezgahı milimetrenin yüzde biri kadar hassas
işliyordu. Artık Pierre makineyi değil, makine Pierre'i
kullanıyordu. Şimdi yay kelepçesi takıyordu yalnızca. İnsanların
kardeşliğini falan unutmuştu. Tek bir şey anlıyordu : Hiçbir
şeyin değişmesi olası değildi. Yürüyen bant gidiyordu. Bunun
karşısına hangi tartışmanın gücü çıkabilir ki? Gık
dese tekmeyi yer. Atarlar onu. Bir başkasını, Afrikalı birini ya da bir
çocuğu alırlar işe. Şu zincir kelepçelerini kim olsa
yerine takar… Pierre toplantılara gitmiyor, yoldaşlarıyla
görüşmüyor. Öteki insanlar neye yarar? Karşılıklı
oturup susuşmaya mı?
Karısının düşleri sönmemişti ama :
" Şansımız yaver giderse Vanves'e taşınırız… Orada
hava temiz…"
Pierre susuyordu. Yanıt yok. Şansımız? Yay kelepçeleri yay
kelepçeleri olarak kalacaktı. Saat ücretine beş metelik
ekleseler, tereyağı fiyatları yükselecekti. Vanves'de temiz
hava ha? Belki öyledir, temizdir belki. İyidir. Ama orayla fabrika
arası bir saat çeker. Bir saat de dönüş… Oysa
Pierre öyle yorgun ki. Garip bir yorgunluk bu. Ona sararsanız, bir
çeki odun kırabilir ya da hiç soluk almadan yarım mil
koşabilir. Bedensel biryorgunluk değildi bu. Kafası evet, kafası
yorgundu. Çabuk! Banttaki otomobil gitmeden kelepçeyi
tak!… Dostlarının adını, neye benzediklerini, yüzlerini
unutmuştu artık. Karısının ona sorduğunu anlamadı. Elini şöyle
dalgın ve üzgün sallayarak, " çekil
başımdan!" dedi.

Karısı zaman zaman sinemaya
götürürdü onu. Kaskatı, duyarsız ve uykulu uykulu
otururdu orda. Karanlıkta gözlerini güçlükle
açık tutabilirdi. Bankerin şu küstah konuğuna neden öyle
sırnaştığını anlayamıyordu bir türlü…
Çevresinde, sigara dumanları ve titrek ışık çizgilerinin
doldurduğu hava, öteki izleyicilerin, dingil taşıyan ya da civata
sıkıştıran adamların belirsiz düşüncelerini taşıyordu. Eli
ayağı kırık, kolu kanadı kopuk düşünceler…
Kürekle ikiye bölünmüş solucanlar gibi kıvranan
düşünceler. Düşünce bile değil bunlar, yarı
unutulmuş imgelerden oluşan bir mekanik zincir… Bir mağara
adamının düşleri bunlar, sağır ve dilsiz bir adamın gevelemeleri,
tüm bunlar bir hesap makinesinin sayıklamaları, duvar kağıdı
yerine, dudaklar yerine, ilaç yerine tabur tabur insan. Sinemada
oturan sıradan izleyici gibi görünüyorlar. Bunların her
biri, birer ikişer frank verip bilet almışlar. Sansürün
görmelerine izin verdiği bir toplum melodramı izliyorlar. Bu
sanattır, aşağı sınıfların kültürüdür bu,
Paris'tir bu. "Dünya'nın ışığı" Paris.
Düşünceler kıvranıyor, bacaklar uyuşmuş, gözler sedef
sinema perdesine bakmaktan kamaşmış. Projektör titremekte. Bant
irlemekte.
Ve birden bir gürültü kopuyor. Yüzlerce gırtlaktan
çıkan gülme sesi bu. Kahkaha sesi. Valflardan çıkan
gürültüye benziyor : "A- ha-ha-ha, O-ho- ho-ho!"
Sinema gürültüye boğuldu… Perdede görülen
şu : Küstah konuk dans ederken düştü. Paldır
küldür düştü ve monoklonu ezdi. Şuna bakın! Nasıl da
yapıştı yere! Bak bak, kalkamıyor, emekliyor yerde! Ha-ha ayağının
üstüne basamıyor! Nasıl da burnunu siliyor! Ho- ho- hoh-ho!
Mağara adamları bir dakika kadar pençelerini havaya kaldırıp
homurdandılar. Can çekişen bir neşenin pırıltıları dolar gibi
oldu gözlerine. Sonra ışıklar yandı ve Pierre'in gözleri
donuklaştı.

Pierre eve giderken ağzını açmadı. Karısı bir şeyler
söylemeye çabalıyordu :
" İlginç bir filmdi. O siyah saçlı herifin ne mal
olduğunu ta başında anlamıştım. Ya sen, sen anlamadın mı?"
/>
Pierre yanıt vermedi. Karısı bütün gün
çalışmıştı : Çamaşır yıkamış, kömür
taşımış, yerleri ovmuştu sabahtan beri. Sırtı ağrıyordu. Omuzları
tutmuyordu. Her yanı ağrıyordu. Ama o bantın başında durmuş değildi.
Siyah saçlı adamlardan söz edebilirdi. Ancak Pierre, ağzını
açmadı. Suskun suskun soyundu. Yatağa uzandı. Gene suskun. Bir
şeyler düşünüyor. Ama ne? Siyah saçlı adam mı
aklına geldi? Bir otomobil? Ya da ölüm? Yok, hayır,
yastığının yanı başında, duvar kağıdı üzerindeki lekeyi
düşünüyor Pierre, şu leke, ağzında piposu bulunan bir
insan başına benziyordu! Hayret! Ve de iğrenç! İşte, duman
tütmeye başladı pipodan!… Uzun uzun baktı bu lekeye, uzun
uzun düşündü.
Sonra :

" Şuraya bir şeyler asmak
gerek…" dedi karısına.
Karısı çorap yamıyordu hala. Pierre apaçık, ama boş
gözlerle elektirik ampülüne bakıyordu. Gözünü
kırpmadı bir süre.  Soğuk ışık içinde akıyordu
sanki. Kafası karıştı: Pipolu kafa, kara saçlı adam, onun
tökezleyipdüşüşü – gülünç,
çabuk, çabuk, kelepçeyi tak!… Pierre'in
sağ eli alışkın bir hareketle kalktı, sol eli kımıltısız duruyordu.
Pierre uykuya daldı. Battaniyenin üzerindeki el, kafası yeni
kesilmiş tavuk gibi sıçrıyordu ikide bir. Soluğu,
gördüğü karabasana ayak uyduruyordu.
Karısı Pierre'e baktı. Ne bitkin, bezgin ve solgun
görünüyordu zavallı! Şu fabrikayı Allah kahretsin!
Karısı sessizce, ama gerçekten sessizce göğüs
geçirdi. Pierre uyuyordu ya, onun için… Uyuyordu Pierre,
amma parmakları belli belirsiz oynuyordu. Yay kelepçelerini takıyor
olmalıydı. Sabaha dek, akşama dek, ölüme dek sürecekti
bu.

İlya Ehrenburg
Kaynak:Ve İnsan Otomobili Yarattı *
Yayına Hazırlayan: Sevim AYIK

Kaynak : www.cafrande.org

29 Ağustos 2010 Pazar

Paşabahçe Devlet Hastanesi Direnişi 49. Gününde

Paşabahçe Devlet Hastanesi
Direnişi 49. Gününde

DİRENİŞİN 49. GÜNÜ

 
Direnişe devam. Günler geçiyor ben farkına varmadan.
Küçük bir alanda dönüp duruyorum. Oğlum geldi.
Görevini yapmaya gelmiş. Çok dertli. O, bile evin pisliğinden
şikayetçi ise evin durumu vahimdir. Her şeyini hazır
buluyordu;  çekmeceleri, dolabı açınca bakıyordu temiz
giysiler. Alıp kirletip çamaşır sepetine bile atmıyordu. İşten
kalan zamanda, annesi peşinde dolaşıyordu. Öğretmemek benim
suçum. Öğrenmemek onun. İster istemez kendi işlerini yapacak.
Onun yaşındayken ben tüm evin işini, yemeğini yapar ; yetmedi bir de
bahçede ve fındık toplamasında çalışırdım.
 
Ayrı kalmaya alışkınız. Yaz tatilini anneannesinde, teyzelerinde
geçirirdi. Ama bu yaz, tatile çıkan ben, evde kalan O oldu.
İletişim kurmak Umut'la çok zordu. Bu süreç daha
da zorlaştırmış.
 
Babasından çok şikayetçi. Evde baba, ben varken iyi
rolü oynardı. Otoriteyi kuran bendim. Babasıyla başbaşa kalınca bu
değişti. Artık kötü rolü, babası oynuyor. Hangisi pes
eder bilmiyorum. Okullar açılınca daha zor olacak Umut
için. Tek başına artık. Her şeyini düzenlemek zorunda
kalacak. Görünen; bir kadın işten atılmış, direniyor. Evinden
uzakta. Onun evinde neler yaşanır İlgilenmekle sorumlu olduğu
çocuklar ne haldedir? Başhekim için ben dışarıda oturup onu
rahatsız eden tehlikeli bir işçiyim. Beni işsiz bırakmakla
kaç kişinin hayatını etkilediğini düşünür mü?
Tabii ki hayır. Düşünse ben burada olur muyum?
 
İş yerinde son üç ayı nasıl geçirdiğimi tüm
ailem biliyor. Tehditleri beni öylesine rahtsız ediyordu ki, ne evimle
ne eşimle ne de çocuklarımla ilgilenebiliyordum. Oğlumun son
sınavlarına yardım edemedim. Yaz tatilinde benim oğlum sınavlara
giriyorsa suçlusu başhekimliktir. Alıştırmışım oğlumu birlikte
ders çalışmaya, başka türlüsünü beceremiyor.
Sınav günleri her işimi bırakıp ona yardım ederdim. Başhekimlik ve
sendika, benim terörist- bölücü olduğum dedikodusunu
yaymıştı. Bunlar bu kadar çirkinler işte. Bu kadar insanlıktan
uzak...
 
Akşam oldu. Direnişte ELLİ GÜNE giriyorum. Kaybedecek
hiçbir şeyim yok benim zaten. Direnmekten başka çare yok.
Direnip kazanacağız.

Paşabahçe Devlet Hastanesi Temizlik
İşçisi
Türkan Albayrak

0530 777 68 79
http://pasabahcedirenisi.blogspot.com

Kürdün Özerklik Meselesi / Sadık Varer

Kürdün Özerklik Meselesi
/ Sadık Varer

Mustafa Kemal, 27 Haziran 1920'de
Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı bir konuşmada,
''Milletlerin kendi kaderlerini bizzat idare etmeleri hakkı, bütün
dünyada kabul olunmuş bir prensiptir. Biz de bu prensibi kabul
etmişizdir. Tahmin olunduğuna göre Kürtlerin bu zamana kadar
yerel idareye ait teşkilatlarını tamamlamış, reis ve nüfuzlu
kimseleri bu amaç doğrultusunda bizim tarafımızdan kazanılmış
olduğu dikkate alındığında, reylerini ortaya koyduklarında zaten kendi
kaderlerini de belirleyeceklerinden, Büyük Millet Meclisi
idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmelidirler."
diyordu.

 
Büyük Millet Meclisi'nde
10 Şubat 1922 tarihinde gerçekleşen gizli oturumda
Kürdistan'ın Özerkliği Yasası oylanmış ve yasa
64'e karşı 373 oyla kabul edilmiştir. Meclisçe onaylanan 18
maddelik Kürdistan'ın Özerkliği Yasası'nın bazı
maddeleri şöyledir:
 
''Madde 1: Büyük Millet
Meclisi, Türk Milletinin medeniyetin gerekleri doğrultusunda
ilerlemesini sağlamak amacıyla, Kürt milleti için kendi milli
gelenekleriyle uyum içinde bir özerk yönetim kurmayı
taahhüt eder.

Madde 3: Büyük Millet Meclisi, tüm Kürt Milleti
tarafından benimsenen ve onurlu bir geçmişe sahip deneyimli bir
yöneticiyi Genel Vali olarak seçecektir.
 
Madde 4: Genel Vali üç yıl
için atanacaktır. Bu dönemin bitiminde eğer Kürt
Milletinin çoğunluğu, önceki Genel Vali'nin görevine
devam etmesini istemiyorsa, yeni bir Genel Vali Kürt Milli Meclisi
tarafından seçilecektir.
 
Madde 6: Kürt Milli Meclisi, Doğu
vilayetlerinde genel oya dayalı seçimle oluşturulacak ve her Meclis
üç yıl için seçilmiş olacaktır. Meclis
oturumları 1 Martta başlayacak ve 4 ay süreyle görev yapacaktır.
Eğer Meclis bu süre içersinde işlerini tamamlayamazsa
süre, üyelerinin çoğunluğunun isteği ve Genel
Vali'nin onayı ile uzatılabilir.
 
Madde 9: Özerk bölge
sınırları karma bir komisyon tarafından belirleninceye kadar,
Kürdistan İdari Bölgesi Van, Bitlis, Diyarbakır Vilayetleri,
Dersim sancağı ve kimi kaza ve nahiyeleri içerecektir.
 
Madde 10: Kürdistan'ın
yönetimine ilişkin olarak, bazı yerlerde yerel duruma uygun olarak bir
yargı örgütü oluşturulacaktır. Bu örgüt şu an
için yarısı Türk, diğer yarısı Kürt olmak üzere
yetkin elemanlardan oluşacaktır. Emeklilikleri durumunda Türk
görevliler Kürt görevlilerce değiştirilecektir.
 
Madde 12: Doğu Vilayetlerinde
düzeni korumak amacıyla bir Jandarma Kolordusu oluşturulacaktır.
Kürt Meclisi bu kolordunun oluşturulmasına ilişkin yasayı
inceleyecek, ancak jandarmanın üst komutası hizmetleri gerekli
görüldüğü sürece yüksek rütbeli Türk
görevlilerin elinde olacaktır.

Madde 15: Türk dili sadece Kürt Milli Meclisi'nde idari işlerde ve
hükümet idaresinde kullanılacaktır. Bununla birlikte Kürt
dili okullarda öğretilebilir ve yönetim, Kürt dilinin
gelecekte hükümetin resmi dili olma talebine temel teşkil
etmeyecek şekilde, bu dilinin kullanılmasını teşvik eder.

Madde 16: Hukuk ve Tıp fakültelerini içeren bir
üniversitenin kurulması, Kürt Milli Meclisi'nin
öncelikli görevi olacaktır.
 
Madde 17: Genel Vali'nin onayı
alınmadan ve Büyük Millet Meclisi bilgilendirilmeden Kürt
Milli Meclisi hiçbir vergi uygulamasına girişemez.
 
Madde 18: İlke olarak Büyük
Millet Meclisi ile görüşülmedikçe ve onayı
alınmadıkça, Kürt Milli Meclisi'ne hiçbir imtiyaz
tanınamaz." ( Ahmet Mesut "İngiliz Gizli Belgelerinde
Kürdistan" )
 
Mustafa Kemal, 16 Ocak 1923 tarihinde
İzmit Kasrı'na dokuz gazeteciyi davet eder. Vakit gazetesinden Ahmet
Emin Yalman, Tevhid-i Efkar gazetesinden Velit Ebuzziya, İleri gazetesinden
Suphi Nuri İleri, Tanin gazetesinden İsmail Müştak Mayakon, Akşam
gazetesinden Falih Rıfkı Atay, İkdam gazetesinden Yakup Kadri
Karaosmanoğlu, İzmit İleri gazetesinden Kılıçzade İsmail Hakkı
ile Adnan Adıvar ve Halide Edip Adıvar'ın katıldığı İzmit
Kasrı'ndaki sohbette Mustafa Kemal Kürtlere Özerklik
meselesini de açmış ve şöyle demiştir: "Başlı
başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı
Esasiye Kanunu (Anayasa) gereğince zaten bir tür yerel
size="2">özellikler oluşacaktır. O halde hangi
livanın (sancağın) halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini
özerk olarak idare edeceklerdir. Ayrı bir sınır çizmeye
kalkışmak doğru olmaz."

 
11 Kasım 1922'de başlayan ve
sekiz ay süren Lozan barış görüşmelerinde Kürtlerin
özerklik hakkının teslimini isteyen İngiltere'ye BMM Delegasyon
Başkanı İsmet İnönü, 'özerkliğin Kürt soyuna
yakışmayacağı' demagojisiyle karşı çıkmıştı;
İnönü Lozan'da, özerklik "Kürt soyu gibi
üstün bir soyu hiç tatmin etmeyecektir" diyordu!..
 
Velhasıl, Türk ulusunun
temsilcileri cumhuriyetin ilanına ve uluslararası hukukça
tescillenmesine kadar Kürtlere özerklik meselesinde
'demokrat' bir tutum benimsediler, fakat bundan sonra bu meseleyi
bir daha hiç açılmamak üzere 'kapattılar' ve
Kürdü 'tarihe gömmeye' karar
verdiler.
 
Ve şimdilerde, kuşaklar boyunca
süren özgürlük mücadelesiyle bugünlere gelen
Kürt halkının hatırı sayılır bir kesimi, yeniden, neredeyse bir
asır önce 'Kürde layık görülen' bir
statüyü, özerkliği tartışıyor.
 
Özerklik tartışmasını, önce
Sosyalist Kürdistan, daha sonra Bağımsız Kürdistan projesinden
vazgeçen ve nihayet Kürdün özerklikle
'yetinebileceğine' karar veren Abdullah Öcalan
açtı.
 
Kuşkusuz, PKK'li Kürt
hareketinin etki alanlarında heyecan yaratan özerklik fikri
sorgulanmaya muhtaçtır.
 
Tarifi imkansız acıları ve
yıkımları yaşayan savaş yorgunu Kürdün barış feryadı,
'özerklikle de olsa bir an önce çözüm'
fikrine çekicilik katabilir ve bu 'doğal' bir şeydir,
ama doğru değildir; çünkü, süngü zoruyla
'kimliksizleştirilip' egemen ulusla 'birlikte
yaşamaya' mahkum edilen iç sömürge ulusların ve
halkların 'gerektiğinde' kullanabilecekleri sistem içi
demokratik bir hak olarak görülen özerklik de, ezilen –
sömürge uluslar için onur kırıcı bir statüdür.
 
Meselenin özerklikle
'çözülebileceğini'
düşünüyorsanız, öncelikle şu iki soruya doyurucu
yanıtlar vermelisiniz:
 
1 - Özerk Kürdistan projesinin
pratik karşılığı kurulursa, ulusal eşitlik ve özgürlük
sağlanır mı?
 
2 - Özerk Kürdistan
statüsü Kürt halkını kapitalist sömürüden ve
aşağılanmadan kurtarır mı?
 
Birinci sorunun yanıtı biliniyor;
hayır!.. İkinci sorunun yanıtı ise İmralı'dan geldi; Öcalan,
tartışmaya açtığı özerklik projesinin 'ekonomik
boyutu' ile ilgili yaptığı açıklamada, "Ekonomik
sistem olarak kapitalizmi kabul edemeyiz" diyor.
 
Marks'ı, Engels'i,
Lenin'i, Troçki'yi ve dahi Bakunin'i
'aştığına' inanan ve hemen her açıklamasında
'ezber bozan' Öcalan, kapitalist
sömürüyü disipline eden devlet iktidarından talep
ettiği özerklikle kapitalizmin tasfiye edilebileceğini
açıklayarak yine 'ezberleri bozmuş'
görünüyor! Ancak, Öcalan'ın 'derin'
düşüncelerini anlamakta 'zorlanan' komünistler,
özerklik statüsü ile kapitalizmi tasfiye etmenin
mümkün olduğunu 'görene' kadar, "kapitalist
toplumlarda, belirli zorunluluklar sonucu ezen – ezilen ulus
ilişkisini düzenleyen sistem içi bir
'çözüm' yöntemi olan özerklik,
kapitalizme dokunmaz" şeklindeki 'ezberlerini' bozmama
inatlarını sürdürebilirler.
 
Ve ihtimal odur ki, yalnızca ulusların
her bakımdan eşitliğini, özgürlüğünü ve
gönüllü birlikteliğini değil, aynı zamanda insanlararası
ilişkilerde de eşitliği ve özgürlüğü savunan;
insanın insan üzerinde kurduğu bütün iktidar, istismar ve
sömürü biçimlerini ortadan kaldırmak için
mücadele eden Kürt devrimcileri, 'Kürt halkına
uygun' görülen özerklik statüsünü kabul
etmezler…
 
Sadık Varer href="http://www.enternasyonalle.com/"> size="2">www.enternasyonalle.com