28 Aralık 2010 Salı

“EVET, SİGORTASINI EKSİK YATIRDIM, ARANIZDA TAM YATIRANINIZ VAR MI?”

"EVET, SİGORTASINI EKSİK
YATIRDIM, ARANIZDA TAM YATIRANINIZ VAR MI?"

MMO  eski yöneticisi  işverenin firmasında
çalışırken işine son verilen Makina Mühendisi Bengü
Kuzey, iş yerinde yaşadıklarını  ve  haklarını ararken gerek
odası, gerekse de oda yöneticisi patronun tutumlarını yaptığımız
röportajda anlattı.

İVME: Bengü merhaba. Hayatını ücretli
çalışarak kazanan bir makina mühendisisin. Kısa süre
önce sıkıntılı bir işten çıkış süreci
yaşadığını, hakkını aramak için mahkemeye başvurduğunu
biliyoruz. Bize bu süreci kısaca anlatır mısın?

Bengü Kuzey: 2007 Aralık ayında yeni mezun bir
mühendis olarak işe başladım. Daha önce profesyonel anlamda bir
iş tecrübem yoktu. İşverenim Oda çevresinde daha önceden
tanıdığım bir insandı. Hatta kendileriyle merkezi bir Ankara eyleminden
dönerken tanışmıştık. Kendisinin IKK sekreterliği yaptığı
dönemde ben de MMO Öğrenci Komisyonu başkanıydım. Mezun
olduktan sonra Oda’nın işsiz mühendisler bürosuna
başvurdum. Benden önceki mühendis arkadaşın kaçarcasına
ayrılışı nedeniyle acil eleman arıyorlardı. Özgeçmişimi
görünce çağırdılar. Gittim, kısa bir görüşme
oldu. Senin işe ihtiyacın var, bizim mühendise, gel başla şeklinde.
Ertesi gün işe başladım.

Fazla mesailerim ödenmeden, yıllık izinlerim her seferinde krize
dönüşerek, bayramda, Pazar günü vs. Haziran 2010’a
kadar 2,5 yıl çalıştım. Hepsini tek tek anlatmanın anlamı yok
ama küçük firma, aile şirketi ve tüm
çalışanlar firmanın malı, patron kabilenin reisi zihniyeti
nedeniyle büyük küçük pek çok sıkıntı
yaşadım. Masamın üzerine koyduğum klasörün, bilgisayar
ekranımda ne olduğunu görmelerini engellediği gerekçesiyle ben
de masada otururken haşince yerinden alınmasından tutun da, haftalar
öncesinden arkadaşımın düğününe denk gelecek şekilde
talep ettiğim yıllık iznin uygun olmadığı için verilmeyip sadece
o gün izinli olacağımın söylenmesine rağmen bir gün
öncesinden ertesi gün yapılacak seminere gideceğimin
bildirilmesiyle izin talebimin “kibarca” görmezden gelinmesi
ve bunun üzerine yaptığım itiraz konuşmasının sonucunda firmada
her gün kahve içmemin patronum için bir sıkıntı
olduğunun ifade edilmesine kadar pek çok olay… Tabii
olayların nevi psikolojik taciz şeklinde olduğu için yapılanların
hukuki açıdan ispatı olmuyor ve şahitleri de hâlâ o
firmada çalışan insanlar olduğu için kimse bu konularda
şahit olmak istemiyor. Aşağı yukarı firmadaki son 6 ayım bu şekilde
geçti. Eski patronum son noktayı Mayıs ortasında gittiği bir iş
gezisinden dönüşte benimle yaptığı bir toplantıda koydu.
Döner dönmez bana sorduğu soru “ Maaşını
çıkarabildin mi?” oldu. İşlerin kötü gittiğinden,
benim yeterince çaba göstermediğimden dem vurdu. Bana
yanıtımı sorduğunda kendisi çok sinirli olduğundan, o
sakinleşince konuşmayı tercih ettiğimi söyledim. Bunun üzerine
bana “çık dışarı” diye birkaç kez bağırdı.
Ben de çıktım. Dışarıdan bir avukat arkadaşı aradım. Hukuki
olarak yazılı bir şey yoksa hiçbir hak iddia edemeyeceğimi
belirtti. Ben de mecburen geri döndüm. Sonuçta hayatımı
emeğimi satarak kazanıyorum. Ofise döndüğümde, kendilerine
bir profesyonel olarak döndüğümü belirttim.
Sonuçta işten ayrılana kadar yapmam gereken işleri yaptım,
çok önceden konuşulmuş bir iznim vardı, onu kullandım vs.
Mayıs ayı maaşımı daha alamamıştım. Ben izindeyken firmadaki diğer
çalışanlara alacakları ödenmiş, fakat benimki
ödenmemişti. Bu da artık benim için kopuş oldu. Zaten
oğulları makine mühendisliğinden mezun olmuştu. Tüm bu
psikolojik baskıyı bunun da etkisiyle uyguluyorlardı. İş azdı, benim
tazminatım fazlaydı vs.

İVME: Tazminatını alabildin mi?

Bengü Kuzey: Hayır, tazminatımı da
çalıştığım en son ayın maaşını da alamadım. Bir önceki
aydan kalan alacağımı da işten çıkışımdan 2 hafta sonra
yatırdılar.

İVME: Ne kadar süre sonra yeni bir işe girebildin ve
sonrasında neler yaşandı?

Bengü Kuzey: Birkaç gün sonra işe girdim.
Fakat eski patronum bu işyerine gelerek hakkımda çeşitli iddialarda
bulundu ve yeni işverenimle eski hukukunu ve ilişkisini de kullanarak,
sınıfsal bir işbirliği içerisinde işten atılmama neden oldu.
Bunun devamında doğal olarak tek geliri maaşı olan bir mühendis
olduğum için iş arama sürecinde gerek maddi, gerekse eski
patronumun psikolojik taciz ve sözlü hakaretleri –ki Oda
çevresi de bunlara şahit olmuştur- nedeniyle manevi olarak ciddi
anlamda sıkıntı yaşadım. Sonuçta aynı çevre
içerisinde iş aramaya devam ediyorsunuz ve bu süreç
dönüp dolaşıp karşınıza çıkıyor. En sonunda –
ki birkaç ay aldı – beni bütün bu
“problemlerimle” kabul edecek bir iş yeri buldum.

İVME: Senin de belirttiğin gibi eski patronun, kendini
emekten yana tanımlayan bir demokratik kitle örgütü olan
TMMOB’nin İl Koordinasyon Kurulu’nda sekreterlik yapmış bir
kişi. Makina Mühendisleri Odası’nın eski yöneticilerinden
ve şu anda da MMO Onur Kurulu üyesi. Bu kurumlardan beklenen elbette
haksızlığa uğrayan üyelerinin yanında olmalarıdır. Sen kendi
yaşadıkların konusunda Makina Mühendisleri Odası içinde bir
süreç işletmeye çalıştın mı? Sonucu ne oldu?

Bengü Kuzey: Tabii ki Odama başvurdum. İkinci
işimden çıkarılışımdan sonra – çünkü
artık eski patronumun yaptıklarının fiziki bir kanıtı da vardı- 3
Ağustos tarihinde Oda’ya bir dilekçe vererek tüm
süreci özetledim. Ve Oda yönetmeliklerinin işletilmesini
talep ettim. Oda’nın henüz resmi bir yanıtı yok. Ben de sonucu
merak ediyorum. Sonuçta bu olay aslında Oda’nın mühendise
bakışının, her zaman vurguladıkları emekten yana olma düsturunu
pratikte ne kadar hayata geçirdiklerinin ve samimiyetlerinin bir
göstergesi olacak.

İVME: MMO İstanbul Şubesi içinde demokratların
kurulu olarak bilinen Danışma Kurulu içinde bu konuyu gündeme
getirdiğin toplantıyı hep birlikte yaşadık. Bu toplantıda eski patronun
tarafından yalancılıkla suçlandın, bununla da kalınmadı,
özel hayatına ilişkin bilgiler saygısızca ifşa edildi. Kısacası
patron-çalışan sorununun ötesinde, bir insan ve bir kadın
olarak da hakarete uğradın. Bu toplantı sırasında ve sonrasında neler
düşündün, neler hissettin, bizimle paylaşır mısın?

Bengü Kuzey: Öncelikle düzelteyim, bu konuyu
ben gündeme getirmedim. Eski patronum benim Danışma Kurulu üyesi
olmama itiraz etti ve neden olarak da sizin soruda belirttiğiniz nedenleri
sıraladı. Ben açıkçası onun adına utanıyorum. Bu kadar
çirkin bir üslupla insanları kendi tarafına çekme
çabası gerçekten acıklı bir durum. Onun bakışına
göre dünkü çocuk onun tehditlerine pabuç
bırakmadığı için böyle hareket ediyor. Benim bu olayı
bireysel bir sorunmuş gibi algılanır kaygısıyla gündeme getirmeye
dair kaygılarım vardı. Ama eski patronum haksız olmanın da getirdiği
hırsla ve “yılların odacısı” olmanın verdiği güvenle
çıktığı kürsüde, taşıdığı bakışın tüm
özelliklerini sergilemiştir. Siyahi olsam zenciliğime hakaret
edecekti. Ben bunu böyle değerlendiriyorum. Sonuçta ben bu
insanları demokrat kimlikleriyle tanıdığım için çok da
mesafeli bir patron-işçi durumumuz yoktu. Sonuçta beraber
basın açıklamasına, eyleme gittiğiniz insanlarla sevdiğiniz
insanı tanıştırabilirsiniz. Kendisinin tavrı tamamen bir
“egemen” tavrıdır. Patron, toplumsal ahlak savunucusu ve
erkek… Danışma’dan çıkarken “patronların ta
anasını” diye küfür ederek üslubunu ve tüm bu
tavırlarını perçinlemiştir zaten.

İVME: Gerek patronun olan kişi gerekse MMO İstanbul
yönetimi, kendisini solda tanımlayan ve bu örgütlerdeki
konumlarını sol gelenekten gelmeye borçlu olan kişiler. Emekten
yana olduğu iddiasındaki örgütlerde yaşanan bu tür
olayları politik ve sınıfsal olarak nasıl yorumluyorsun? Ve sence ne
yapılmalı?

Bengü Kuzey: Örgütlerde üyeler aktif
katılımcı olmadıkça bu sonuç kaçınılmaz olacaktır
diye düşünüyorum. Makina’nın üye profilinin
ortalama %70’inin ücretli mühendis olduğunu
düşünsek, yönetimdeki oran bunun tam tersinin bile altında.
(Gerçek sayılar bunlardan da vahim sanırım). İşin
kötüsü bu insanlar, tüm bir mücadeleyi ve politika
yapma biçimini konuşmaya indirgemiş durumdalar. Ben o
Danışma’da çıkıp “AKP şöyle kötü, ABD
böyle kötü” deseydim benden iyisi olmazdı. Ama benim
durumum işte gerçek sınıf çatışmasının
içinden… İş yerinde hak gaspına uğramış, daha sonra
girdiği işinden eski patronunun tehditlerine boyun eğmediği için
çıkarılmış, hukuk mücadelesi veren bir çalışan.
İşin gerçekten acıklı tarafı, İş Hukuku çalışanı
meslek örgütümüzün “hukuk”undan daha
fazla koruyor. Bana hem Danışma’da hem de Danışma’dan sonra
“Bengü devlete sığınıyor” dediler. Hallerine
güldüm. Ama süreç boyunca kendinizi yalnız
hissediyorsunuz. En basiti adam Oda kürsüsünden size öyle
yalancıdır, böyle yalancıdır diyor. Şu tavırları devam ederse
Oda’nın bir işveren örgütü olduğunu
düşünmem gerekecek. Yazık. Sonuçta yapılması gereken bu
durumda doğru hareket edebilmek… Sonuçta çalışan
mühendislerin çoğu sorumluluklarının altında yetkileri
olmadığı için eziliyor. Ya da Danışma’da eski patronum
“Evet, sigortasını eksik yatırdım, aranızda tam yatıranınız var
mı?” diye sorduğunda koca salondan tek bir itiraz geldi. Bunlar
için artık maalesef kanıksanmış haksızlıklar denilebilir. Ama
nihayetinde köle değiliz. İş yasasının bizi de koruyan maddeleri
var. Benim durumumda tavrı doğru olmasa da meslek örgütlerimiz
var. Tüm bu araçların iyi bilinip etkinleştirilmesi
gerekiyor.

İVME: Son olarak, yasal sürecin ne aşamada olduğuna
dair bizi bilgilendirir misin?

Bengü Kuzey: 1 Aralık’ta ilk duruşma yapıldı
ve hemen Mart’a ertelendi. Adli tatil öncesi bir duruşma daha
olur diye bekliyoruz. Sanırım 1,5 yıl içerisinde de dava
sonuçlanacak.

Serbest Bölgelerde İstihdam 50 Bine Dayandı

Serbest Bölgelerde
İstihdam 50 Bine Dayandı

 

      
Türkiye’de bulunan 19 serbest bölgede geçen yılın
ekim ayı itibariyle istihdam edilen 45 bin 149 kişi sayısı yüzde 8.8
artarak bu yılın Ekim ayı itibariyle 49 bin 100 kişiye yükseldi.
İstihdam edilenlerin yüzde 32’sini kapsayan Ege Serbest
Bölgesi birinci sırada bulunurken ikinciliği yüzde 14’lik
oranları paylaşan Bursa ve Mersin Serbest bölgeleri takip etti.
Diğer yandan Türkiye'deki Serbest Bölgeler patronların kural
tanımazlığı yüzünden 'işçi cehennemi'
 olarak adlandırılıyor.
Bunun son örneği geçtiğimiz günlerde Çorlu'da
başlayan direnişle ortaya çıktı. Çorlu Avrupa Serbest
Bölgesi'nde üretim yapan Hindistan kökenli Polyplex Europa
Polyester Film San. ve Tic. A.Ş. firmasından bir sendikada
örgütlenen 5 işçi işten atıldı. Petrol-iş üyesi 5
emekçinin işten çıkarıldığı fabrikada çalışan
250 emekçinin büyük çoğunluğunun sendikada
örgütlendiği ancak patronun anayasal hak olan sendikalı olma
hakkını tanımamakta direndiği bildirildi.
 
Kaynak: Birgün

19 ARALIK'TA HERKES CİNAYETİ SEYRETTİ / Zeynep Kuray

19 ARALIK'TA HERKES
CİNAYETİ SEYRETTİ / Zeynep Kuray

 

19 Aralık katliamında Meclis İnsan Hakları Komisyonu
üyesi olarak siyasi tutuklularla Adalet Bakanlığı arasında
arabuluculuk yapan Mehmet Bekaroğlu, kendileri uzlaşma çabalarını
sürdürürken, derin devletin operasyon yaparak birçok
tutukluyu katlettiğini söyledi. Önce kendilerinin yanında tavır
alan medyanın Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bültenine
dönüştüğünü belirten Bekaroğlu,
“Türkiye aydınıyla, toplumuyla, medyasıyla bu sınavda
sınıfta kaldı, resmen cinayeti seyretti, utanıyorum”
dedi.
 
»O günlerde neler yaşandı?
Ölüm oruçlarında 1996'da 70'inci günde
ölümler meydana gelmişti. Yeniden ölüm oruçları
başlayınca Meclis İnsan Hakları Komisyonunda yaptığımız girişim
sonucu bir alt komisyon oluşturduk. Komisyon cezaevlerinde
çalışmalar yaptı, ancak tutuklu ve hükümlüler
görüşmeye pek yanaşmadılar. Daha sonra Başbakan Ecevit'in
onayıyla Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonundan bir kişi, Türk
Tabipleri Birliği ikinci Başkanı Metin Bakkalcı, İstanbul Baro Başkanı
Yücel Sayman ve TMMOB Başkanı Kaya Güvenç'ten oluşan
dört kişilik bir grup arabulucu oldu ve günlerce
görüşmeler yaptık. Tutuklular, hükümlüler ve
Adalet Bakanlığı arasında gittik geldik, telefonlarla konuştuk, genel
talepler vardı, özel talepler vardı ve netice olarak tutuklu ve
hükümlüler F tiplerine, hücrelerine girmek
istemiyorlardı. Devlet de çok büyük bir program
yapmıştı, güvenlik adı altında tutukluları ve
hükümlüleri hücre tipi cezaevlerine nakletmek istiyordu
ve cezaevlerinin inşaatı bitmek üzereydi. Direniş olacağını
biliyorlardı, o nedenle bu ölüm oruçlarını fırsat olarak
değerlendiriyorlardı. Biz de tutuklu ve hükümlülerin
reddettikleri tecrit koşullarını kaldıracak bir değişiklik yapılabilir
mi diye günlerce çalıştık, kamuoyunun da çok
müthiş bir desteği oldu. Avrupa'dan da destek sesleri
yükseldi ve 9 Aralık'ta Adalet Bakanlığı bu komisyonun tespit
edeceği şekilde değişiklikler yapılana kadar F tipi nakillerin
ertelendiğini söyledi. Bu çok önemli bir gelişmeydi aynı
gün Avrupa konseyinde bu konuşmaya bir gönderme yapıldı ve bir
çözüm yolu bulunuyor diye herkes umutlandı. Tutuklu ve
hükümlüler bu söze güvenmediler. Örgütler
de, devlet gibi siyaset yapıyordu. Bunu reddettiler ve başka talepler
gündeme getirdiler ama kamuoyunda müthiş bir baskı vardı,
özellikle demokratik kitle ve insan hakları örgütleri
üzerinde müthiş bir baskı vardı. Uzun bir süre bunun bir
kazanım olduğu, dolayısıyla buradan bir uzlaşma çıkması
gerektiği konusunda telkinlerde bulunduk, hükümlülerin
temsilcileriyle  konuştuk. Neticede bir yerlere gidiyorduk ancak bu
sefer de devlet farklı davrandı ve bildiğiniz gibi Türkiye genelinde
19 Aralık sabaha karşı büyük bir operasyon yaptı. O operasyonun
büyüklüğünden, kıyıcılığından, katliama
dönüşmesinden anladık ki, aslında devletin bir kanadı belki
bakan, başbakan sorun çözülsün diye bizimle
işbirliği yaparken, başka bir kanadı ki, daha sonra dönemin ceza ve
tevkif müdürü Ertosun bunu bir şekilde ifade etti, bu olayı,
yani açlık grevini, ölüm oruçlarını, burada
yapılan görüşmeleri fırsat olarak kullandılar. Biz bu
görüşmeleri sürdürmek için Ankara'ya
gittiğimiz bir gece operasyon yaptılar ve bildiğiniz gibi 'Hayata
Dönüş' dediler, ancak 30 kişi öldü; iki de jandarma
toplam 32 kişi. Daha sonra F tipi tecritini protesto ederken ölüm
orucunda 100'ü aşkın kişi öldü. Ancak F tipi tecrit
uygulamaları hala devam ediyor Türkiye'de.
 
»Operasyondan nasıl haberdar oldunuz?
Ankara'daydık. Değişik yerlerden duyum aldığımız için gece
uyuyamamıştık. Kaya Güvenç'in evinde Metin Bakkalcı ve
ben oturuyorduk. Bir operasyon olacağına ilişkin nöbet tutan
avukatlar ve değişik yerlerden telefonlar geliyordu. Adalet Bakanı da
gün boyunca bizimle görüşmeyi reddetmişti, gece de
telefonlarını kapatmıştı, hükümetten hiç kimseye
ulaşamıyorduk. Sabaha karşı Kaya Güvenç'in evinden
çıktık, birkaç tane polis otosu bizi takip ediyordu. Meclis
lojmanlarına geldik. Ssabaha karşı saat 4-5 gibi avukat arkadaşlardan
operasyon başladı haberini aldık.
 
»İlk tepkiniz 'aldatıldık' oldu. Nasıl, kimler
tarafından aldatıldınız?
Bir taraftan yetki vererek arabulucu heyet görevlendiriyorsun,
dinliyorsun, şunlar yapılabilir, yapılamaz, büyük tadilat gerek
diye öneriler ortaya atıyorsun. Önerdiğimiz 3 kapı 3 kilit diye
formüle edilen çözüme göre, gündüz
kapılar açık kalacak, insanlar ortak havalandırmada buluşacak, tek
tek havalandırmalar ortak havalandırmalara dönüşecek ve akşam
odalarına dönecekti. Devletle bunları konuşurken, aynı devlet bir
anda operasyon yapıyor. Aldatılma bu. Tutuklu ve hükümlüler
de tabii siyaset yaptılar, 9 Aralık mutabakatından sonra yeni talepler
getirerek siyaset yaptılar. Onlar da devlet gibi davranıyorlardı. Ancak
mesele onlardan ibaret değildi. Çok sayıda ölüm orucuna
yatmış insan vardı. Amacımız onları kurtarmak ve tecriti
sonlandırmaktı. İnsani çözüm bulma olanağı vardı ancak
devlet, içişleri bakanı, jandarma genel komutanı, ceza genel tevkif
genel müdürlüğü bu operasyonu planlayarak
hazırlamışlardı. Daha sonra açıklama yaptım buna yönelik.
Bu yüzden de Ertosun hakkımda tazminat davası açtı.
 
»Ne açıkladınız?
Ecevit ve yardımcılarıyla yaptığımız toplantıda durumu uzun uzun
anlatmıştım. Başbakan 'Biz bu işi çözelim' dedi,
onlar da bizim bu arabuluculuğumuzu onayladılar. Ve hükümetin
bütün kanatlarıyla görevlendirdiğini söyledim
Ertosun'a. 'Yavaş gidin bir şeyler sezinliyoruz yapmayın'
derken o güldü, burada devletin güvenliğinin söz konusu
olduğunu, dolayısıyla güvenlik güçlerinin gereğini
yapacağını söyledi. Ben de ona bir tane devlet var bunu da başbakan
temsil ediyor deyince, yine güldü. Ben de Meclis'ten söz
edilirken onun derin devletten söz ettiğini söylediğimde,
'Bana derin devlet diye iftira attı' diyerek tazminat davası
açtı. 50 bin liraya yakın para istediği dava devam ediyor.
 
»O dönem göstermelik, figüran bir devlet var
ortada ama esas devleti derin devlet mi yönetiyor?
Türkiye’de seçilmiş hükümetlerle bir de
yerleşik devletler var. Yerleşik devlet her zaman seçilmiş
hükümetleri bastırmıştır. Cumhuriyet kurulduğundan beri bu hep
böyle olmuştur ya da demokrasiye geçildiğinden beri bu hep
böyle olmuştur. Sivil, asker, bürokrasi, elitler kendilerini
devletin sahibi görmüşlerdir, CHP’yi de bunun
içersine koyabiliriz. Kendilerini bu ülkenin sahibi olarak
görmüşlerdir, seçilmiş hükümetleri ise
geçici olarak görmüşlerdir. Ertosun’un bana oradaki
tavrı bunun tipik bir göstergesidir. Yani gülüyor,
‘olabilir siyasetçiler görüşür ama devlet
yapacağını bilir’ diyor. Bu şekilde söylemiyor ama çok
açık net ifade ediyor. Daha sonra zaten bakan sahip çıktı.
Başbakan ise,’Bu teröristleri teslim alamazdık, Milli
Güvenlik Kurulu tarafından alınmış bir karardır’ dedi ama,
kanaatime göre bunun altyapısı vardı, hazırlık yapmalarına gerek
yoktu. Terör ile Mücadele Yasası’nda terör nitelikli
tutuklu ve hükümlülerin oda tipi cezaevlerinde kalacağına
dair hüküm var. F tipleri de bu hükme göre inşa edilmiş
cezaevleridir. Dolayısıyla biz o zaman, F tipi cezaevi nakillerini
durduralım, yasal tadilatlar yapılsın diye Meclis'te lobi
çalışmaları yapıyorduk. Önce medya, kamuoyu desteği vardı
ama bu operasyonu yapanlar bu psikolojik savaşı da çok müthiş
uyguladılar. Daha sonra aynı medya, neredeyse iş makineleri, dozerlere,
tanklara binerek cezaevlerine girip ertesi gün Türkiye medyası
için kara leke olan manşetler attılar. Elbette çift devlet
hala var, bu iş halledilmiş değil. Anayasada yazdığı gibi daha
seçilmişlerin temsil ettiği bir devlet yok.
 
»Medya operasyonlar olmadan o cezaevlerini 5 yıldızlı otel
gibi lanse ederken, siz baştan beri karşı
çıkmıştınız.
O dönem 5 yıldızlı otel yazanlar muhasebelerini ve hesaplarını
yapsınlar. Hala öyle diyenler var ama öyle bir şey yok. F tipi
cezaevleri tam bir tecrit yeridir. Daha sonra, ilk TMK yasası ve daha sonra
Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk tarafından getirilip çıkarılan
yasalara göre, bir de orada iyileştirme, ıslah etmek gibi bir program
kullanıyor. O şudur; sürekli hücrede kalırsın, bizim tespit
ettiğimiz ortak kullanım alanlarında bir faaliyet içersinde
olacaksın. Bu faaliyet iyileştirme faaliyetidir, ıslah etme faaliyetidir.
Bir siyasi suçlu için her ne kadar terör nitelikli deseler
bile, terör nitelikte diye cezaevinde bulunanların ancak yüzde
10-15'i eline silah almıştır, diğerleri siyasi suçludur. Bir
siyasi suçlunun ıslah edilmesi onun siyasal düşüncesinin,
inançlarının, ideolojisinin değiştirmeye zorlanmasıdır, bu da en
büyük insan hakkı ihlalidir. Seni havalandırmaya çıkma,
kütüphaneden yararlanma, spor yapma, ortak faaliyetlerde bulunma,
iş yurtlarına gitme gibi olanaklardan mahrum edip tecrit ederim ya da benim
bu programımı uygulayacaksın. 'Düşünceni değiştir yoksa
seni temel insan haklarından mağdur edip tecrite koyarım' diyor.
Böyle bir dayatma var. F tipi dediğimiz olay sadece bir hücreden
ibaret değil. Hücrede tek bir insan çıldırır. Hücre
insanın tabiatına aykırı bir şey. Bundan kurtulmak istiyorsan dediğimi
yap, düşüncenden vazgeç, ideolojiden vazgeç,
muhalefetinden vazgeç gibi bir dayatma var. O yüzden F tipi basit
bir hücreye koyma olayından ibaret değildir. Bunları o dönem hep
anlattık, ama onların organizasyonu çok daha fazlaydı, koca bir
devlet vardı ve bizi yendiler.
 
»Aydınların katliam karşısında kabuklarına
çekildiği söylenebilir mi? İRA’nın yaptığı
açlık grevinde 10 kişinin ölmesiyle tüm dünya ayağa
kalkarken, buradaki bu sessizlik neydi?
Aydınlar, toplum, medya çok kötü bir sınav verdi. Tek
tük köşe yazarlarından başka kimse kalmadı. Öteden beri
insan hakları üzerinden isim yapanlar ortalıkta görünmediler
ya da bir süre sonra yoruldular çekildiler. Bir cinayet işlendi
ama tüm Türkiye bu cinayeti seyretti. Bu sadece mahpuslara karşı
yapılan bir saldırı değildi. Eşzamanlı olarak Türkiye’de
neoliberal politikalar uygulandı ve bu tecrit ve muhalefeti kırma sadece F
tipi cezaevlerini değil  bütün toplumu sardı. Bu neoliberal
programın ilk adımıydı ama bunlar görülmedi maalesef.
 
»Avrupa Birliği'nin bu cezaevlerini finanse etmesini
nasıl yorumluyorsunuz?
Finanse ettiğini bilmiyorum ancak Avrupa’nın çok önemli
kurumları geldiler. F tipi cezaevlerinin insan hakları ihlali yapmayacak,
önemli yüksek güvenlikli, standardı yüksek cezaevleri
olduğuna dair raporlar verdiler. O da bizim elimizi zayıflattı. Avrupa
demokrasiyi böyle anlıyor, bu şekilde uyguluyor. Avrupa demokrasisinin
ulaşılmaz, vazgeçilmez, çok ileri olduğunu söyleyemeyiz
çünkü çifte standartları her zaman her yerde
vardır. Bu terör korkusu yüzünden insan hakları
kazanımlarında geri adımlar attılar. Özellikle 11
Eylül’den sonra, çok ciddi geri adımlar atıldı.
 
»10 yıl sonra sorumlu olarak gösterilen 39 er
yargılanıp emri verenler korunuyor. Buna ne diyeceksiniz?
Buna rezalet diyorum. Ölenler Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıydı
ama imha edildiler. 'Biz düşmanı imha ettik, bu cinayet sayılmaz,
bu yüzden sorumlusu yoktur' diye görüyorlar. Ama formalite
bir mahkeme devam edecektir. Bundan kaçmak için ne gerekiyorsa
yaptılar. Sonunda biri Güneydoğu’da çatışmada
ölmüş bir astsubayla ve biri ordudan ihraç edilmiş bir
astsubayı sorumlu gösterdiler. Bu sistemin resmini ortaya koyuyor. Bir
taraftan Ergenekon yargılanmasından feryat edenler, öbür taraftan
başka yargılanmalardan feryat edenler, bu insanlara gelince susuyorlar. Bir
ülkede gerçekten hukuk devleti işliyorsa o hukuk ülkenin
bütün yurttaşlarına uygulanır. Burada general, zengin, fakir,
suçlu olmak olmamak önemli değildir. Devlet yurttaşlarına
hukukunu eşit olarak uygular. Bir af yasası çıkarken, bu ya da şu
hariç diyemezsiniz. Bu Anayasanın eşitlik maddesine ve evrensel
hukuka  aykırı olur. Burada çifte standart devam ediyor
maalesef.
 
»Ertosun’un bütün bunlara rağmen hem şeref
madalyasına laik görülmesi hem de HSYK’ye seçilmesini
nasıl yorumluyorsunuz?
Ertosun bu katliamın hem öncesinin hem sonrasının en önemli
aktörlerinden birisidir. Yargılanması gerekenlerden biri Ali Suat
Ertosun’dur. Ama devlet  ve hükümet, özellikle
Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Ertosun'u yüksek şeref
madalyasıyla ödüllendirdi. Daha sonra Yargıtay’a oradan da
HSYK’ye seçtiler. Şimdi de yandaş medya adamın aleyhine bin
tane yayın yapıyor. Oysa, bu hükümet bu adamı yükseltti ve
madalyayla ödüllendirdi. Sadece Ertosun değil tabii burada, o
dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, İçişleri Bakanı
katliamın siyasi sorumlulardır. 30 kişinin
öldürüldüğü bir olay örtülemez. Meclis bu
konuda bir soruşturma komisyonu kurmalı, siyasi sorumlular ortaya
çıkmalı ve bürokratlar, jandarma ya da emniyete bu kararı
verenler, operasyona komuta edenlerin yargı önüne çıkması
gerekiyor; üç tane gariban asker değil.
 
»F tiplerinde tecrit ve işkenceler sürüyor. Bu
durumdan nasıl çıkılacak?
Bakın öncellikle Türkiye’de her şey göstermelik. Bana
göre F tiplerinden vazgeçilmesi gerekiyor, tecrit uygulamasının
kaldırılması ve insan haklarına uygun hale getirilmesi gerekiyor. Halen
göstermelik bir izleme kurulu vardır. Defalarca söyledik bu iş
devlete bağlı izleme komisyonlarıyla olmaz, sivil inceleme komisyonları
gerek diye ama dinlemediler.
 
»O dönemi düşündüğünüzde
vicdani olarak nasıl hissediyorsunuz?
Elimden ne geliyorsa onu yapmaya çalıştım ama halk olarak,
milletvekilli olarak, Türkiye’de yaşayan bir insan olarak yerin
dibine geçiyorum. Kabul edilebilir bir şey değil. Bu bir kara leke.
Bu sadece devlet için değil, bu halk için de, medya
için de utanılacak bir şey. Utanıyorum.
 
Kaynak: BİRGÜN
              
28.12.2010

Yine Öğrenciler Suçlu...

Yine Öğrenciler
Suçlu...

 


İSTANBUL- İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, dün
DİSK üyelerine yönelik polis müdahalesine ilişkin
açıklamalarda bulundu. Vali Mutlu, siyasiler gibi yine
öğrencileri hedef gösterdi. 



Vali Mutlu, İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin
Çapkın ile ziyaret ettiği İslam Tarih, Sanat ve Kültür
Araştırma Merkezi'nin önünde yaptığı açıklamada,
aralarında DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi'nin de
içinde bulunduğu 50 kişilik bir işçi grubunun
üniversiteye girmek istediğini, polisin işçileri "ortamın
uygun olmadığını" yönünde bilgilendirdiğini
söyledi.


"OLAYLARIN FİTİLİNİ ÖĞRENCİLER
ATEŞLEDİ"


Mutlu, "olayın yaşandığı yerleşkenin girişine, daha önceki
olaylara karıştıkları emniyet tarafından tespit edilen bir grup
öğrencinin geldiğini ve olayların fitilini ateşleyenlerin bu
öğrenciler olduğunu" söyledi.


Olaylarda herhangi bir gaz kullanımı söz konusu olmadığını ifade
eden İstanbul Valisi Mutlu, konuşmasını şöyle
sürdürdü:


AŞIRI TEDBİR DEĞİL, NORMAL MÜDAHALE


"Bu grubun içeri girme isteği üzerine, üniversitenin
talebi doğrultusunda engelleme yapan polisimize karşı öğrenciler
tarafından bir tavır geliştirildi. Bununla ilgili kendilerine gerekli
uyarılar yapılmış olmasına rağmen, polisin dağılmaları, içeri
girmemeleri yönünde ısrarlı beyanlarına rağmen, kısa
süreli bir arbede yaşandı. Burada ifade edildiği gibi en ufak bir
şekilde gaz kullanma hadisesi yoktur. Bunu çok net ve açık
bir şekilde ifade ediyorum. Basınımıza intikal eden
görüntü ve fotoğraflardan da çok net
gözüküyor. 
Birkaç polis memurumuzun bir müdahalesi var. Bu müdahale
normal bir müdahaledir. Çünkü, orada polisimizle artık
aynı noktaya gelmiş, içeriye girmek isteyenlere karşı bir
müdahale pozisyonu var. Engellemeye dönük bir tavırdır.
Orada hiçbir aşırı tedbir de alınmamıştır ama tartışmalı
ortamlarda ufak tefek her zaman sıkıntılar yaşanabilir. Ancak, sayın
DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi ve oradaki
işçilerimize yönelik bir müdahale olmamıştır, bunu da
özellikle ifade etmek istiyorum."


 


Kaynak: ETHA

Sağlık Çalışanları Torba Yasaya Karşı Yürüdü

Sağlık Çalışanları
Torba Yasaya Karşı Yürüdü

 

İstanbul Tıp Fakültesi’nden
Cerrahpaşa’ya yürüyen yüzlerce sağlık
çalışanı ve tıp fakültesi öğrencisi “Torba
Yasa” ve “Tam Gün” tasarılarına tepki gösterdi
ve “Sağlık hizmeti piyasaya açılıyor. Niteliği değil
sayıyı önemseyen, esnek ve uzun çalışma ön gören
tasarı da kabul edilemez” dedi.

Türk Tabipler Birliği (TTB) çağrısıyla bir araya gelen
sağlık çalışanları, tıp fakültelerinden araştırma
görevlileri ve öğrenciler ile örgüt temsilcileri
"Tıp Fakültelerinin geleceği karartılıyor" diyerek
"Torba Yasa"da yer alan "Tam Gün" tasarısına ve
"Sağlıkta Dönüşüm Programı"na karşı
yürüdü.
 
Bugün (28 Aralık) İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi
Temel Tıp Bilimleri binası önünde buluşan yüzlerce kişi
"özgür ve bağımsız üniversite, özerk
yönetim, bilimsel araştırmaya kaynak, nitelikli tıp eğitimi,
ücretsiz sağlık hizmeti, toplum yararına koruyucu sağlık hizmeti
taleplerini dillendirdi.
Eylemciler buradan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne doğru
yürüyüşe geçti. Kızılay Kan Bankası
önünde duraklayan eylemciler kan bankasının "yerine
başkası konamayacak acil bir hizmet" olduğu ve buranın da
özelleştirilmek istendiğini hatırlattı.
Yürüyüş boyunca "Sağlık haktır,
satılamaz", "Herkese eşit, ücretsiz sağlık",
"Sağlıkta ticaret ölüm demektir", "Sermayenin
değil halkın doktoruyuz"
sloganları atıldı.
Aralarında Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası ile
İstanbul Diş Hekimleri Odası'nın da bulunduğu gruplardan eylemcilere
yürüyüş boyunca çevreden korna ve alkışlarla destek
geldi.
 
Demir: Nitelik gün geçtikçe
düşüyor
 
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi bahçesinde yapılan basın
açıklamasında, İstanbul Tabip Odası adına konuşan Prof. Dr.
Tunçalp Demir tıp eğitiminin, sağlık hizmetleri için kamuya
ayrılan paraya göz diken özel sektör ve yabancı sermayenin
ihtiyaçlarıyla yeniden düzenlendiğini ifade etti.
Demir, bununla fakülte ve kontenjan sayısının plansız bir şekilde
arttığına ve eğitimin niteliğin giderek düştüğüne
değindi; performans uygulamaları ve geri ödeme sistemlerinin
sağlığa erişimi her geçen gün zorlaştırdığının ve
hekimlerin özlük haklarında kayıplar yarattığının altını
çizdi.
 
"Kamu yararına uygulamalar
kaldırılıyor"
 
"Sağlıkta Dönüşüm Programı"nın
üniversiteleri piyasa ihtiyaçları doğrultusunda
dönüştürerek yaşayamaz hale soktuğunu dile getiren Demir,
şöyle devam etti:
"Dünya Bankası destekli bu programla piyasa kurallarına
uymayan, kamu yararına tüm uygulamalar ortadan
kaldırılıyor.
"Sosyal Güvenlik Kurumu'nun (SGK) Sağlık Bakanlığı
hastanelerinden satın aldığı hizmetler için yaptığı
harcamaların azalması, özel hastanelerden satın aldığı hizmetlerin
ise yüzde 221 oranında arttırılmış olması gerçeği ortaya
koyuyor.
"Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararına rağmen tekrar Torba
Yasa'ya sokulan Tam Gün Tasarısı'yla amaçlanan da
sağlık hizmetlerinin piyasaya açılmasıdır. Esnek, uzun
çalışmayı dayatan, hizmetin niteliğini değil sayısını
önceleyen, mesai içi/dışı hizmete göre ödeme ve
vardiyalı çalışmayı gündeme getiren bu tasarı kabul
edilemez."
Demir üniversite hastanelerinin şirket hastaneleri haline
getirilmesini amaçlayan bu girişimlere karşı öğretim
üyesi, asistan, öğrenci, uzman ve pratisyen olarak tüm
hekimlerin tepki göstermeye devam edeceklerini açıkladı.
 
Kaynak: Bianet

Kantini Boykot Eden Liselilere Okul Bahçesinde Polis Şiddeti

Kantini Boykot Eden
Liselilere Okul Bahçesinde Polis Şiddeti

 

 
Zamlara karşı evden getirdikleri yiyecekleri okul
arkadaşlarıyla paylaşarak kantini boykot eden lise öğrencilerini
okul yönetimi engellemek istedi; yönetimin çağırdığı
polis üç öğrenciyi göz altına aldı. Öğrenciler
"Boykota devam edeceğiz" dedi.
 
Sarıyer Behçet Kemal Çağlar Lisesi öğrencilerinin
okuldaki kantin zamlarını protesto etmek için yaptıkları boykot
sonrası, polis üç lise öğrencisini darp ederek
gözaltına aldı.
Baltalimanı'ndaki lisede dün (27 Aralık) öğrenciler
kantinin pahalılığına karşı kantin boykotu başlattı; topluca
aldıkları simitlerle evlerinden getirdikleri kek ve börekleri okulda
birbirleriyle paylaştı.
Öğrencilerin ifadelerine göre, bir müdür yardımcısı
önce yiyeceklerin satıldığını öne sürüp
öğrencilere müdahale etmek istedi. Öğrenciler satış
yapmadıklarını söyleyince "Bu simitlerin içinde
uyuşturucu satmadığınızı nereden bileyim?" diyerek boykota son
verilmesini istedi ve masayı dağıtmaya çalıştı.
Öğrencilerin karşı koyması üzerine yönetim okula polis
çağırdı. Okul bahçesinde birçok polis aracı ve bir
polis minibüsü konuşlandı.
 
Bahçedeki polis aracında öğrencilere
darp
 
Bir öğrencinin su almak için çıktığı okuldan
dönüşü sırasında okul bahçesindeki polis ekipleri
öğrenciye sert bir şekilde müdahale ederek polis aracına
bindirdi. Polis, bunu engellemek isteyen iki öğrenciyi daha darp ederek
araca aldı.
Bunun üzerine okul bahçesinde toplanan birçok
öğrenci olayı protesto etti. Öğrenciler "Katil polis
liselerden defol" sloganları atarken, bazı öğretmenler de
araçtaki öğrencilerin serbest bırakılmasını istedi.
Karakola götürülen üç öğrenci ifadeleri
alındıktan sonra serbest bırakıldı. Öğrenciler
"şikayetçi olmadıklarına" dair tutanakların zorla
imzalatıldığını ifade etti.
Öğrenciler boykot sürecinin, zamlarla ilgili sınıf
temsilcilerinin okul müdürüyle görüşme taleplerinin
reddedilmesi üzerine başladığını belirtti ve bir müdür
yardımcısının konuyla ilgili "İyi kaliteyi ucuz fiyata alamaz"
dediğine dikkat etti.
 
Kaynak: Bianet

Abonelik Formu

Abonelik Formu

Dergimize abone olmak için aşağıdaki class="il">formu eksiksiz doldurmanız ve abonelik ücretini
havale yapmanız gerekmektedir. Abonelik Havale İçin Hesap
Bilgileri:

Gülcan Kırca
İş Bankası Bahçeşehir Şubesi
Hesap NO: 1274 257 609
IBAN NO: TR52 0006 4000 0011 2740 257609