13 Mart 2012 Salı

Söyle Katil: Yanarak Tükenir mi? / Onur Caymaz

Söyle Katil: Yanarak
Tükenir mi? / Onur Caymaz

Hiç unutmuyorum. Yeşil kumaş kaplı koltukların insafı
yoktur çünkü. Saksılarda kimi tozlu, su verilmemiş çiçeklerin
acıması olmaz. Tül perdelerin ki kolayca yanarlar, vicdanı sızlamaz.
Otel odalarının, kirli pencerelerin, tenha şehirlerin... Hiç unutmuyorum.
Biliyordunuz tabii: Kan lekesi öyle kolay çıkmaz ama kolayca uçuşup
dağılır rüzgârda kül.

alt="http://www.birgun.net/actuels/1331633939.jpg"
src="http://www.birgun.net/actuels/1331633939.jpg" style="cursor:
-moz-zoom-out; height: 300px; width: 400px;" />

Fakat unutmuyorum;
saklı duruyor hatıra. Kimi zaman gelip vuruyor ağrısı. Canlı canlı
insanlar yakılmıştı. Kara kalabalık, ellerinde taşları, çakmakları,
yüzlerinde sakalları, gözlerinde intikam alevi, bağırıyorlardı.
Çocuktum. Yaz akşamıydı. Balkon kapısı açıktı. Serindi. Dışarıdan
patlıcan kızartması kokusu geliyordu, karpuz tabağındaki kırmızı suda
çekirdeklerin gölgelendiği yaz akşamları.

Ne zaman şiir
okusam, ne zaman bir şeyler için alt alta yazılmış dizelerin
içtenliğine sığınsam; öyle ya benim en sevdiğim, Türkçe’nin
yüz akı şairleriydi onlar; Metin Altıok, Behçet Aysan: Bir yanım
acıyor... Bir ağabeyimi, gurbete çalışmaya gitmiş dayımı kaybetmişim
tıpkı; kızına âşık olduğum komşu aile, evcek pikniğe gittiğimiz
pazar günü sessiz sedasız taşınmış da eve dönmüşüz. Bütün
apartmanda çürük diş gibi sızlıyor o boş daire. Koridorları
çığlıklar geziniyor.

3 Temmuz 1993 günü, Madımak’ta,
kaç kadın koynuna bir katil aldı diye düşünüyorum. Kaç çocuk eli
isli, dumanlı babasının yanaklarından öptü... Hiç gece su içmeye
giderken mutfağın ışığını yakınca yanık bir hayaletle
karşılaşacağını düşünmedi mi yakanlar? Boş ev sızlıyor içimde.
Karanlık leke. Bir arkadaşım, sizin hiç babanız yandı mı diye
soruyor.

Altıok, yaralı olarak kurtulmuştu kimilerinin pek
matahmış gibi her daim ortaya yaydığı “Ergenekon tertibi”,
“Sivas tatsızlığı” Madımak’tan. Yangın durup dururken
elektrik kontağından çıkmış gibi davranmaya tenezzül ediyorlardı.
Ağızlarında tavsamış, kirli hoşgörü sözcüğüyle yaşıyordu
kimileri. Taraf olmaktan, yana durmaktan şiddetle kaçınıyorlardı, bir
gün birileri, bir iş için gerekebilirdi, bir komisyon başkanlığı, bir
ihale, bir köşe yazarlığı, ne olursa artık: Yükseleceklerdi; bu yer
onların yeri değildi! Hastaneye götürdüklerinde komadaydı oysa şair.
Dumandan boğularak ölmüştü diyecekti sonradan biri! Hangi duman? Kimin
dumanıydı o? Üstümüze kusulan karanlık hangi kutsal kitapta
emredilmişti? Canlarımızın külünden kimin sevap hanesine bir artı
konacaktı?

O kadar kötücül insanlardı ki tanı onları:
Çürüyen et, damgasını vurmuştu alınlarına. Hem ortada bir ceset varsa
yangın ya da duman ne fark ederdi: Şairse üstelik ölen, yoksulluklar
içinde yaşadıysa sevdiği ülkesinde... Ne fark ederdi? Bu coğrafyada
bazılarının mazisi hep suçlu aklayıp yalanına inanmakla,
işbirlikçiliğin tarihiyle koşuttu. Bazıları da yakılıyordu hep işte:
Kitaplar yakılıyordu, insanlar yakılıyordu ve bunca ateş meraklısı
olanlar, bir de Zerdüşt’ü hakaret bilip ateşe tapmakla suçluyordu
mağduru. Oysa çakmak onların elindeydi...

1976’da çıkan
kitabı Gezgin’de Sis adlı bir şiiri vardı Altıok’un.
“Sonunda kendime bir top yangın edindim” diyordu...
“Ey şair, sen kara düşüncelerle tüten kara dumanla
yandın...”
. “Ve yanında kav taşıyan ben; /
Tekinsizim size göre / İbret için yakılması gereken,”
diye
tarif etmişti “sen bu şiiri okurken ben başka bir şehirde
ölürüm”
diye okuduğu geleceğini. Çünkü kimi insanlar ne
zaman biteceğini bilmese de her zaman nasıl olacağını biliyordu. Altıok
yine: Öyle çok dostumun cenazesini taşıdım ki bir omzumun alçaklığı
bundandır... Oysa asıl alçaklar tarafından öldürüldüğünde 52
yaşındaydı. Neden hep boş bir bardağa, yüksünmeden boynun eğer bir
sürahi, diye sormuştu. Su dökülememiş, dökülmesine izin verilmemiş,
cümle alemin gözü önünde küle kesmiş bir yangına seslenmişti... Boş
bardakların önünde tüm kelimeleriyle yanıyordu.
/>Hatırlıyorum. Unutmadım hiç. Unutmayacağım da... Çünkü insafı
yoktur gazetelerin, faşistlerin, çivili sözlerin... Otelin etrafını
saran vatandaşlarımıza bir şey olmamıştır
diyen bir Tansu
Çiller’in; bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilir
diyen dönemin muhalefet lideri Mesut Yılmaz’ın... Fehmi Koru, 4
Temmuz 1993’te şunları yazıyordu: “Komik hikâyelere imza
atan yazar Aziz Nesin, bu defa izleri uzun yıllar kalacak bir trajedinin
kahramanı oldu. Sivas”ta ilk elde 35 kişinin ölümü, çok sayıda
kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan arbede, onun merkezinde bulunduğu
yoğun tahriklerle meydana geldi”
Komik hikâyeler dediğine göre
besbelli Nesin’i doğru dürüst okumamıştı. Surname adlı
romanından haberi bile yoktu...

Sonraları usta kalem (!) Ahmet
Turan Alkan 18 yıl boyunca aranıp da ölüsü yine Sivas’ta bulunan
Cafer Erçakmak için Ah Be Abim başlıklı bir methiye düzecekti. Bu sinsi
tavrı unutmuyorum. Bir şey yapacağımdan değil, bir yazar ne yapabilir ki
yazmaktan başka... tarihe, zamana not düşmek için unutmuyorum. Kızım
Nar bir gün “baba sen ne yaptın o zaman” dediği vakit,
unutturmadım demek için... Bu soruyu sorman için didindim kızım demek
için. O fena soru: Peki sen ne yaptın! Onlar yakılırken sen ne yaptın.
Sorumluluk. İnsan sorumluluktur mu demişti Sartre?

Herkes
suçsuzdu ama poşunun sıcak tutan kumaşından suçlar dikilip
giydiriliyordu gencecik arkadaşlara. Metin Lokumcu eşkıya oluyordu.
Pankart açan üniversiteliler mahkum ediliyordu. Yaşından fazla sayıda
kurşun yiyen çocuklar hatırlıyorum. Masumlar ne anlatırlar yüzünde
diye sormuştu Murathan Mungan, öyle yüzler, öyle hikâyeler. İs, duman,
alev...

Hem karanlık değildi Madımak, niye yaktılar sahi?
Behçet Aysan’ı hatırlıyorum. Oradaydı, solgun bir lambaydı
ışıyan. Kaloriferlerin sadece koridorlarda yandığı Anadolu otellerinden
birinin basamaklarına çökmüş, önünde yangın merdiveniyle... Elinde
üç beş kırık şey, karşı koymaya çalışacaktı zalime. Eren vardı
(kızına Eren adı koyan bir baba), ben vardım, Zeynep vardı,
Ankara’nın havası kirli, soğuk sabahları, yazdığım iki üç
kırık dökük yazı, eski dergiler, muayenehanesinde duran hasta dosyaları
(Aysan doktordu)... Muhlis Akarsu vardı... Bir arkadaşımın türküleriyle
büyüdüğü Hasret Gültekin vardı... Asım Bezirci vardı... Fakat onlar
koca bir memleket gibi sıra sıra dizilmiş, ellerinde ateşlerle
bekliyorlardı.

Behçet Aysan’ı anca ölünce tanıdım,
griyle bildim onu. Ankaralının İstanbul’a gelişiyle, denizi
görüşüyle bildim. O şaşkınlıkla. Bu dünyaya şaşırarak bakan
insanlardan ne istiyorlardı: “Tam kalbin üstüne belki bir
rüzgâr getirmiştir / o şimdi tankerlerin yanaştığı yıkık iskeleye /
salacak, uzak bir anı olarak orda kalsın / kadife ceketim, ağız mızıkam
ve on üç yaşım / hepsi orda kalsın çok uzak bir çağ olarak...”
Bıyıklarını keserek ömrünü beş yıl daha uzatmaya çalışan
kardeşim, diyordu Şükrü Erbaş, Aysan için. Bir serin su, bir mavi
aydınlık, bir ince buğday sapı... Buğdaydan, ekmekten, haktan ne
istiyorlardı?

Kim bilir? Belki de yanmakla tükeneceğini
sanıyorlardı bu ülkenin güzel yüzlü evlatlarını. Yakarak biter
sanıyorlardı. Çünkü insafı yoktur allayıp pullanmış cehaletin,
çünkü kendinden korkuyor olmanın özsaygısı yoktur. Görgüsüzlüğün
eski de olsa bir bilgisi olmaz. Van’daki deprem çadırlarından Hayata
Dönüş Operasyonlarına, Sivas Katliamlarından işçi kıyımlarına kadar
değişmiyor bu; yakıyorlardı.

Daha bu yazı aklıma
düştüğü sabah, mart ayının buz gibi bir gecesinde, şehrin en soğuk
yerlerinden birinde, eksi bir derecede çadırda kalan işçiler yanıyordu
dünya başkentinde. Biz uyuyorduk oysa o sırada, rahattık. Huşu içinde o
bitip tükenmeyen iğrenç alışverişlerimize giderken kaldırımda yatan
açın üzerinden usulca atlayıp geçmemiz yeterdi unutmak için. Şairler,
çocuklar, mazlumlar, ötekiler yanıyor, yakılıyordu. Umurunda değildi
kimsenin. Çıkıp kirli demeçler veriliyor, televizyon programlarının
manasız açıkoturumlarında insanlar harcanıyordu. Zamanaşımına
uğratacaklar ve unutulacak sanıyorlardı.

Ne çocukları
biliyordu ekmeğin, suyun kıymetini ne kendileri. Sofralarındaki zeytini
para verip aldıkları için tamam belliyorlardı, lokmalarında insan eli
vardı fakat; görmüyorlardı. İşleri güçleri inşaat olan, kibirden
yanına yaklaşılmayanlar, Yunus’tan bahsedip de o canım adamın
“için imaret olmadıkça dışındaki mamur nedir” dediğini
duymamışlardı bile. Baraja, yola, güce tapıyorlardı, iktidar
sarhoşluğu. Her şeyin fiyatını biliyorlar; hiçbir şeyin kıymetini
bilmiyorlardı. Sözün, şiirin, ekmeğin, aşkın... Unutmayacağımızı
bilmiyorlardı.

Katillerin çoğunun avukatlarının şu an
iktidardaki bir partide, bu büyük milletin vekili olduğunu unutmuyoruz!
Tarih bu kez kimseyi aklamayacak! Bu kez olsun belki hak yerini bulacak.
Gözümüz açıktır ey dava! Ey zaman, zihnimiz taptazedir! Ey memleket, ey
sınır, buradayız!

Koruduğunuz gibi aklamayı da deneyin, fark
etmez!

Zamanın, insanlık suçunu aşabileceğine
inanmıyoruz...

Kaynak: BirGün

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder