24 Haziran 2012 Pazar

Devrimci müzisyen Kazım Koyuncu anılıyor

Devrimci müzisyen Kazım
Koyuncu anılıyor

"Ben bir müzisyenim, ondan sonra biraz
Karadenizliyim, ama hepsinin ötesinde ben bir devrimciyim. Ve gerçekten
doğru bildiğim bir şeyi en azından çok zorlanırsam ortaya koymaktan
çekinmem" diyen “Dina K’ak’i” lakaplı Kazım
Koyuncu, ölümünün 7. yılı geride kalırken, her yönüyle anılacak. O,
dağların çocuklarına devrimci selam gönderen ezgilerin de unutulmaz sesi
aynı zamanda.

Lazca müziğe aşina kulaklar yakından
tanır Dina K’ak’i'yi. Müziği kadar karakteriyle ve
duruşuyla da önemli bir yer edinmiştir sevenlerinin gönlünde. 33
yaşında kansere yenik düşen Koyuncu'nun hayata veda edişinin 7.
yılı geride kaldı. 25 Haziran 2005’te yaşamını yitiren
“denizin çocuğu”, dağların çocuklarına devrimci bir selam
gönderen ezgilerin de unutulmaz sesi. Koyuncu için ölümünden bugüne
Dünya Horon Günü etkinlikleri düzenleniyor. Kendisinin de ön ayak
olduğu bu proje href="http://www.kazimkoyuncu.com">www.kazimkoyuncu.com sitesi
tarafından yürütülüyor.

Ölümünün ardından bile
ezgileri halen en sevilenler arasında yerini korumaya devam eden Koyuncu
için İstanbul ve Ankara başta olmak üzere birçok yerde etkinlikler
gerçekleştirilecek. Ankara’da Yüksel Caddesi’nde 25
Haziran’da düzenlenecek bir dizi etkinlikle anılacak. Şair Ahmet
Telli, Mehmet Özer’in de yer alacağı etkinliğe Koyuncu
hayranlarının yoğun katılım sağlaması bekleniyor.
/>‘İNSANLIĞA AİT HERŞEYİ YOK ETTİLER’

Devrimci
duruşu ve yaşamıyla bütünleşen sanatıyla halkların kardeşliğinden
yana kimliğiyle ön planda olan Koyuncu’nun şu sözleri aynı zamanda
Türkiye gerçeğinin de bir tezahürü: “Kürt’üm dedim, hadi
lan bölücü dediler. Laz’ım dedim, hadi lan devşirme Rum dediler.
Çerkes’im dedim, hain Ethem’in torunları dediler.
Alevi’yim dedim, dinsiz Kızılbaşlar dediler. Ezidi’yim dedim,
Yezid’in pis soyu dediler. Arap’ım dedim, pis yobazlar dediler.
Ben dedikçe onlar da bir şeyler dedi. İnsanım diyecektim ama insanlığa
ait her şeyi yok ettiler…”

HER ŞEYE RAĞMEN
ŞARKILAR SÖYLEDİK…

Enternasyonalist müzisyen
Koyuncu’nun hayatını kaybettiği dönemde söylediği yaşama dair
şu sözler ise halen hafızalardaki yerini koruyor: "Güzel yüzlü
çocuklara, Donkişotlara, ateş hırsızlarına, Ernesto Che Guevara'ya,
her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan
şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük.
Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini,
kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan
köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan
anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci
çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde
şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya…"

MÜZİK
YAŞAMI

1992 yılında 20 yaşındayken kurduğu Grup Dinmeyen ile
birlikte profesyonel müzik serüveni başlayan Koyuncu, 1993’te ise
Zuğaşi Berepe (Denizin Çocukları) adlı Laz rock müzik grubunu kuranlar
arasında yer alıyor. “Bir şey ürettim ben, üç beş kişilik
değil, sevgi denen şey herhalde. Bütün dünyanın, bütün toprakları
hepimizindir. Bütün şarkılar, dünyadaki tüm insanlarındır, tüm
topraklar da memleketimizdir” diyen Koyuncu, sosyalist ve devrimci
bakış açısıyla yoğurduğu Laz halk ezgilerinin unutulmaz isimlerinden.
Lazca rock yapma iddiası ile Zuğaşi Berepe grubuyla yola çıkan Koyuncu,
1995'te Va Mişkunan (Bilmiyoruz), 1998'de İgzas (Gidiyor) adlı
albümlerde yer aldı. 1999 grubun dağılmasıyla birlikte
Koyuncu’nün 3 solo albümü bulunuyor.

Salkım Söğüt
adlı projelerin ikincisinde 3 şarkıyla yer alan Koyuncu 2001’de
“Viya” adlı ilk solo albümünü çıkardıktan sonra iki
televizyon dizisinin müziklerine de imza attı. Koyuncu, 2004 yılında
çıkardığı “Hayde” adlı albümüyle daha geniş hayran
kitlesine ulaşırken, Laz müziğinin de popülaritesini arttırdı. Büyük
beğeni toplayan ve kendisinin de öncülük ettiği Hey Gidi Karadeniz
konserler dizisinde Fuat Saka, Volkan Konak ve Bayar Şahin ile birlikte
konserler verdi. Ölümünden sonra 16 şarkının 4’ü konser kaydı,
4’ü demo kayıt, geri kalanı ise farklı albümlerde yer alan
“Dünyada Bir Yerdeyim” albümü Halkevleri tarafından Ocak 2007
yayınlandı. Bu albümün geliriyle Kazım Koyuncu Kültür Merkezi
çalışmaları başlamış ve halen çeşitli atölye çalışmalarıyla
katılımcılarına ücretsiz eğitimler vermeye devam ediyor. 2008 yılında
Koyuncu'nun hayat hikâyesinin yanı sıra bir kısmı hiçbir yerde
yayınlanmamış görüntülerle anlatılan "Şarkılarla Geçtim
Aranızdan" belgeseli de yayınladı.

'DİNA
K'AK'İ' LAKABI

Dina K'ak'i, Lazca bir terim.
Kâzım Koyuncu’nun lakabı. Dina; iyi, yüce, önemli insan anlamına
geliyor. K'ak'i ise, Kâzım’ın küçük kardeşi
Niyazi’nin, Kâzı m diyemeyip ona K'ak'i demesinden ileri
geliyor. Ailesi, yakınları, dostları ona bu isimle hitap etmeye
başlıyor.

ÇERNOBİL’DEN HES’LERE

Çevre
sorunlarına da duyarlı bir sanatçı olan Koyuncu. Çernobil nükleer
faciası nedeniyle Karadeniz’de yaygınlaşan kanser hastalığının
mağdurlarından aynı zamanda. Karadeniz Sahil Yolu inşaatına karşı
Rize’nin Fındıklı ilçesinde düzenlenen eylemlere destekte bulunan
Koyuncu’nun yer aldığı çevre mücadelesi halen sürüyor. Bugün
Karadeniz’de Sinop nükleer santral ve Rize Çamlıhemşin’de
bulunan doğa harikası Fırtına Vadisi de HES tehlikeleriyle karşı
karşıya.

BİYOGRAFİ

Artvin'in Hopa ilçesine
bağlı Sugören Köyü'nde 7 Kasım 1971 tarihinde doğduğu belirtilen
ancak nüfusa geç kaydedildiğinden dolayı resmi doğum tarihi 10 Mayıs
1972 olan Koyuncu, müziğe ortaokul birinci sınıfta mandolin çalarak
başladı. Çocukluğu, "üstadım" dediği, "Kemençeci
Yaşar" lakabı ile tanınan Yaşar Turna'nın yanında türkü
dinleyerek geçen Koyuncu, İstanbul'a üniversite eğitimi için
geldikten sonra müzikle yoğun olarak uğraşmaya başlamışsa da İstanbul
Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden siyasi nedenlerle
ayrıldı. 1992 yılında profesyonel müzik hayatına giriş yapan Koyuncu,
2004'ün sonlarında akciğer kanseri teşhisi konulmuş ve kanser
tedavisi görmeye başlamıştı. Koyuncu, 25 Haziran 2005'de, tedavi
gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.

Kaynak:
ANF

'Yarın sizin başınıza da gelir, unutmayın'

'Yarın sizin başınıza da
gelir, unutmayın'

Galatasaray'da
Vicdan Nöbeti'nin 6'ncısını gerçekleştiren İş Cinayetlerinde
Yakınlarını Kaybeden Aileler, kendilerinin, avukatların, sendikaların
fikri alınmadan hazırlanan İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası'nın
meşru olmadığını vurguladı. Hala işçilerin öldüğün vurgulayan
aileler, "Gelin yanımıza oturun, yarın sizin başınıza da
gelebilir. Unutmayın" dedi.

Vicdan Nöbeti 6. Hafta 7 id="news_main_photo"
src="http://media.etha.com.tr/images/2012/06/24/cache/etha-20120624-vicdan-nobet-6-hafta-9_display.jpg"
/>

İş Cinayetlerinde Hayatını Kaybedenlerin ve Yaralananların
Yakınları, Galatasaray Lisesi önünde Vicdan Nöbeti eyleminin
6'ncısını gerçekleştirdi. Nöbetin bu haftaki konusu 20 2008'de
20 işçinin yaşamını yitirdiği Davutpaşa'da meydana gelen
patlamaydı.

Aileler adına Davutpaşa'daki patlamada kardeşini
kaybeden Hakkı Güleç, geçtiğimiz haftanın da işçiler ve yakınları
bakımından kötü bir hafta olduğunu kaydetti.

'ASIL SORUN
UYGULAMADA'

Adı "işçi sağlığı" değil, "iş
sağlığı-güvenliği" olan yasa tasarısının Meclis'te
görüşüldüğünü ve geçtiğini hatırlatan Güleç, "Mesele tek
başına yasal mevzuat edğil. Mevcut olanı uygulamayan, işçi lehine yeni
yasal düzenleme yapabilir mi?" diye sordu.

Yasanın hazırlanış
sürecinde, felaketleri yaşamış olan ve adalet mücalesini sürdüren
ailelerin ve avukatların görüşlerine başvurulmadığını belirten
Güleç, bu nedenle yasanın meşru olmadığını vurgladı.

GÜLEÇ:
NESİ YENİ BU YASANIN?

Yetkililerin söz konusu yasayı
"İşçinin tehlikeli bulduğu işi yapmama hakkını getiriyoruz.
İşveren, iş güvenliği ve sağılğı için işçinin görüşlerine
başvuracak" gibi süslü sözlerle anlattığını aktaran Güleç,
"Doğru değil. Mevcut yasal mevzuatta da vardır. Ve böyle diyecek
işçinin hemencecik kapının önüne konuluğunu biliyoruz. Nesi yeni
bunun?" dedi. Güleç, yasanın görüşüldüğü sırada Meclis
bahçesinde yaşanan iş kazasında bir işçinin yaşamını yitirdiğini
hatırlattı.

'DAVAMIZ BU ÜLKEDE YAŞAYAN HERKESİN
DAVASI'

İş cinayetlerinde yakınlarını, sevdiklerini
kaybedenler olarak, başka canların yanmaması için adalet mücadelesini
sürdürdüklerini vurgulayan Güleç, "Davamız bu ülkede yaşayan
herkesin davası" diyerek, yeni işçilerin ölmemesi için destek
vermeye çağırdı.

Hakkı Güleç, Vicdan Nöbeti'ndeki aileler
ve yaşamını yitiren tüm işçilerin aileleri adına şu talepleri
sıraladı:

-28 Nisan tüm dünya ülkelernide oluduğu gibi "İş
Kazalarında Hayatını Kaybedenler için Anma/Yas Günü" ilan
edilsin.

-Davalarda, sorumluların yargılanmasına mani olan idare
mercilerin bu tutumunu terk etmesini istiyoruz.

-İş Sağlığı ve
Güveniliği Yasası'nın yeniden görüşülmesini, sendikaların,
meslek odalarının ve biz aileler ve avukatların gönerisi doğrultusunda
değiştirilmesini istiyoruz.

-İş kazasında hayatını kaybedenlerin
aileleri, sosyo-ekonomik haklar bakımından yaşamını yitiren asker
ailelerine tanınan haklardan
yararlandırılsın."

'BAKMAYIN, GELİN YANIMIZA
OTURUN'

Özel bir televizyonda çalışan gazeteci Gülcan
Karadağ, eylem yerinde aileler ile röportaj yaptı. İlk olarak
Davutpaşa'daki patlamada eşini kaybeden İdris Çabuk, Karadağ'ın
sorularını yanıtladı. Patlamadan nasıl haberdar olduklarını, o anda
neler yaşadıklarını ve sonrasında verdiklerini mücadeleli anlatan
Çabuk, "Artık son olsun diye isyan bayrağı çektik ve ogünden beri
adelet mücadelemizi sürdürüyoruz. Ama ne yazık ki etkili olamadık.
Bizden sonra OSTİM'de yaşanan patlama işçileri ailelerinden kopardı.
En son bir kaç gün önce Eskişehir'de, Ankara'da işçiler öldü.
Karşımızda şimdi bizi izleyenlerinde de bu başarısızlıkta payı var.
Bakmayın, gelin yanımıza oturun, yarın sizin başınıza da gelebilir.
Unutmayın" diye konuştu.

Avukat Nermin Kaplan ise, dava
sürecinde yaşanan hukuksuzluklara ve gelinen aşamaya dikkat çekti.
Patlamadan 2 yıl sonra davanın açıldığını hatırlatan Kaplan,
İçişleri Bakanlığı'nın İstanbul Büyükşehir ve Zeytinburnu
belediye başkanları hakkında soruşturma izni vermediğini hatırlattı.
Kaplan, itirazları sonucu sadece Zeytinburnu Belediye Başkanı Murat Aydın
hakkında soruşturma izni verilmesini sağladıklarını
kaydetti.

"Bu 20 insanın öldüğü 100'ü aşkın insanın
yaralandığı bir vaka" diyen Kaplan, 4 yıldır davanın
sürdüğünü hatırlattı ve Zeytinburnu Belediye Başkanı Aydın
hakkında iddianame hazırlanmasını beklediklerini ifade
etti.

Kaynak: ETHA

1.5 milyon işyerinde işçi 2 yıl daha ölebilir / Atilla Özsever

1.5 milyon işyerinde işçi
2 yıl daha ölebilir / Atilla Özsever

İş Sağlığı ve
Güvenliği Kanunu, önceki gün gece yarısı Meclis’te kabul edildi.
Yasa, iş sağlığı ve güvenliği konusunda işverenlere ve devlete
çeşitli yükümlülük ve yaptırımlar getirmekle birlikte 50’den az
işçi çalıştıran işyerlerindeki uygulama tarihini iki yıl sonraya
erteliyor.

Yasanın iş sağlığı ve iş güvenliği hizmetleri
ile ilgili 6. maddesi, hizmetlerin Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığı’nca desteklenmesiyle ilgili 7. maddesi ve işyeri
hekimleriyle iş güvenliği uzmanlarının görevlerini ilgilendiren 8.
maddesi, kamu kurumlarıyla 50’den az işçi çalıştıran ve az
tehlikeli sınıfta yer alan işyerleri için 2 yıl sonra yürürlüğe
girecek.

Oysa ülkemizde işyerlerinin yüzde 98’i,
50’den az işçi çalıştıran işyerleridir. Bu işyerlerinde
çalışan işçi sayısı da 7 milyondur. Yani, şimdi burada çalışan
işçiler, iki yıl içersinde iş kazasına uğrayabilir, ölebilir çünkü
yasanın öngördüğü iş güvenliği hizmetleri ancak iki yıl sonra
yürürlüğe girecektir.

Bizzat Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanı Faruk Çelik, yasa TBMM’de görüşülürken komisyonda
yaptığı konuşmada şunları söylemiştir:

“1 milyon 436
bin işyerinin sadece yüzde 2’si, yani 28 bini, 50 ve daha fazla
işçi çalıştıran işyerleridir. 1 milyon 398 bini, 50’nin altında
işçi çalıştıran işyerleridir. 11 milyon işçimizin yaklaşık 7
milyonu, yani yüzde 62’si bu işyerlerinde çalışmaktadır. Bu
büyük bir rakamdır. İş kazalarının yüzde 57’si de 50’nin
altında işçi çalıştıran işyerlerinde olmaktadır. Bizim amacımız
bir ya da 10 işçi de çalışsa, 1000 işçi de çalışsa bütün
işyerlerinde iş güvenliği hizmetlerini yerleştirmek, işyeri hekimi ve
iş güvenliği uzmanı istihdam etmektir.”

Bakan Çelik,
Meclis komisyonunda bunları söylemesine rağmen büyük ölçüde
işverenlerin baskısıyla 50’den az işçi çalıştıran
işyerlerindeki iş güvenliği önlemleri iki yıl sonraya ertelendi.
İşyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı çalıştırılması
yükümlülüğü de, yine iki yıl sonraya kaldı.

Yasa tasarı
halinde iken, 50’den az işçi çalıştıran işyeri ibaresi yoktu, 1
ile 9 çalışanı bulunan işyerlerinden çok tehlikeli sınıfa girenlerle
ilgili iş güvenliği hizmetlerinin iki yıl sonra yürürlüğe gireceğine
dair bir hüküm vardı.

Yasanın yürürlük maddesine, sadece
50’den az işçi çalışan işyeri ibaresini değil, aynı zamanda
kamu kurumları da eklendi. Yani kamu kurumlarındaki iş güvenliği
hizmetleri de, iki yıl sonraya kaldı. Oysa daha geçenlerde hem de
Meclis’in atık su gideri inşaatında çalışan bir işçi, iş
kazası sonucu ölmüştü. Üstelik bu yasa TBMM’de görüşülürken
iş kazalı ölüm meydana gelmişti…

AB istatistiklerine
göre, Türkiye’de iş kazası sonucu ölen işçilerin oranı AB
ortalamasının 7 katı. Ülkemizde günde 172 iş kazası meydana geliyor.
Türkiye, iş kazalarında Avrupa 1’incisi, dünya
3’üncüsü.

Yine ülkemizde son 15 yılda 17 bin 518
işçi, iş kazası sonucu öldü. Sadece 2011 yılında 1.563 işçi, iş
kazasında hayatını kaybetti, bu ölümlerin 28’i de çocuk işçi
olarak kayda geçti. Artık daha başka ne diyelim???

Kaynak:
Yurt

İŞ SAĞ, İŞVEREN SELAMET! PEKİ, YA İŞÇİ?

İŞ SAĞ, İŞVEREN
SELAMET! PEKİ, YA İŞÇİ?

İŞ SAĞ,
İŞVEREN SELAMET! PEKİ, YA İŞÇİ?

İş Sağlığı ve
Güvenliği Yasa Tasarısı ölümlü kazaların art arda yaşanmasından
sonra aceleyle TBMM‘ye sevk edilerek 19 Haziran 2012 gecesinde
yasalaştı. Yasa, Cumhurbaşkanının onaylamasını takiben ağır
tehlikeli işlerde 1 yıl, az tehlikeli işlerde 2 yıl sonra yürürlüğe
girecek.

Yasanın TBMM Genel Kurulu‘na sevki sürecinde
gösterilen telaşın uygulamada yerini ertelemeci bir tutuma terk etmesi
hükümetin ve yasa koyucunun niyetleri konusunda haklı olarak bir takım
kuşkular doğuruyor. Yasa dikkatli bir gözle incelendiğinde soruna
"çözüm sunan" değil, "yasak savan" bir anlayışla
kaleme alındığı apaçık bir biçimde görülmektedir.

Bu
yasanın uygulanma olanağı yoktur. Çünkü bu yasa derli toplu,
bütüncül bir ulusal politikaya dayanmamaktadır ve uygulanabilmesi için
kurumsal destek ve sistemden yoksundur. Hatta yasa, şu anda uygulanmakta
olan mevzuat ve yargı içtihatlarının gerisindedir. Yasadaki kavramlar ete
kemiğe büründürülmemiş; Bakanlığın keyfiyeti ile çıkarılacak
yönetmeliklere havale edilmiştir.

Bu yasa ile Bakanlık anayasal
denetim görevinden feragat etmiştir.
Oysa bugüne kadar hukuksal
metinlerde söz konusu yasadan daha yeterli düzeyde koruyucu hüküm
bulunmasına karşın, iş cinayetlerinin artarak devam etmesinin nedeni
Bakanlığın denetim ve gözetim sorumluluğunu fiili olarak yerine
getirmemesiydi. Bugün ise bu sorumluluktan Bakanlık yasal olarak da
arındırılmıştır. Bakanlığın kendi açıklamalarına göre bugün
itibariyle kayıtlı 1.400.000‘in üzerinde işyeri ve Bakanlığın
denetimle görevli 300 müfettişi vardır. Bugüne kadar fiili olarak
feragat ettiği sorumluluktan bugün yasal olarak da kendini arındıran
Bakanlık, yalnızca ceza tahsilatı yönünden varlığını korumuştur.
Bunun anlamı ise, devletin kaza olan işyerlerinde ancak ceza tahsildarı
olarak varlığını gösterecek olmasıdır. Buradan çıkan sonuç,
devletin iş kazalarının önlenmesi doğrultusunda bir gözetim ve
denetiminin olmayacağı, yaşanacak iş kazası üzerinden gelir elde
edeceğidir.   

Bu yasa ile Bakanlık denetim görevinden
feragat ederken, sorumluğu iş güvenliği uzmanlarına ve işçiye
yüklemiştir. Yasaya göre, iş güvenliği uzmanları "ortak iş
sağlığı ve güvenliği birimi"nin işçisi olup, işyerlerine bu
birimlerce kiralanacaklardır. Yasada hiçbir güvence ve yetki verilmeyen
iş güvenliği uzmanları, tıpkı işyerinde çalışan diğer işçiler
gibi iş güvencesinden yoksundur. Bu yasada iş güvenliği uzmanları, hem
"ortak iş sağlığı ve güvenliği birimi"ne hem de
görevlendirildiği işyerinin işverenine karşı sorumludur. Kendi iradesi
ve işyerinde çalışanların onayı olmaksızın işyerlerinde
görevlendirileceklerdir. Güvencesiz çalışan ve adına iş güvenliği
uzmanı denilen ama aslında kiralık bir işçinin, işyerinde koruyucu
önlemler alınması için işveren üzerinde kendiliğinden etkili bir güce
sahip olması düşünülemez. Bu yasa, çalışanların tehlikeden
korunması için önlemlerin alınmasında etkili bir araca sahip değildir.
İş güvenliği uzmanları sorumluluk yönünden bir araç haline
getirilmiş ve "ihmal" kavramı ile işçiye verilen zarardan
sorumlu tutulmuşlardır. Bu yasa ile iş kazasından doğan tazminat
yükümlülüğü ve ceza sorumluluğu hak ve yetkiden yoksun mühendis ve
mimarlara yüklenmiştir.

Çalışanları temsil eden sendikalar bu
yasanın bir bileşeni değildir. Çalışanlar da yasanın isminden
anlaşılacağı üzere özne değildir. En kutsal hakların başında gelen
yaşama hakkı işçilere seçimlik hak olarak sunulmuştur. Yasa,
"ölmek ya da sakat kalmak istemiyorsan işini bırak" diyerek
"Kırk katır mı? Kırk satır mı?" misali "çalışma
hakkından feragat et" demektedir. İnsan onuruna yaraşır biçimde
çalışma hakkının sağlanması devletin en önemli ödevleri arasında
yer almasına karşın, devlet bu ödevini de taşeronlaşma ile uzun
zamandan bu yana piyasanın insafına terk etmiştir. İnsanlar evine
ekmek götürmek için hem sosyal haklar verilmeden hem de güvenliksiz
işyerlerinde ölümüne çalışırken, bu insanlara "önlem almayan
işverene karşı iş akdini feshetme hakkının olduğunu" söylemek,
olsa olsa çalışanlarla alay etmenin yasal ifadesidir.

Bu yasa
ile "işçi sağlığı ve güvenli ortamda çalışma hakkı"
üzerinden yeni bir sektör yaratılmış ve bu sektörün kölesi olarak da
mühendis-mimar ve hekimler belirlenmiştir. Ancak bilinmelidir ki; mühendis
ve mimarlar, insan haklarına uygun tarzda ihdas edilmeyen bu yasanın
gönüllü aleti ve kölesi olmayacaklardır.

Korkarız ki;
önümüzdeki dönem bu alanda çok daha ciddi acıların yaşanacağı ve
kayıpların devam edeceği görülecektir.

Yaşanacak iş
cinayetlerinin sorumlusu; çalışma alanlarında kaza olmaması, meslek
hastalıklarının gelişmemesi için çaba harcayan mühendis, hekim ve
teknik elemanlar değil, işverenler ve gerçek sorunu görmezden gelerek bu
haliyle yasanın çıkmasını sağlayan hükümet yetkilileri ve Bakanlık
bürokratları olacaktır. Bu sorumluların yanında yasayı onaylayan
Cumhurbaşkanının da manevi sorumluluğu büyük olacaktır.

Özet
olarak, piyasacı bir anlayışla çıkarılan bu yasanın, ülkemizde
yaşanan iş cinayetlerini önlemekle uzaktan yakından bir ilgisi
bulunmamaktadır.

 

Mehmet Soğancı />TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı

Her üniversiteye CEO

Her üniversiteye
CEO

Kurulduğu günden bugüne kadar üniversitelerde
piyasalaştırmanın önünü açan Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK), yeni
piyasalaştırma uygulamaları için düğmeye bastı. Üniversitelerin
yönetiminde artık CEO'lar yer alacak.

Burjuva medya
tarafından “devrim niteliğinde bir çalışma” olarak
nitelendirilen yeni sisteme göre üniversiteleri profesyonel şirket
yöneticileri idare edecek. Bu düzenleme, yeni dönemde öğrenci
gençliğin her alanda piyasalaştırma uygulamalarıyla karşı karşıya
kalacağına işaret ediyor.

Düzenlemeye göre; öğretim
üyeleri arasından seçilen adaylar artık üniversitelerde rektör
olamayacak, bunu yerine üniversiteleri 'profesyonel soyguncular'
yönetecek.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül yaptığı
açıklamada, “çift rektörlü yeni üniversite modelini”
açıkladı. Her üniversiteye biri akademik, diğeri idari iki rektör
öneren Gül, “O yöneticilerin, üniversiteleri başarılı
şirketlerin yöneticileri gibi idare etmesi lazım” dedi. Sermaye
devleti ve onun kurumu YÖK'ün, üniversiteleri piyasanın hizmetine
açma adımlarından birinin daha atılacağının mesajı verildi.

class="news">Kaynak: kizilbayrak.net

Alan Turing 100 yaşında

Alan Turing 100
yaşında

alt="" class="imagecache imagecache-haber_resmi_v4 imagecache-default
imagecache-haber_resmi_v4_default" height="250"
src="http://haber.sol.org.tr/sites/default/files/imagecache/haber_resmi_v4/images/alan_turing.jpg"
title="" width="560" />

Bilgisayar Bilimleri'nin
temellerini inşa eden en önemli isim olarak sayılabilecek Alan Turing 23
Haziran 1912'de doğmuştu. Bu matematikçi, bugünkü modern
bilgisayarların düşünsel temelini atmanın yanı sıra şaşırtıcı
sayıda farklı bilim alanında kuramlar geliştirdi.

23
Haziran 2012 Bilgisayar Bilimleri'nin teorik temellerini inşa eden bilim
insanı olarak gösterilebilecek Alan Turing'in 100. doğum
yıldönümü. Alan Turing, biraz daha geniş çerçevede Cebir ve Sayılar
Kuramı, Hesaplama Kuramı, Yapaz Zeka, Kriptoloji ve Zihin Felsefesi
alanlarında önemli ileri sıçrayışlara neden olmuştur.

Alan
Turing'in 1950'de kaplan desenlerinin ve leopar lekelerinin
oluşumuna dair öne sürdüğü teori, bu senenin Şubat ayında deneysel
verilerle de gösterilmesinin ardından tekrar gündeme gelmiştir.
Böylelikle Turing'in genetik ve biyoloji alanında da önemli bir katkı
sağladığı, ancak bu sene anlaşılmıştır.

Turing
Makinesi

Turing, bilgisayarın hesap yapabilmesinin teorik
sınırlarını çizebilmek amacıyla, hücrelerden oluşan sınırsız
bellek, okuma ve yazma kafası olan ve her seferinde bir hücre sağa veya
sola giderek hücredeki sembolü okuyan ve/veya hücreye bir sembol yazan
makine hayal etmiştir. Bu makine program adı verilen ve 'bir hücre
sağa git ve 1 yaz', 'sola git o hücreyi oku, eğer 0 ise tekrar
sola git' benzeri komutlardan oluşan bir komut seti ile verili bir
fonksiyonun çıktısını şerit üzerinde sembollerle kodlanmış olarak
yazılı verili girdiler için hesaplayabilecektir. Turing'in adı ile
anılan bu soyut makinenin hesaplayabileceği fonksiyonlar ve
hesaplayamayacağı fonksiyonlar, günümüzdeki modern bilgisayarın
(işlemcisi, hafizası, vb. ne olursa olsun) sınırlarını çizmektedir.
Bir fonksiyonun Turing makinesi ile hesaplanabilmesi o fonksiyonun bilgisayar
ile hesaplanabilmesi demektir. Aynı şekilde bir fonksiyonun Turing makinesi
ile hesaplanamaması o fonksiyonun bilgisayar ile hesaplanamaması demektir
(Turing'in 1936'da geliştirdiği bu makinenin bir benzerini aynı
senede, 1936'da, bağımsız olarak başka bir matematikçi, Emil Post da
düşünmüştür). 1936 yılında henüz somut olarak bir bilgisayar
tasarlanıp, geliştirilmemiştir.

turing_makinasi.jpg height="300"
src="http://haber.sol.org.tr/sites/default/files/fotograf/turing_makinasi.jpg"
width="400" />

Turing'in tasarladığı kriptanaliz
makinesi

Alan Turing 1939'da Almanya'nın
İngiltere'ye savaş açmasından hemen sonra kriptanalist olarak
çalışmaya başladı. Almanların Enigma adlı kriptosistemini kırabilmek
için geliştirdiği 'Bomba' adlı makine, ilk tamamamen otomatik kod
kırma makinesi oldu. İlk Bomba 18 Mart 1940’ta kuruldu. Savaş
sonunda ise operasyonda ikiyüzün üzerinde Bomba makinesi vardı.
Turing'in o zaman için oldukça karmaşık bir kriptosistem olan Enigma
şifresini kırmasının savaşın gidişhatını etkilediği belirtilir.
Bomba genel amaçlı (evrensel) bir bilgisayar değildir ancak bu pratik
çalışmalar, teorik çalışmaları ile içiçe ilerlemektedir.

alt="800px-bombe-rebuild.jpg" height="375"
src="http://haber.sol.org.tr/sites/default/files/fotograf/800px-bombe-rebuild.jpg"
width="500" />
Bomba'nın günümüzde yeniden inşa edilen hali

Makineler düşünebilir mi?
1950'lere
gelindiğininde modern bilgisayarların ilk örnekleri ortaya çıkmıştır.
Alan Turing 1950'de bu kez şu soruyu sorar: 'Makineler
düşünebilir mi?' Turing bu soruyu cevaplamak için
'düşünmenin' ne demek olduğunu tanımlamak gerekir diye
düşünür ve Turing testini öne sürer. Turing testi şöyle bir
düzenektir: Bir insan yargıç konumundadır ve bir başka insan ve bir
makine ile ayrı ayrı diyalog halindedir. Bu üç tarafta birbirini
görmemekte ve iletişimlerini sadece metin alışverişi şeklinde
yapmaktadırlar. Eğer yargıç makine ile girdiği diyalog sonucunda
makinenin insan olduğuna hükmederse, makine testi geçmiş demektir ve
insan gibi düşündüğüne hükmedilir.

turingtest.jpg height="396"
src="http://haber.sol.org.tr/sites/default/files/fotograf/turingtest.jpg"
width="400" />

Turing Testi bugün Yapay Zeka'nın temel
yapıtaşlarından bir tanesidir.

Kaynak:
sol.org.tr

 

Suriye ve Türkiye’nin İşbirlikçiliği/Eren Buğlalılar/haberfabrikası

Suriye ve Türkiye'nin
İşbirlikçiliği/Eren
Buğlalılar/haberfabrikası

 

style="margin: 0px 0px 20px; padding: 7px 0px 15px 16px; width: 676px; ">
style="text-align: left;margin: 0px; padding: 0px; font-size: 22px; "> style="font-size:14px;">Suriye ve Türkiye’nin
İşbirlikçiliği

href="http://www.haberfabrikasi.org/s/?p=20047" rel="bookmark" style="margin:
6px 0px 10px; padding: 0px; color: rgb(41, 41, 41); text-decoration: none;
outline-style: none; font-size: 28px; float: left; clear: both; width: 676px;
" title="Permanent Link to Suriye ve Türkiye'nin
İşbirlikçiliği">Ankara geçen sene bir
Costa Gavras filminin setine benziyordu. Ama bir fark vardı. Bu sefer
bütün ilgi çekici görüşmeler kameraların olmadığı yerlerde
yapıldı.  Önce o sıralar ABD Genelkurmay’ının İkinci
Başkanı olan James Cartwright Türkiye’ye geldi. Tarih 16 Mayıs
2011′di, emperyalistler Libya’yı işgal etmeye
hazırlanıyorlardı.  Cartwright bu ziyaretinde Libya halkına yönelik
katliamın yönlendirileceği bir genel merkez haline gelecek İzmir NATO
üssünü de ziyaret etti.  Daha sonra, Temmuz ayında, ABD Dışişleri
Bakanı Hillary Clinton ve CIA Başkanı David Petraeus Ankara’ya
geldi.  Ardından ABD Başkan yardımcısı Joe Biden ve Savunma Bakanı
Leon Panetta’yı gördük.

class="entry" style="margin: 0px; padding: 0px; float: left; width: 676px;
overflow: hidden; clear: left; ">

style="font-size:14px;">Costa Gavras’ın
filmlerinden biliriz: “Özgür dünyanın liderleri” ülkemizi
sık sık ziyaret etmeye başlamışlarsa, katliam
yakındır.

style="font-size:14px;">Ülkemizi ziyaret eden bu
katillerin akıllarında ne vardı? Bölgedeki insan haklarının
geliştirilmesine yönelik planlar mı?  Güneş gözlüklü
korumaların doldurulduğu araçlarla gezen bu insanlar, katliam habercisi
akbabalardır.  Geçtiğimiz aylarda yayımlanan bir USAID raporunu
okumuş olanlar bu ziyaretlerin asıl amacını biliyorlardı:
“Birleşik Devletler organize suçlara, uyuşturucuya, nükleer
silahlara ve terörizme karşı Türkiye’yi bölgesel bir liderlik
üssü haline getirmek istiyor,” diyordu rapor açık
açık.  ABD’nin bu en kıymetli yeni-sömürgesinde yapılacak çok
iş vardı belli ki.

Bu emperyalist
katillerin yaptıkları ziyaretlerden sonra olan bitenlere bakacak olursak,
işler USAID’in planladığı gibi gidiyor.  Libya’ya
yönelik NATO müdahalesi konusunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın
verdiği tepkilere bir bakalım.  28 Şubat 2011 tarihinde, Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan  href="http://www.youtube.com/watch?v=BRPVeUGVo68" style="margin: 0px;
padding: 0px; color: rgb(22, 110, 150); text-decoration: none; outline-style:
none; font-weight: bold; ">şöyle demişti: “NATO,
Libya’ya müdahale etmeli midir? Böyle saçmalık olabilir mi ya?
NATO’nun ne işi var Libya’da? Bakın Türkiye olarak biz dedik
ki biz bunun karşısındayız. Böyle bir şey konuşulamaz, böyle bir şey
düşünülemez.”Bir aydan kısa bir süre içerisinde, artık ne olduysa, Başbakan
fikir değiştirdi
: “NATO Libya’nın Libyalılara ait
olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir.”  style="margin: 0px; padding: 0px; font-weight: normal; ">Libya’yı
Libyalılara vermek için bir hayli dolambaçlı bir
yol.

style="font-size:14px;">Bu açıklamalardan sonra
Amerikalılar ve işbirlikçileri İzmir’deki NATO üssünü bir Kara
Kuvvetleri Komuta Üssü’ne çevirdiler. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya
yönelik emperyalist harekatlar artık buradan yönetilecekti. Ekonomik
krizden bir türlü doğrulamayan emperyalist ekonomiler Kuzey
Afrika’yı ve Ortadoğu’yu yağmalayarak ayağa kalkmaya
çalışacaklardı.

Libya operasyonu
henüz sona ermedi.  Cömert AKP hükümeti zor zamanlarında Libya
halkına  style="margin: 0px; padding: 0px; color: rgb(22, 110, 150); text-decoration:
none; outline-style: none; font-weight: bold; ">el uzatmaya devam
ediyor
AKP Libya’da yeni kurulacak işbirlikçi rejime 30 polis
arabası ve 6000 polis üniforması bağışladı ve Libya polisine eğitim
vereceğini söyledi.
 Zira konut, eğitim ve sağlık gibi
geleneksel insani yardımlar klişeleşmişti artık. Libya halkının
sömürülebilmesi ve ülkenin kaynaklarının yağmalanabilmesi için
sağlık ve eğitim yardımından çok, polis ve asker gibi halka boyun
eğdirecek silahlı mücadele mekanizmaların kurulması ve sermayenin
güvenliğinin sağlanması gerekiyordu. Yoksa yatırım gelmez
mazallah.

style="font-size:14px;">AKP Türkiye’de
“silahın devri geçti” diyerek Kürt hareketine boyun eğdirmeye
çalışırken, bir yandan da Libya halkını ezecek silahlı mekanizmaların
yaratılmasına el veriyor. Yardımsever Ekonomi Bakanı, TİKA yöneticileri
ve Libya’nın işbirlikçi Ekonomi Bakanı bu hediye vesilesiyle
basına samimi pozlar vermişlerdi. Artık yeni iş fırsatlarının
zamanıydı.

style="font-size:14px;">Türkiye’nin parlak
“komşularla sıfır sorun” demagojisinin Libya’lı ve
Suriye’li işbirlikçilere katliam desteği politikasına dönüşmesi
için bir aylık bir süre yetti. Çünkü emperyalist efendi “bölgesel
liderlik üssü”ne yeni talimatlar
verdi.

style="font-size:14px;">Bu yeni talimatların ilki ABD ve
Türkiye arasında 14 Eylül 2011 tarihinde imzalanan bir anlaşmayla geldi:
Malatya’nın Kürecik ilçesine bir ABD radar üssü kurulacaktı.
 AKP’nin yetkilileri bu radar üssünün ABD’ye değil de
NATO’ya ait olduğu yalanını yayarken, yandaş medya da
“ABD’li yetkililerin” Türk muhataplarına garanti
verdiğini söylüyordu. Güya radar üssünden elde edilen bilgi
İsrail’le paylaşılmayacaktı. Yalanın
kuyruklusu.

style="font-size:14px;">Bakalım  href="http://www.nytimes.com/2011/09/16/world/europe/turkey-accepts-missile-radar-for-nato-defense-against-iran.html?_r=1"
style="margin: 0px; padding: 0px; color: rgb(22, 110, 150); text-decoration:
none; outline-style: none; font-weight: bold; ">New York Times bu konuda
neler yazmış:

“ABD yetkilileri
Türkiye’deki radardan gelen verinin, diğer verilerle ve ABD’nin
füze tehditlerine ilişkin istihbarat değerlendirmeleriyle
birleştirilip… içlerinde İsrail’in de bulunduğu
müttefiklerle paylaştırılacağını
söyledi. Üst düzey bir
yetkili “bu bir ABD radarıdır” dedi.

style="font-size: 13px; margin: 0px 0px 15px; padding: 0px; line-height: 1.5;
text-align: justify; "> style="font-family: 'times new roman', times, serif; ">Yetkililer radarın İran’dan 435 kilometre uzaktaki bir Türk
tesisine yerleştirileceğini söyledi. Benzer bir Amerikan füze kalkanı da
İsrail’de faaliyette.”
style="font-size: 13px; margin: 0px 0px 15px; padding: 0px; line-height: 1.5;
text-align: justify; "> style="font-family: 'times new roman', times, serif; ">İsrail’le sözde atışmaların, Arap halklarının dostu
mavralarının altında, Türkiye’nin ABD’nin emperyalist
saldırganlığının maşası olduğu gerçeği yatıyor. The Guardian
gazetesinin yazarlarından biri  href="http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2012/jan/17/syrians-support-assad-western-propaganda"
style="margin: 0px; padding: 0px; color: rgb(22, 110, 150); text-decoration:
none; outline-style: none; font-weight: bold; ">olan Jonathan
Steele Türkiye’yi Honduras’a benzetiyor. Bilindiği
üzere Honduras ABD’nin Nikaragua’daki devrimcilere karşı
yürttüğü katliamda bir üs olarak kullanılmıştı.  style="margin: 0px; padding: 0px; font-weight: normal; ">Ne büyük bir
utanç.

style="font-size:14px;">Eski bir CIA görevlisi
olan  style="margin: 0px; padding: 0px; color: rgb(22, 110, 150); text-decoration:
none; outline-style: none; font-weight: bold; ">Philip Giraldi’ye
göre
 “üzerinde bir işaret bulunmayan NATO savaş uçakları
Suriye sınırına yakın İskenderun şehrindeki Türk askeri üslerine
iniyor ve Muammer Kaddafi’nin cephaneliklerinden alınan silahlar
taşıyorlar.”

Yine The Guardian’da
yayımlanan  href="http://www.guardian.co.uk/world/2012/jun/22/saudi-arabia-syria-rebel-army/print"
style="margin: 0px; padding: 0px; color: rgb(22, 110, 150); text-decoration:
none; outline-style: none; font-weight: bold; ">bir başka yazı bu
konuda daha net:

style="font-size:14px;">“Silahlar
Türkiye’nin kuzey sınırından Özgür Suriye Ordusu’nun
liderlerine doğru akmaya başladı. Türkiye İstanbul’da
ÖSO’nun Suriye’deki liderlerine danışarak tedarik hatlarını
destekleyen bir komuta merkezinin kurulmasına izin verdi. Bu merkezde çoğu
Suriye uyruklu 22 kişinin çalıştığına inanılıyor.
Reyhanlı’dan yaklaşık 50 kasa tüfek ve mermi, büyük bir ilaç
kargosu Suriye’nin sınır köyü Altima’ya transfer
edildi.”

style="font-size:14px;">Türkiye uluslararası hukuka ve
ulusların kendi kaderini tayin hakkına aykırı bir şekilde, Suriye
devletine karşı Suriyeli teröristlerin hamiliğini, eğitimini,
silahlandırılmasını üstlenmiş durumda. Halklar silah bıraksın, ama
emperyalistler ve uşakları silahlandıkça
silahlansın.
 Kardeş bir halkın katledilmesinin
hazırlıkları ülkemizde yapılıyor. Uluslararası medya Suriye rejiminin
“mezalimine” odaklanmışken, Türkiye’de sivillerin
üzerine atılan bombalar, Kürt çocuklarına hapishanelerde yapılan
işkenceler, Türk polisinin rekor kıran işkence ve cezasızlık
kayıtları görmezden geliniyor.

style="font-size: 13px; margin: 0px 0px 15px; padding: 0px; line-height: 1.5;
text-align: justify; "> style="font-family: 'times new roman', times, serif; ">AKP’nin Dış İşleri Bakanı Türkiye’nin Suriye’ye
yapılacak bir askeri operasyon için hazır olduğunu iletti, tabii
NATO’lu “müttefikleri” de kabul ederse.
“ABD’den emir gelirse” demek istemiş
olmalı.

style="font-size:14px;">Suriye karasularında
düşürülen uçağa ilişkin yaratılan netamelerle birlikte ülkemizin
adım adım emperyalist bir saldırıda maşa olarak kullanılmasının
koşullarının hazırlandığını söyleyebiliriz.  style="margin: 0px; padding: 0px; font-weight: normal; ">Zaten Türk
askerinin düşük maliyeti, Amerikan generallerinin dikkatini daha önce
çekmişti.

 

* Bu yazının farklı bir
versiyonu daha önce MrZine’de
yayımlanmıştı.

kaynak:haberfabrikası