18 Ocak 2012 Çarşamba

Hepimiz “terörist gazeteci” olmalıyız / Musa Kurt

Hepimiz "terörist
gazeteci" olmalıyız / Musa Kurt

Musa
Kurt

Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi
B2-3-57
Koğuşu
ANKARA

Sincan hapishanesi hücrelerinden selam ve
sevgilerimi gönderiyorum.

İlk TUTUKLU GAZETE tecrübesi ile ilgili
sizleri tebrik ediyorum. İkinci sayısına da katkıda bulunmak
istedim.

Gazeteciler tutuklu… Ve sayıları her geçen gün
artıyor… Ülkemizi dikensiz gül bahçesi gibi görmek isteyenler
yeni hapishaneler inşa ederken bizim hiç de masum olmadığımızı fetva
ediyorlar… Bombalarla, silahlarla, illegal örgütlerle
ilişkiliymişiz…

Çok sık duyuyoruz bu sözleri değil mi?
Van’da ölüm kalım savaşı veren, açlıkla boğuşan halk,
ölümlere-acılarına tepki gösterdi diye terörist ilan edildi.
Gaz
bombalarıyla, coplarla “gereken yapıldı”, “bizi
eleştirirsiniz ha…” dendi!

11 ay sonra neyle
suçlandığımızı ancak öğrenebildik. Yeni belli olan iddianamede diyor
ki...

TEKEL işçilerinin eylemine katıldı. Suç!

Parasız
eğitim isteyen öğrencilerin eylemine katıldı.
Suç!

Sendikalaştığı için işinden atılan Türkan
Albayrak’ın dayanışma eylemine katıldı. Suç!

Demokratik hak
talebinde bulunmak suç… Kaldı ki, ben bu eylemlere gazeteci olarak
katıldım. Haberleştirdim. İşte, o zaman daha büyük suç! Doğruyu
yazmak, sorgulamak “terör eylemi yapmak” olarak
gösteriliyor.

Gazeteciler terörist, işçi terörist, köylü
terörist, öğrenci terörist… Uzayıp gidiyor. Karşı mı
çıktın, ezilenin-mazlumun yanında mı yer aldın? Mesleğin ne olursa
olsun hedefe konulursun!.. Ya bizdensin ya da…

İşten kovmalar,
tehditler, tutuklamalarla; sorgulayan, gerçeği arayan ve bulduğu gerçeği
halka ulaştırmaya bir onur sorunu olarak bakan gazeteciler “yeniden
eğitilmek” isteniyor.

Öyle ya, Tayyip Erdoğan’ın
şovlarını alkışlamalı gazeteci, Ortadoğu’da sefere çıkan
“dünya lideri”ne övgüler yağdırmalı. Ya da memlekete
demokrasi geliyor, bütün çeteler tasfiye ediliyor diye alkış tutmalı.
Her gün Kürt halkını hedef göstermeli. “Teröristler”in
tutuklanmasını haklı göstermeli.
Irak’ta, Afganistan’da,
Libya’da bombalardan önce yalan haberler yağdırıldı halkların
üzerine. Gazeteci psikolojik savaşın bir neferi olmalı!

Efendide
olur da, uşaklarında olmaz mı? Ne de olsa AB’den, ABD’den
ithal ettikleri “ileri demokrasi”leri var.

“İleri
demokrasi”nin kurmayından brifing almaya gider medya patronları...
Sonra başlıkları; “Obama’nın Tayyip Erdoğan’ı yılda
bilmem kaç kez telefonla aradığına” dair dev puntolar
süsler!

Oysa ki; bu ülkenin tarihinde Hasan Tahsinler’den
Sabahattin Aliler’e, Rıfat Ilgazlar’dan, Engin Çeberler’e
uzanan bir basın geleneği de var. Ve dayatılan bu iki gelenekten birini
seçmektir.

Kuşkusuz gazete patronlarıyla basın emekçilerini bir
tutmuyoruz. Ancak “patronunun sesi” gazetecilik mi, halkın sesi
gazetecilik mi çatışması bir gerçektir.

Van’da on binlerce
insan bilinçli olarak sürgün edilirken, Dersim operasyonlarla, barajlarla
boşaltılmaya çalışılırken iktidarın “Dersim Özrü”nü
sorgusuz sualsiz tarihsel akış olarak değerlendiren yazarlarımız var ki,
iktidarın başka bir saldırısında hedef olmaları da mümkün… />Tarihsel olarak şekillenen vicdan kriterlerinin, gerçeklere sadık kalmak
ve halka doğruları ulaştırmanın sorumluluğunun yerini;
“akreditasyon” kriterleri ve patrona olan sorumluluklar almışsa
oturup kara kara düşünülmeli.

Bakın artık gazete manşetlerini
dahi polis arttırıyor. ANF’nin “polis haberi yaptı,
gazeteciler KCK operasyonlarını böyle yazacak” başlıklı
haberinden bir gün sonra gazetelerin sayfalarını bu haberler
süslüyor…

Doğru haber almak bir haksa -ki haktır-
gazeteciler de haberi tüm gerçekliğiyle verme sorumluluğu taşımalılar.
Sorgulayıcı, halkın sesi gazeteciliğin, meslek onurunun gereğidir
bu.

Çok duymuşsunuzdur; “ben doğru yazıyorum ama merkez
haberi yayımlamıyor, değiştiriyor…” der muhabirler. Bunu
söylemek ne kadar haklı çıkarır, gerekçe olabilir mi bu tarz
cümleler?

Haberine sahip çıkmak, halka ulaşması için tartışmak,
bunun mücadelesini vermek mesleğine, onuruna saygının gereğidir. Tersi
durumda bunun sonu yoktur…

Evet, yaşananlara basın
emekçilerinin “yeniden eğitilmesi” denebilir. Sunulan tercihler
keskin ve köşeli… Ya patronun sesi, ya halkın sesi… Ya
sorgulayan, ya onaylayan…

Ya geçmişi tartışır görünüp
bugünü aklama ya da bugünü sorgulama…

Ya polisin sesi, ya
gerçeğin sesi…

Ya emperyalist saldırılara
“iliştirilmiş” gazetecilik, ya gerçeklerin yılmaz
savaşçısı…

Çuvaldızı başkasına batırmadan önce
iğneyi kendine batırma cüreti göstermeli gazeteciler. Basına ve basın
emekçilerine saldırıların bu kadar artmasında “konumumu
kaybetmeyeyim” hesaplarının hiç payı yok mu?

Devrimci
sosyalist basına saldırılar sürerken susmanın hiç payı yok mu? Hatta
bazen bu saldırıları polis ağzıyla meşrulaştırmanın?

Yaşam
öğretiyor. AKP’nin “yeniden eğitimi” unutulan gazeteci
özelliklerini yeniden hatırlatıyor. Sorgulayan, gerçeğin yılmaz
savunucu, halkın sesi, örgütlü gazeteciliği…
Hiçbir zalimin
kadri mutlak değildir. Hiçbir zulüm, sonsuza kadar sürmez. Bugünün
zulmünü teşhir etme onuru da bugünün gazetecilerinin olacak. Sorun
“terörist gazeteci” olmakta. Gerisi gelir…

20 Ocak
2012’de Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde olacağız.
Fotoğraf makineleriniz, kalemleriniz, kâğıtlarınızla sizleri bekliyor
olacağız. El sıkışamayabiliriz ama gerçeğe gönül verenlerin
buluşmasına hangi zalim engel olabilmiş ki?

Kaynak: Tutuklu
Gazete

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder